İlk mesaj
Diğer Konular
Bu Ülkenin Başbakanı Olsaydınız Evet Siz. . .
YORUMLARTopluluk ne düşünüyor?
191 yorumM
Üye2311 yazı
27/09/2009 : 06:19:59#151
M
Üye2311 yazı
27/09/2009 : 06:23:43#152
27 Eylül 2009
Soner YALÇIN
sonery@hurriyet.com.tr
Başbakan Erdoğan ‘Teksas Açılımı’ konusunda Obama’yı sıkıştırdı mı
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan G-20 Zirvesi ve BM Toplantıları için ABD’ye giderken “Açılım sürecini oradaki dostlarımıza anlatmakta da yarar görüyorum” dedi. Peki Başbakan, “Teksas Açılımı” konusunda da ABD’lileri uyardı mı? “Amerika’nın Öcalan’ı” ayrılıkçı McLaren’in cezaevi şartlarını gündeme getirdi mi? Siz sanıyor musunuz ki “demokrasi beşiği” ABD’nin “Kürt sorunu” yok!..
TÜRK toplumu olarak neredeyse “paranoya” haline getirdiğimiz bir korkumuz var: Bölünmek. Son 300 yılını sürekli toprak kaybederek geçiren bir toplum için bu korku anlaşılır.
Ancak dikkatinizi çekiyor mu bilmem:
Son 300 yıldır ne zaman ayrılıkçı bir hareketle karşılaşsak; Batılı devletler hemen olaya el koyuyor ve hemen işaretparmaklarını gözümüze uzatarak neler yapmamız gerektiğini bize bir bir söylüyorlar. Biz de hep onların dediğini yapıyoruz ve ne hikmetse hep kaybediyoruz.
Fakat bu yazıda anlatmak istediğim bu değil. Merakım başka...
Batılı büyük devletler hiç ayrılıkçı hareketle karşılaşmazlar mı? Hiç bölünme tehlikesi geçirmezler mi?
Olur mu öyle şey; tabii karşılaşırlar ve bölünme tehlikesi de geçirirler. Ama bunu kimse duymaz! Duyurmazlar. Hiç öyle bildik, “Dünya küreselleşti, bir köy haline geldi, kim neyi nasıl saklar” gibi ezberci laflar söylemeyiniz. Neyi ne kadar bileceğinizi dünya haber ağını elinde tutan iletişim tekelleri belirler. Biz sadece bize gösterilenlerini görürüz! Çünkü bunlar bilir ki; (Macchiavelli’ye göre) en büyük erdem(virtu) kontroldür.
Bu kadar sözden sonra bir örnek vermeliyim...
Republic of Texas (Teksas Cumhuriyeti) diye bir örgüt adı duydunuz mu?
Ya da Richard McLaren adında bir örgüt lideri...
Dünya; Kürt örgütlerini, liderlerini ezbere sayar ama Teksas ayrılıkçıları halkından hiç haberdar olmaz.
Sanıyorum “hikâyemize” başlayabiliriz...
Teksas Açılımı
Teksas, ABD’nin güneyinde bir eyalet. Türkiye’ye yakın büyüklükte toprağı var. Nüfusu 24 milyon. Bunun yüzde 83’ü beyaz, yüzde 17’si siyah.
ABD’nin en zengin eyaletlerinden. Ülke petrolünün yüzde 40’ını Teksas çıkarıyor. Hayvancılık ve tarımda lider konumda.
Teksas tarihi boyunca hep bağımsız olmak istedi. Bazen başardı da; 1836 yılında, bağımsızlık savaşını vererek Meksika’dan ayrıldı. Ancak bu durum 9 yıl sürebildi. 1845’te ABD’nin istilasına uğradı.
ABD’nin ilhakı Teksas’ı böldü. Bazıları federasyon içinde kalmayı desteklerken bir grup ise bağımsızlıktan yanaydı. Bu tartışmalar 150 yıldır sürüyor. Ayrılık fikri bazı yıllarda artıyor; gizli örgütler kuruluyor.
Son yıllarda Teksas’ın bağımsızlığı için mücadele veren bir örgüt var:
Republic of Texas (Teksas Cumhuriyeti)...
Lideri ise Richard McLaren...
Teksas halkının esir tutulduğu gibi tezlere sahip olan Republic of Texas 1995 yılında geçici bir hükümet kurdu. Teksas bağımsızlığının sembolü 1836 Anayasası’na bağlıydılar.
Örgüt üyeleri hayli aktifti. Amerikan polisinin şiddet yanlısı tavrına karşın, silahlanıp dağa çıktılar! Kendileri için “Teksas Cumhuriyeti’nin Askerleriyiz” dediler. 1997 yılında Joe ve Margaret Ann Rowe isimli iki Amerikan vatandaşını esir aldılar; karşılığında ise hapisteki arkadaşlarının serbest bırakılmasını istediler.
ABD böyle bir kalkışmaya izin veremezdi kuşkusuz. Sert güç kullanımıyla Teksas Cumhuriyeti Askerleri’ni yakalayıp cezaevine koydu. Yakalananlar hapishanede direnişe geçtiler; savaş esiri muamelesi görmeyi istediler.
Bu zorlu süreç örgütün parçalanmasına da neden oldu: McLaren Grubu, Daniel Miller Grubu ve Johnson-Enloe Grubu...
Hepsi de illegaliteyi/yeraltı örgütlenmesini savunuyordu. Ancak silahlı direniş meselesi örgütü bölmüştü.
Silahlı radikalizmi savunanların başında Johnson-Enloe vardı. Bu grubun iki üyesinin içlerinde ABD eski Başkanı Bill Clinton’ın da bulunduğu birçok devlet görevlisine suikast planladıkları ortaya çıktı.
Fazla ayrıntıya girmeyeyim. Örgüt militanlarının hepsi “bölücülükten” yargılandı.
Örgütün lideri McLaren 99 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Yardımcısı Robert Otto şanslıydı; ona 50 yıl hapis cezası verdiler.
McLaren’in cezaevi koşulları
Teksas Cumhuriyeti örgütü liderleri, militanları cezaevine atıldı ve sorun bitti diye düşünmeyiniz.
Teksas’ta bu yıl yapılan anketlerde Başkan Obama hükümetini üzecek sonuçlar çıktı: Teksas halkının yüzde 35’i bağımsız Teksas Cumhuriyeti’nde yaşamayı tercih ederken, bu oran Cumhuriyetçiler arasında yüzde 48’e kadar yükseldi.
Bu yıl Teksas Valisi Rick Perry’nin açıklamaları ise ayrılıkçı hareketlerin güç skalasını göstermesi bakımından ilginçti. Vali Perry kendini, ABD merkezi hükümetini uyarmak zorunda hissetti; “1845’te bu birliğe girdik; ama istediğimiz zaman ayrılabilmek şartıyla. Çok güzel bir birliğimiz var; ama Washington, Amerikan halkını küçümsemeye, hor görmeye devam ederse ne olacağını kimse bilemez?”
Görünen o ki “Teksas Açılımı” Başkan Obama’yı zorluyor. Teksas’ta bugün düne nazaran daha çok “Birlikten ayrılalım” sloganları işitiliyor.
Vali Perry’in açıklamalarını özellikle “çay partileri”nde dile getiriyor olması oldukça manidar bulunuyor. Çünkü Amerikan siyasetinde çay partilerinin politik bir anlamı var:
ABD’de; 1773 yılında İngiltere’nin çay üzerine ağır vergiler koymasını protesto etmek için, İngiltere’den gelen üç gemi çayın, Amerikan vatanseverleri tarafından Boston Limanı’nda yok edilmesi, sömürgesi İngiltere’ye karşı verilen bağımsızlık savaşının ilk kıvılcımı olarak biliniyor. Valinin “çay partileri”nde bu sözleri söylemesi, bu yüzden, son derece dikkat çekici bulunuyor.
Uzatmayalım... Türkiye’deki “Kürt sorunu” kadar olmasa da, ABD’nin de bir “Teksas sorunu” var.
Gerek Ermeni gerekse Kürt açılımı konusunda çok talepkâr olan ABD, bakalım kendi toprağındaki Teksas Açılımı’nı nasıl yapacak?
Liderlerini, militanlarını cezaevine koysa da, anketler gösteriyor ki Teksas’taki ayrılıkçıların sayısı giderek artıyor. Neyse, ülkelerin içişlerine karışılmaması bir diplomasi geyiğidir, pardon geleneğidir! “Teksas Açılımı” konusunu fazla didiklemeyelim...
Ama keşke Başbakan Erdoğan ABD’ye gitmişken, McLaren’in cezaevi koşullarına da bir baksaydı; Öcalan mı rahat, McLaren mi rahat, karşılaştırma olanağı bulurdu…
Milli Mücadele türkülerinde KÜRTLER
Savaş olur da türküleri olmaz mı? İnsanlar en güzel türkülerini, ağıtlarını ya aşk yaşarken ya da savaşırken söyler.
Kurtuluş Savaşı’nda da Kürtlerin Milli Mücadele’ye katılımını simgeleyen türküler vardı. Onlardan en bilinen ikisi Karayılan Türküsü ve İlhan Bey Türküsü’dür. Ve Karayılan Türküsü’nü en güzel Ruhi Su söylemez mi?
Karayılan Türküsü
Atına binmiş de elinde dizgin
Vardığı cephede hiç olmaz bozgun
Çeteler içinde Yılan’ım azgın
Vurun Kürt uşağı namus günüdür
Sürerim, sürerim, gitmez kadana
Fransız kurşunu değmez adama
Benden selam söylen nazlı anama
Vurun Kürt uşağı namus günüdür
Karayılan der ki, harbe oturak
Kilis yollarından kelle getirek
Nerde düşman varsa orda bitirek
Vurun Kürt uşağı namus günüdür
İlhan Bey Türküsü
İlhan Bey dedikleri de oldu bir paşa
Nüfuzu geçiyor dağlara taşa
Ben de imdat gidiyom Koca Maraş’a
Yetiş Kürt Uşağı Antep yanıyor
Dağların aslanı İlhan Bey gelsin
Anneler de böyle yavru doğursun
Mulla’nın altında doru kadana
Fransız kurşunu geçmez adama
Yetiş Kürt Uşağı Antep yanıyor
Dağların aslanı İlhan Bey gelsin
Anneler de böyle yavru doğursun
Netmeli de benim ağam netmeli
Tomatiğe fişekleri itmeli
Almalı cepheyi hücum etmeli
Yetiş Kürt Uşağı Antep yanıyor
Dağların aslanı İlhan Bey gelsin
Anneler de böyle yavru doğursun
Bizde de soydular çulu çuvalı
Böyle de oldu mu dünya duralı
Soramadım çete Mulla’m nereli
Yetiş Kürt Uşağı Antep yanıyor
Dağların aslanı İlhan Bey gelsin
Anneler de böyle yavru doğursun
(Kaynak: Mehmet Bayrak, Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri, Ankara, 1985, s. 183, 187.)
Nâzım’ın şiirinde Kürtler
Nâzım Hikmet şiirinde Anadolu’nun her parçasından bahsettiği gibi Kürtlerden de söz etti. “Memleketim’den İnsan Manzaraları” kitabında Aydınlı Jandarma Başçavuşu Hüsnü’nün, karısı Emine’yi konuştururken şöyle yazdı Kürtleri:
“Hüsnü Çavuşla on beş yıl, bayan hemşire,
kalmadı gezmediğimiz yer.
Karadeniz’de içinde Lazların,
şarkta Kürtlerin arasında.
Kürtlere kuyruklu derler
yalan.
Kuyrukları yok.
Yalnız çok asi, çok fakir insanlar.
Zenginleri de var
ama az...”
Hayatı hapishanelerde geçen halk devrimcisi Halil’in, Diyarbakır Cezaevi’ndeki macerasını anlatan Nâzım Hikmet, Kürt Ağaları’nı eleştirdi
“Ve şarkta
akrepleri, toprak koğuşları, karpuzlarıyla ünlü hapishanede
Halil’in üstüne uşaklarını saldırttı Kürt beyleri
ve beline inen odunla devrilmeden önce Halil
aynı rahatlıkla yardı üçünün kafasını.”
Bu kadar değil...
Nâzım Hikmet, “Memleketimden İnsan Manzaraları” ve “Kuvayi Milliye Destanı” kitaplarında Anadolu’daki Milli Mücadele’yi anlatırken Kürtlerin hikâyelerinden bahsetti. Antep, Urfa, Maraş savunmalarında hep onların yiğit direnişinden bahsetti. Tek başına “Karayılan Destanı” bile Nâzım Hikmet’in kardeşliği ne kadar yücelttiğini gösterir!..
Nâzım Hikmet Kürtlere ilgisiz miydi
“Kürt Açılımı” edebiyat dünyasına da yansıdı.
Deniyor ki; Nâzım Hikmet Kürtlere ilgisizdi!
“Şeyh Bedrettin Destanı”nda Osmanlı halk hareketlerini; “Jakond ile Si-Ya-U”da Çin Kurtuluş Savaşı’nı; “Benerci Kendini Niçin Öldürdü”de Hintlilerin İngilizlere karşı bağımsızlık destanını; “Taranta Babu’ya Mektuplar”da Afrika Ulusal Kurtuluş Savaşları’nı; “Kız Çocuğu” şiirinde Japon halkının acısını dile getiren Nâzım Hikmet Kürtleri şiirine yansıtmadı mı?
Siz resmi Kürt tarihi oluşturmak istiyorsanız hiç elinizi tutmayalım; atış serbest!
Yok eğer gerçeği öğrenmek istiyorsanız size bir mektup sunalım. Nâzım Hikmet’in, Sorbon Üniversitesi Kürt Dili Profesörü Kürdolog Kamuran Ali Bedirhan’a yazdığı bir mektuptan söz edelim. Mektup, Paris Kürt Enstitüsü’ne Bedirhan’ın bağışlanan eserleri ile ortaya çıktı. Bu enstitünün çıkardığı Hevi (Umut) Dergisi ilk sayısında bu mektubu yayınladı.
Mektupta Nâzım Hikmet şöyle yazıyor:
“Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan tarihiyle, kültürüyle Kürtlerin önemli çoğunluğu Anadolu’nun bir parçasında yaşar. Anadolu’nun öbür parçalarında yaşayan Türk Milleti’ni Kürt Milleti kardeşi sayar. Her iki millet, Türk ve Kürt derebeylerinin Osmanlı İmparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. Anadolu Milli Kurtuluş Hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler için de tarihlerinin en şerefli sayfalarından biridir. O dövüş yıllarının, sonradan Türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri ‘Vurun Kürt uşağı namus günüdür’ diye başlar....
Anadolu’da yaşayan Türkler’le Kürtler’in arasına nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuvvetler, emperyalizmle el ele vererek halklarımızı daha kolayca ezmek istiyorlar. Kürt ve Türk Halkları’nın bahtiyarlığa, insanca yaşamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetlere, şehir ve köy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını ve milli haklarını inkâr edenlere, halkları birbirine düşürüp sırtlarından rahatça geçinenlere, emperyalizmin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının elbirliğiyle kazanılır. Ancak böyle bir elbirliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insani haklarına kavuşabilir.”
Sanırım anlaşıldı. Sosyalist Nâzım Hikmet gelecek güzel günleri Türk ve Kürt yoksullarının elbirliğiyle kuracağını düşlüyordu. Kardeşliği yüceltiyordu.
Nâzım Hikmet bu nedenledir ki, Anadolu insanının hikâyesini anlatırken, hem Türk’ü hem de Kürt’ü yazdı. Onun için, Türk ve Kürt’ün kaderleri birdi. Kurtuluş Savaşı Destanı’nı da Kürtler ve Türkler beraber yazmıştı.
H
Üye2981 yazı
27/09/2009 : 13:37:47#153
Web sitesi
Anlayana , sivrisinek saz .
anlamayana davul zurna az .
TERÖRÜN MİLLİYETİ YOKTUR.
terörist yüzünden bir kalkın bir bölümü , ötekileştirilerek , teröriste malzeme yapılamaz.
ismail karagülle
K
Üye358 yazı
27/09/2009 : 13:43:52#154
sizce hepsi kazaylamı öldü.
bilgi paylaşıldıkca anlam kazanır.
M
Üye2659 yazı
27/09/2009 : 14:01:40#155
| Alıntı Yapılan Metin: |
Yazıyı gönderen - METTİN ARKADAŞLAR HER ŞEYİN BAŞI KİRLİ SİYASET,NAMUSLULAR NAMUSSUZLAR KADAR CÜRETKAR OLMADAN DA DÜZELMEYECEK BU İŞLER,AYNI İSMET PAŞANIN DEDİĞİ GİBİ,AMAN SENDECİLER DE KINA YAKSIN ,SEN DEĞERLERİNE ŞEYLERE SAHİP ÇIKMAZSAN BİRİ GELİR DONUNA KADAR ALIR.... |
Eee Biz olmasak birgün başka biri başbakan olur:)):)):))

"BEDAVA PEYNİR SADECE FARE KAPANINDA OLUR"
"Zirvelerde Kartallar da bulunur, Yılanlar da. Ancak birisi oraya süzülerek, diğeri ise sürünerek gelmiştir. Önemli olan nereye gelmiş olduğunuzdan çok, nereden ve nasıl geldiğinizdir."
ßeLki Sandığınız Kadar Ukala,
ßeLkide Tahmin Edemeyeceğiniz Kadar Mütevaziyim
ßiraz SakLıyım ßazen YasakLıyım Kimseyi Örnek ALmam
Kimseye Örnek OLmam Arkama ßakmam 'AsLa' Demem
'Keşke'Leri Sevmem !!
ELeştiri DinLerim Nasihat DinLemem
Şüpheciyim ama kuruntu yapmam Kendimle çelişebilirim ama kafama takmam Dalga geçerim ama kırmam Ciddiye alırım ama kapılmam Huzur veririm ama söz vermem Sahip olurum ama ait olmam....
"Zirvelerde Kartallar da bulunur, Yılanlar da. Ancak birisi oraya süzülerek, diğeri ise sürünerek gelmiştir. Önemli olan nereye gelmiş olduğunuzdan çok, nereden ve nasıl geldiğinizdir."
ßeLki Sandığınız Kadar Ukala,
ßeLkide Tahmin Edemeyeceğiniz Kadar Mütevaziyim
ßiraz SakLıyım ßazen YasakLıyım Kimseyi Örnek ALmam
Kimseye Örnek OLmam Arkama ßakmam 'AsLa' Demem
'Keşke'Leri Sevmem !!
ELeştiri DinLerim Nasihat DinLemem
Şüpheciyim ama kuruntu yapmam Kendimle çelişebilirim ama kafama takmam Dalga geçerim ama kırmam Ciddiye alırım ama kapılmam Huzur veririm ama söz vermem Sahip olurum ama ait olmam....
H
Üye2981 yazı
27/09/2009 : 14:37:22#156
Web sitesi
Ankara masalı çok iyimsersin , bence o kadar bile hatırlanmayacaklar.
ismail karagülle
M
Üye2311 yazı
28/09/2009 : 00:49:01#157
KARDEŞ BİR ARA ANAP FIRTINASI VARDI,HORZUMLARI ALKIŞLAYANLAR,HAYALİ İHRACATÇILAR,TİŞÖRTLE GEZENLER,KARŞISINDA EL PENÇE DİVAN DURULANLAR,BİR UÇAK DOLUSU HIRDAVAR,DAVULCULAR VS VS,NE OLDU TARİH SADECE DOĞRU İŞ YAPANLARI YAAR,DOĞRU YAPTIĞINI İNANLARI DEĞİL,AYNI HUYHUY HOCAM GİBİ ADLARI BİLE ANILMAYACAK BUNLARIN...AMA MİZANSELİN GÜZEL NE OLDUM DEMİYECEN NE OLACAĞIM DİYECEKSİN,BAKIN SON OSMANLI TOPRAĞA VERİLDİ BU ADAM DEVRİNİ KAPATANLARA SÖVMEMİŞ ERDEMLİ BİR TAVIR SERGİLEMİŞ,KİMLİĞİNİN VE DOĞRULARIN ARKASINDA DURMUŞ,ATATÜRK VE DEVRİMLERİNİ SAVUNMUŞ SON NEFESİNE KADAR,SONUÇ GİDİN CENAZESİNE BASINDA HAKKINDA YAZILAN OLUMLU YAZILARA BİR BAKIN,EVET DOĞRULARIN ARKASINDA DURMAK HER ŞEYE RAĞMEN İŞTE GÜZEL OLAN BU..
S
Üye782 yazı
28/09/2009 : 01:08:57#158
Bu ülkede başbakanlık yapmak deve'ye hendek atlatmak kadar zordur,her zaman iyi olman lazım hataya yer yok,bir makine düzeneği gibi bir robot gibi olmak gerekir hatasız bazen robotlarda arızalanır ama sen arızalanmıyacaksın,hep iyilik yaparsın bir yanlış hareketin herşeyi siler onun için yanlış yapma hakkı yok biz insanız mükemmel olmak herkes ister ama limit bukadarsa daha iyiyi istemek olmaz bunun içinde bu ülkede başbakan olmak istemem,istiyenleride sanmam herşeyi göze alan varsa mükemmel olacaksa buyursun...!
insanların en hayırlısı insanlara faydası olandır.
M
Üye2311 yazı
28/09/2009 : 10:42:30#159
Selami kardeş bu araba kullanmaya benzer,bir nevi şöförlük,şimdi ben çok hevesliyim otomobil kullanmaya,gittim malum kurslardan ehlyet aldım potansiyel trafik canavarı olarak yollara düştüm,acemilik ya baya hata yaptım sonra da iyi araba kullanmaya başladım,demekki belge almak yetmiyor,bir acemilik dönemi var her işte,ama diyelim iyi şöför oldum dedim,bu beni TIR,OTOBÜS,KAMYON,GEMİ,YAT,UÇAK kullanmamı sağlamaz,niye bu işler profosyonel işidir,ayrıyaten branş ister,yani çok iyi uçak kullanmanız çok iyi gemi kullanmanız manasına gelmez,uzun yol şöförleri ayrıca motordan da anlamalıdır,yani altındaki aracın gücünü tekniğini aksamını bilmesi gerekir,ben normal otomobilim bozuldumu çağırabilirim tamirci,ya o dağ başında araç kaldı anlamadan yapamaz o işi,iş neye geldi ehil olmaya,ben hata yapabilirim ama profosyonel bir şöför yapamaz,ypıyorsa pro değildir,işte benim ülkemin siyasi hayatının da yegane sorunu bu adamlar deneme test sürüşü aracı yaptılar canım ülkeyi,bınlar yüzünden işini sermayesini,onurunu tezgahını,ailesini tüm yakınlarını kaybeden bir sürü insan var,batan kepenk indiren sektörler,şidi gelen iktidarların bir artılarını birde eksilerini toplayın,tartalım yani,şimdi arkasında artısı çok olan kaç hükümet siyasi var ki..Ama değişmeyen tek kural bunlar yakınları hısımları,şakşakçıları her zaman malı ***üryor,ha gerisi Allahla onların arasında ,kul hakkı var ya 70 milyonun,şu saçı bitmemiş yetimin hakkı bilmiyorum o biriktirdikleri diyetlerini ödemeye yetermi,evet halka gelince,yeryüzü gökyüzü birde hayalgücü kalmış,niye ya günde en az 12 saat askeri ücretle çalışmaya mahkum edilmiş,milli gelirden km gelirse gelsim pay alamayan,istediği gibi eğitimalamayan,istediği gibi giyinemeyen yiyemeyen,sadece hayatı seyreden yaşayamayan,ömrü hesab kitapla geçmiş,kayıp kuşaklar ne yapsın,demokrasiden ona ne,adam cebinde parası artacak,sinemaya gidecek,tiyatroya gidecek,kitap alacak okuyacak,hiç değilse çocuğunu iyi okullarda okutacak,kültürünü geliştirecek ondan sonra da ya bu yanlış diyecek doğru tavır sergileyecek,bizim öküz aydınlarda ya kimse kitap okumuyo,eğitim şart falan sosyoloji biliminden uzak sadece eleştri yapacak,aç adam kitap okurmu,faturasını ödemeyen,kirasını denkleyemeyen,bütçesini denkleyemeyen,sürekli işsiz kalma korkusundaki adamı kim eleştirebilir ya,bunları görecek adam bunları çözecek adam lazım bedava kömür gıda ders kitabı oyuncak dağatarakmı çözecekler bu işi,görüyoruz yardım rezaletlerindeki izdihamları..Kürt açılımı imiş,ya siz doğudaki o dağınık yerleşimi,hızlı nufus artışını,ağalık sistemini değiştirmeden çözemezsiniz ne yapsanız,halkın yüzde 70 hiç bir iş yerinde çalışmayan,diyarbakırı paris zanneden bu insanlar demokrasiden ne anlar,bunların o nufus artışı ile hangisine eğitim yol su elektrik,sağlık,güvenlik getirecen,doğrudur bu sorun çözülmeden türkiye de hiç bir şeyi çözemezsin,kayıt dışı,terör,güvenlik,alt yapı nın baş habisi uru bu bölgeden kaynaklanmaktadır,orda adam haydtluk yapacak,silah eroin kadın ticaretinden malı ***ürecek,hayatında hiç saçı okşanmaış,bir gün bile gururu yaşamamış garibim kürt gencini yağlayacaklar,ballayacaklar,sonrada bu iğrenç tezgahları bozulmasın diye dağlarda 20 yaşına bile gelmeden kurda kuşa yem edecekler,birde eşkiyalıklarını pisliklerini demokrasi,barış,halkların özgürlüğü diye maskeleyecekler,yanınada alırsın üç beş AB Lİ PARLEMENTER,YUNANI,İRANI,SURİYELİSİ,ERMENİSİ,TEZGAH ALTINDAN ABD SI ,İSRAİLİ,NİYE BUNLAR OLMADAN TÜRKİYE KAN KAYBEDEMEZ ADAMLAR SİLAH SATAMAZ,BÖLGEDE HAKM OLAMAZ Kİ,YOKSA KİM KÜRTLERE ÖZGÜRLÜĞÜ DÜŞÜNÜYORKİ,HELE ŞU TÜRK KÜRT AYDINI DENEN KÜTÜKLER YOK MU,BUNLARA ŞAK ŞAK TUTAN,NİYE YA BUNLARI KİM FONLAR EĞER DOĞRUYU SÖYLERLERSEKİ,YADA KİM OKUR AKLI BAŞINDA ,KİM MUHATAB OLUR Kİ,BUNLARDA PİSLİKTEN BESLENEN AFEDERSİNİZ AMA B.. BÖCEKLERİ..İŞTE KARDEŞLER,BUNLARI GÖRMÜYORSANIZ ,EHİL DEĞİLSENİZ,O ARACIDA KULLANMAYIDA BİLMİYORSANIZ,HAKLISIN BAŞBAKANDA OLMAYACAN,SİYASETLEDE UĞRAŞMAYACAN....ALLAH CAHİLİN ŞERRİNDEN EHİL OLMAYANLARIN ŞERRİNDEN KORUSUN,BİZEDE AKLI BAŞINDA EHİL İDARECİLER NASİB ETSİN,BİZLERİDE ADAM SEÇERKEN HİÇ DEĞİLSE DOMATES SEÇERKEN Kİ DİKKATİMİZİ NASİB ETSİN....AMİN..
S
Üye782 yazı
28/09/2009 : 11:08:08#160
Gelen her yönetimler bir önceki yönetimin borcunuda almışlardır,borç bir anda olmuş değildir,borcu minimize etmek uzun vadede kaynakları kullanarak kurtulmaktır..Şuanda borç çok bu borcu nasıl yok ederiz çözüm yollarını bulmamız gerek herkes bu konuda düşüncelerini söylesin...!
insanların en hayırlısı insanlara faydası olandır.
M
Üye2311 yazı
28/09/2009 : 12:20:40#161
Valla kardeş ben iktisat okudum ama burdan o kadar iyi ekonomistler dururken yorum yapmak hiç olacak şey değil,ama şu bir gerçek ki bundan bir kaç yıl önce Almanyanın tekrar seçtiği bayan başbaknı Merkel hanımefendi bizimkilere soruyor,bu kadar borçla ne yapacaksınız biraz tasarruf edin yani kısaca adalar rakamlara bakarken dışardan bile görüyorlar durumu,ha sen bu kürt sorununu çöz,vergileri küçült tabana yay,kayıt dışı ekonomiyi bitir,bölgesel askeri ücret e geç,adam gibi doğuya alt yapı öncelik ver,3ncü boğaz köprüsünü İstanbula yapacağım diyene kadar çanakkaleye,yap,antalya ya kumarhane yaptıydın bir zamanlar git onu burdura yap,feodal yapıya balans ayarı yap kimseyi incitmeden,gerekirse,ingilterede kony lord şovelye gibi bir paye ver bu ağalara,toprak reformundan sonra bedava kömür gıda dağıtacağına bu insanlara hayvancılık yapmaları ,ziraat yapmaları için destek ver,akademide ve masa başlarında pinekleyen büroklatları ormana ,köye,madene,fabrikalara bir sal,ortak sivil akademisyen projelere yatırım yap,anca böyle durdurursun göçü,sonra uluslararası sermayeyi kalkınmada öncelikli yerlere çekecek büraksiyi azaltacak sistemi geliştir,tabii kafana göre değil uzmanlarına göre,şu anayasamı babayasamı,adalet reformu mu ,bir yap,silah sanayinin gelişmesi için körfez sermayesi ile bir ortaklık kur,ciddi ciddi türk ortak pazarı gerçekleştir,araka bahçene birilerini yerleştirme,halkın hr kesimine eşit duracak politikalar üret,paradan vergiyi kaldır,ülkeyi finans merkezi yap,sendika yasasını değiştir,18 yaşınagelen her kesi sendikalı yapmayı mecburi kıl,vergi yasalarında gerekli kolaylıkları yaptıktan sonra vergi lkaçırma cezasını ,sigortasız adam çalıştırma cezasını öyle ağırlaştırki kimse artık devletten ve işçinin sırtından geçinemesin,gerçek esnaf gerçek iş adamını destekle her platformda,eğitim sistemini serbest bırak üniversitelerde her kes istediği derslerin eğitimini alsın,örgün yani inten tvden açık öğretim gibi yeniliklerle destekle..bilim adamına,sanatçıya desteğini esirgeme,standart dışı her türlü üretim yapanı ,yakala,gıda ile sağlıkla oynayanlarıda hak ettiği cezayı ver,cezaevlerine internet koy,sınırlamalı,ordaki adamlarıda yan gelip yatmalarını sağlamayacak infaz sistemleri geliştir,basit davaları ,ticaret davalarını adam gibi ayır,özellikle kamuda ve medyada görev alanların ihalelere girmelerini önleyecek yasal düzenlemeleri yap,ülkede hakaret silahla,baskı ile bir şeyler empoze edmeyen her kese fikir özgürlüğü getir..halkın için git uzay,enerji,nano teknojiler üzerine yatırım yap..devleti hantal görüntüsünden,kimliksiz görüntüsünden,çıkaracak,uluslar arası her kanalı kullan tanıtım ayağı yap,halkın her kesimi ile barış,ormancılığı, tarımı ,hayvancılığı,denizciliği,el sanatlarını ne yap et bilimsel ekonomik katkı ile destekle,öyle bir şeffaf devlet yap ki belediyelerde kamununda başbakanında tüm harcamaları görünsün e-devlette..devletin giderlerinde belediyelerin giderlerinde at başı giden harcamaları masaya yatır bunlara çözüm yolları bul..asya afrika,ortadoğu,g.amerika ile ikili ilişkileri her türlü geliştir..Tam bir tarafsızlık politikası güt,İran gibi yap ermeni sorunu kıbrıs konusu ege gibi konularda bir müzakere başlat karşı tarafla ortak bir noktada buluşamazsan masadan kalk bnir daha da o konularda kimse ile muhatab olma,ab üyeliğini bende refaranduma ***ürecem de tüm planlarını boz birilerinin,AB davasında almanya ve fransa ittifakını bozacak stratejiler geliştir...artık meclise bir demokrasi getir,lütfet dedikodu yapmak ona buna cevap vermek yerine,ülke meselelerini hiç değilse parti meclislerinde konuş ,karar ala,akedemisyen ve uzmanlar nezdinde gerçekleştir,ha tüm bunları yaptın,işsizliği ,kayıt dışını,terörü bitirdin,gelir adaleti,yapısal reformları yaptın,ülkeyi baştan aşağı şantiye haline getirdin,yabancı sermaye merkezi yaptın,seni eleştirenleri mahkemeye vermek,düşünceleri dolayısıyla hapis yatmalar tarih oldu,işte en son gel askerine komutanım bir görüşelim de asker sivil ayarını yap ,bak bakalım asker o zaman sana ayak diriyormu,ama memleketin bu kadar sorunu varken hala bazı gerçekleri görmeden ,krizi sıkıntıları bir yana bırakır suni gündem yaratır milleti oyalarsan o millette seni diğerlerinin yanına gönderiverir..Bize düşen ne birincisi kendimizi geliştireceğiz,kavga etmeden karşımızdakine yafta vurmadan tartışacağız,artık devletten birilerinden bir şey beklemeyeceğiz,aynı gelişmiş ülkeler gibi organize olacağız,gücümüz yetmediği yerde birlikte bir şeyler yapacağız,birbirimizin hayatını güzelleştirecek,kolaylaştıracak her adıma destek vereceğiz bizzat kendimiz uygulayacağız,artık şehirde yaşayıp köyde gibi davranmıyacağız,kendi kültürümüzü,dinimizi,coğrafyamızı,tarihimizi öğrenme gayretinde olacak kimseden izacet almayacağız,eski aman boş ver felsefesi,bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın gibi *** modlarını terk edceğiz,şeref***ler kadar cüğretkar olup hakkımızı hukuğumuzu talep edeceğiz,sessiz çoğunluktan çok sesli demokratik bir toplum olmaya çalışacağız,gerçek vatandaş,gerçek dindar,gerçek atatürkçüler olacağız..her kes kendi kalitesini artırmaya çalışır,bir ekmeği 10 kişinin değilde 2 kişini önüne koymayı becerebilirsek,bakın işte o zaman hiç bir sorunumuz kalmayacak..
H
Üye2981 yazı
28/09/2009 : 18:08:20#162
Web sitesi
Metin kardeş , bunları bilmediklerini sanmıyorum . Bilirlerde işlerine gelmiyor herhalde . Veya o mevkilere gelmelerinde halka hizmet yerine başka hedefleri mi Var ?
Gemicik alan bir çocuğun babası, 7 sene önce çocuğunu okutacak durumu aslında olmadığını bir arkadaşının burs verdiğini söylerse . yedi sene sonra gemicik alacak duruma geliverdi ise .
Adnan Menderese nasıl rahmet okumazsın . Ticaret yapmak isteyen oğullarından birine .Sen başka iş yap . Zira sen hiç bir kötü iş yapmasan da , senin babanın durumundan yararlanmak isteyenler, seninle ticaret yapmak isteyeceklerdir. bu da mevki yi kazanca dönüştürmektir. Demişti . Bunun hukuktaki ismi mevkiini sui istismal ( yazılışı yanlış olabilir .Türkçesi mevkii kötü niyetle kullanmak ) .
Bir kişi özel sektörde veya herhangi bir ortaklıkta bulunduğu yer ve mevki yüzünden kendi veya yakınları adına maddi çıkar ve kazanç elde edemez. Ticaret kanuna göre bile suçtur.
Benim bir zamanlar bir patronum vardı . İş tekstil . Ben bir yandan da başka bir iş yaparak para kazandığımı söylediğim zaman ( SEKTÖR İNŞ. OLMASINA RAĞMEN ) bana , olmaz dedi. Ben senin beyninin ve kabiliyetinin tamamı için maaş ödüyorum demişti .
Bir mevkide iken yakınları , zenginleşen ve para kazanan sayınlar . Düşünsünler biraz .
Gemicik alan bir çocuğun babası, 7 sene önce çocuğunu okutacak durumu aslında olmadığını bir arkadaşının burs verdiğini söylerse . yedi sene sonra gemicik alacak duruma geliverdi ise .
Adnan Menderese nasıl rahmet okumazsın . Ticaret yapmak isteyen oğullarından birine .Sen başka iş yap . Zira sen hiç bir kötü iş yapmasan da , senin babanın durumundan yararlanmak isteyenler, seninle ticaret yapmak isteyeceklerdir. bu da mevki yi kazanca dönüştürmektir. Demişti . Bunun hukuktaki ismi mevkiini sui istismal ( yazılışı yanlış olabilir .Türkçesi mevkii kötü niyetle kullanmak ) .
Bir kişi özel sektörde veya herhangi bir ortaklıkta bulunduğu yer ve mevki yüzünden kendi veya yakınları adına maddi çıkar ve kazanç elde edemez. Ticaret kanuna göre bile suçtur.
Benim bir zamanlar bir patronum vardı . İş tekstil . Ben bir yandan da başka bir iş yaparak para kazandığımı söylediğim zaman ( SEKTÖR İNŞ. OLMASINA RAĞMEN ) bana , olmaz dedi. Ben senin beyninin ve kabiliyetinin tamamı için maaş ödüyorum demişti .
Bir mevkide iken yakınları , zenginleşen ve para kazanan sayınlar . Düşünsünler biraz .
ismail karagülle
M
Üye2311 yazı
30/09/2009 : 12:18:30#163
ÖDP başkanı genelkurmay başkanını mahkemeye vermiş,ama bir tane adam hırsızı mahkemeye koşa koşa şikayet eden varmı,o zaman adamın aklına şu soru geliyor köpek köpeği ısırmaz.Demin TV de açık oturum var ,Bülent Arınç konuk,spiker soruyor,Bursa -Diyarbakır maçında üzücü olaylar oldu,ne diyorsunuz,hemen Bülent bey gayet duygusal, romantik hali ile play back bir konuşma,yine bizim millet ayıp etmiş olmazmış o söylemler,dpt savunmaları demokratik açılım falan,yine bursalılar suçlandı yani,neymiş bu adamlar tesbit edilmeli cezalandırılmalıymış,ben o maçı izlemedim, ama şöyle bir inte yorumlara baktım,Bursalılar,İSTİKLAL MARŞI çalınırken Diyarbakırlılar ıslıklayınca, pkk dışarı demiş,şimdi yorumlara bak,bu Kürt Türk çatışmasının başlangıcına işaretmiş,yok hükümet içini doldurmadığı için bu tepkiler gelmiş ,demokratik açılımın vs vs,Ama Bursalı lar öyle demiyor,kusura bakmasınlar kimse bizim memlekette İSTİKLAL MARŞI okunurken ıslıklayamaz diyor,ulan yabancı ülkede bile senin marşın çalınca adam saygı ile ayağa kalkıyor dinliyor ,kendi marşını sabırla bekliyor,sen git Bursa da provokötörlük yap,sonra da ya şunların yaptığına bak de,melaike gibi bir yana çekil,sonrada hükümetten biri gitsin ayıp oluyor bunlar hoş değil desin Bursa lıları suçlasın,dedim ya şeytan melek olmuş,keleklerde yardakçıları...
M
Üye2311 yazı
10/10/2009 : 21:02:22#164
İŞTE DOĞU İLE BATI FARKI,AMA BENCE MADOLYANIN ÖBÜR YÜZÜNEDE BAKMAK LAZIM,BİLİMSELLİĞİNİ KAYBETMİŞ MANEVİYAT İLE HER ŞEYİ ÇÖZMEYE ÇALIŞAN BİR DOĞU,MANEVİYATI KAYBETMİŞ METYARYALİZM LE YADA KAPİTALİZMLE GİTMEYE KALKAN, SU ALMAYA BAŞLAYAN BİR GEMİ GİBİ DURAN BATI,İKİSİNİDE BULUŞTURAN BİR TÜRKİYE DİYELİM,AMA SAKIN ILIMLI ILIMSIZ İSLAM DEMEYELİM,ZİRA ALLAHIN DİNİNDE DEĞİŞME OLMAZ....İSLAM İSLAMDIR,AMA ONUDA YANLIŞ YORUMLAYANLAR VAR MAALESEF,OKUYALIM ARAŞTIRALIM DOĞRU YORUMLAYANLARDAN OLALIM İNŞALLAH..

M
Üye2311 yazı
10/10/2009 : 21:22:09#165
TÜBİTAK, Bilimi Tabana Yayıyor
Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, son yıllardaki faaliyetleriyle dikkati çekiyor. Türkiye’nin bilim dünyasındaki yükselen konumunda önemli rol oynayan TÜBİTAK, artık sadece araştırma yapan değil, yaptıran bir kurum. Basında sadece Darwin tartışmalarıyla gündeme gelse de, son zamanlarda çok önemli işlere imza atan bir kurum TÜBİTAK. 1963’te kurulan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, özellikle son beş yıldır dikkat çekici projelerle adından söz ettiriyor. Türkiye’nin bilim dünyasındaki konumunun yükseltilmesi, bilim insanı sayısının arttırılması, millî gelirden araştırma geliştirme (ARGE) faaliyetlerine ayrılan pay ve toplam patent sayısının artırılması gibi konularda, Türkiye’nin son yıllarda aldığı ciddi mesafede TÜBİTAK’ın büyük payı var.
--------------------------------------------------------------------------------
Türkiye’nin bilim dünyasındaki konumunun yükseltilmesi, bilim insanı sayısının arttırılması, millî gelirden araştırma geliştirme (ARGE) faaliyetlerine ayrılan pay ve toplam patent sayısının artırılması gibi konularda, Türkiye’nin son yıllarda aldığı ciddi mesafede TÜBİTAK’ın büyük payı var. 2004’ten bu yana kurumun başkanlığını yürüten Prof. Dr. Nükhet Yetiş, 2002’deki göstergelerle şimdiki durumun kıyaslanması hâlinde, alınan mesafenin daha net ortaya çıkacağını belirtiyor.
Türkiye’de ciddi bir ARGE atılımının başlatıldığını vurgulayan Prof. Yetiş, “Bu dönemde, ABD ve Avrupa başta olmak üzere dünyada bilim ve teknolojik ilerleme açısından iyi uygulamaları tespit ederek Türkiye'nin şartlarına uygun formüller ve öneriler geliştirdik. Bu öneri ve sistemleri tüm paydaşlarımızın fikirlerinin alındığı ortak akıl toplantılarında şekillendirdik.” diyor.
TÜBİTAK’ın faaliyetleri ve etkinliğinin artması noktasında, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nu da (BTYK) unutmamak gerekiyor. Ülkemizde bilim ve teknoloji ile ilgili stratejilerin belirlendiği ve kararların alındığı yapı konumundaki BTYK, 2003 yılına kadar düzenli toplanamazken, son dört buçuk yılda Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında dokuz kez bir araya gelmiş. Bu da, bilim ve teknolojinin sürekli siyasetin ve hükûmetin gündeminde kalmasına zenim hazırlayan gelişmelerden.
TÜRKİYE’NİN ARGE DEVRİMİ
TÜBİTAK’ın son yıllarda değişen yapısına bir örnek de, sosyal bilimler alanında çalışan akademisyen ve araştırmacılara verilen destekler. Bugüne kadar sadece fen bilimleri ile ilgili alanlardaki çalışmalara destek veren kurumun çalışma alanı, 2005’te TÜBİTAK kanununda yapılan değişikliklerle, sosyal ve beşeri bilimleri de kapsayacak şekilde genişletildi.
2004 yılı sonrasında, TÜBİTAK’ın sadece araştırma yapan değil, aynı zamanda araştırma yaptıran bir kurum hâline gelmesi de altı çizilmesi gereken hususlardan. Bunda hükûmetin ayırdığı ek kaynakların ciddi katkısı var. Kurum 2003 yılında, bütçesinin sadece yüzde 5'ini fonlamaya ayırırken, 2008’de araştırma altyapı hizmetleri ile fonlamaya ayrılan miktar yüzde 70'lere kadar çıkar.
TÜBİTAK bütçesindeki artışlar da göz önüne alındığında, ülke genelinde, 2008 yılında, özel sektöre ve üniversitelere ayrılan yıllık fon miktarı 2003 yılına göre yaklaşık 50 kat artar. ARGE istatistiklerine bakıldığında da benzer bir durum söz konusu. TÜİK verilerine göre Türkiye’de ARGE harcamaları 2007 yılında, 2002’ye göre 2,7 kat artarak 6,4 milyar liraya çıkmış.
Bu artış oranı, Çin’den sonra dünya genelindeki ikinci büyük orana tekabül ediyor. Buna rağmen gayrisafi yurt içi hasıladan ARGE’ye ayrılan pay hâlen, yüzde 0,71 gibi son derece düşük bir oranda seyrediyor. BTYK’da alınan kararla bu oranın 2013’te yüzde 2’ye çıkarılması hedefleniyor. Nükhet Yetiş, bu oranlara bir örneği de, tam zaman eş değer araştırmacı sayısından veriyor: “BTYK’da alınan kararla Türkiye'nin 2002 yılında yaklaşık 24 bin olan tam zaman eş değer (TZE) araştırmacı sayısının, 2010'da 40 bine çıkarılması hedeflenmişti.
Ülkemiz 2010 yılı hedefini 2006 yılında yakaladı. Araştırmacı sayımız hâlen 50 bin. Bu hızlı artışla Türkiye, son beş yılda, yine Çin’den sonra, araştırmacı sayısını en hızlı artıran ikinci ülke olmuştur.”
Aslında TÜBİTAK gibi kurumların en önemli işlevi ülkedeki ARGE bilincini artırması ve bu alandaki faaliyetleri tabana yayması. Özellikle de özel sektör ve KOBİ’ler açısından meselenin bu yönü çok önemli. Bu çerçevede yapılanlara geçmeden önce Türkiye’nin ARGE fotoğrafına bakalım. 2004’ten itibaren Türkiye’de hem kamu sektörünün hem özel sektörün ARGE harcamalarında ciddi artış yaşanıyor. 2007’de ise TÜBİTAK’ın ARGE fonlamasında özel sektör, ilk kez kamunun önüne geçti. 2002 yılından bu yana ARGE harcamalarında gösterilen artış diğer tüm AB ülkelerinden fazla olmakla birlikte, kişi başına ARGE harcamasına bakıldığında hâlen AB ortalamasının oldukça altında bulunduğumuz görülüyor.
TÜBİTAK, Teknoloji ve Yenilik Destek Programları Başkanlığı bünyesinde üç yeni destek programını yürürlüğe soktu; KOBİ ARGE Başlangıç Destek Programı, Tekno-Girişim Programı ve Uluslararası Sanayi ARGE Projeleri Destekleme Programı. Bunlardan özellikle ilkinin Anadolu’daki küçük işletmelerde ARGE proje kültürünün yaygınlaşmasında ciddi katkısı olduğunu vurgulayan Prof. Yetiş, bu kültürün nasıl yerleştiğini ise şöyle özetliyor: “TÜBİTAK tarafından özel sektör firmalarına ve üniversitelerimize yönelik olarak destek programlarının tanıtılması amacıyla ARGE günleri düzenlenmektedir. Destek koşullarını dinleyen pek çok firma ve bilim insanı desteklerden yararlanmak için detaylı bilgi istemekte, TÜBİTAK web sitesini ziyaret etmekte ve TÜBİTAK’a proje başvurusunda bulunmaktadırlar. TÜBİTAK tarafından sağlanan destekler ARGE’nin fonlanmasının ötesinde, ARGE faaliyetlerinin kurumsallaşması, proje yürütme yeteneği, yenilikçilik, dışa açıklık ve işbirliği kültürü oluşturma gibi konularda da etkili bir mekanizmadır.”
YENİLİKÇİLİK VE REKABETİN ÖN KOŞULU
Buradaki asıl soru, Türkiye’de bireysel olarak çok iyi izlenen teknolojinin ve teknolojik gelişmelerin işletmelerde nasıl kullanıldığı? Rekabet koşullarının gittikçe zorlaştığı günümüzde, yenilikçilik şirketler için artık hayati önemde. Prof. Yetiş, meseleyi biraz daha geriden alarak, süreçteki ilk adımın bilinçlenme olduğunun altını çiziyor: “ARGE’nin ve yenilikçi ürün geliştirmenin, başarının anahtarı olduğu konusunda özel sektör şirketleri gün geçtikçe bilinçlenmektedir. Dünya firması olma yolunda önemli adımlar atan büyük firmalarımızın yanında, artık KOBİ’lerin de başarı öyküleri bulunmaktadır. Ülkemiz, geçmişi olan ve daha sonra teknoloji geliştirmeye başla**** dünya pazarlarına açılmayı başaran şirketlerin yanında, daha ilk kuruluşundan itibaren kendi teknolojisini geliştirmeyi hedefleyerek çok kısa sürede büyük başarılara imza atan şirketlere sahiptir.”
Bu arada TÜBİTAK Başkanı ve uzman ekiplerin Anadolu’nun farklı şehirlerinde düzenlediği ‘ARGE günleri’ bu bilinçlenmenin artışında önemli bir fonksiyon üstleniyor. Sanayi ARGE Projeleri destek programlarının, sektörlere olduğu kadar şehirlere dağılımı da önemli. Toplam 61 ili kapsayan bu projelerde tahmin edilebileceği gibi İstanbul başı çekiyor. TÜBİTAK Sanayi ARGE Destek Programları’na başvuruların en çok geldiği iller ise sırasıyla İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Bursa ve Manisa. Listenin ilk sıralarında sanayi üretimiyle öne çıkmış illerin bulunması dikkat çekiyor.
Sanayicilerin ARGE destek programlarıyla ilgili en önemli şikâyeti, değerlendirmenin ve taleplerin sonuçlanmasının çok uzun sürmesi. Bu sorunu çözmek için, ‘1501 Sanayi ARGE Projeleri Destekleme Programını’ devreye sokan TÜBİTAK, proje başvurularının internet üzerinden yapılmasına imkân sağladı. Şubat’ta devreye giren bu sistemle, proje değerlendirmeleri daha hızlı ve güvenilir hâle getirildi.
TEKNOLOJİ SADECE TÜKETMEK İÇİN DEĞİL!
Sanayiciler bir yana aslında Türkiye, yeniliklere son derece açık bir toplum yapısına sahip. Özellikle yeni teknolojilerin ve yeni iletişim kanallarının kullanımında bu özelliği tespit etmek mümkün. Elbette burası işin daha çok tüketim boyutunu oluşturuyor. Prof. Yetiş, “Hâlbuki teknoloji ile daha temel bir ilişki kurmak, teknoloji ve bilim konularına son ürün olarak değil de hayat ve insan için ifade ettiği anlam açısından yaklaşabilmek çok önemlidir. Bizim en önemli hedefimiz özgüveni olan, teknoloji ve insanlığın geldiği noktayla gerçekçi bir ilişki kurabilmiş bireyler yetiştirmektir.” diyor. Bu amaca yönelik çok ilginç faaliyetleri var kurumun. İlköğretime yönelik bilim olimpiyatları ve buralarda başarılı olan gençlerin yurt dışındaki yarışmalara gönderilmesi, sadece büyükler değil, küçükler ve gençler için gerçekleştirilen popüler bilim yayıncılığı bu faaliyetlere örnekler. Okullarda bilim ve teknolojinin öğrencilere sevdirilmesine yönelik, millî eğitim müfredatını destekleyici çalışmalar da TÜBİTAK’ın ilgi alanında. Burada hedef bilim ve teknolojiyi öğrencinin zorunlu ders gibi görmesine engel olarak; daha canlı, anlaşılabilir ve eğlenceli şekilde öğrencilere sunmak.
Nükhet Yetiş, çok ilginç bir uygulamadan daha bahsediyor: bilim– toplum etkinlikleri. Bilim – toplumdan kastedilen toplumun hayatın içinde yer alan bilgiyi ve bilimi fark edebilmesi. Projenin en somut adımını Konya’da atan TÜBİTAK, hâlen Konya Büyükşehir Belediyesi ile işbirliği yaparak, şehirde bir bilim merkezi kurmak için çalışmalarını sürdürüyor. Yetiş, “Bu merkezin, özellikle yeni nesli bilimsel ve teknolojik gelişmelerle eğlenceli bir ortamda buluşturması ve onların eğlenirken öğrenmesini ve ufuklarını genişletmesini sağlayacağına inanıyoruz.” diyor. Bilim ve toplum çalışmaları açısından henüz yapılanma sürecini de devam ettiren kurumun bir hedefi de, yapılan her çalışmanın yetkinliğini ve verimini ölçmek. Nükhet Yetiş, özellikle dezavantajlı kesimler olarak nitelendirdiği, bilim ve teknolojiye ulaşma noktasında daha kıt imkânlara sahip eğitim kurumlarına öncelik verdiklerinin altını çiziyor. Ocak ayında başlatılan ve büyük ölçüde tamamlanan TÜBİTAK kitaplığı projesinden bahseden Yetiş, “Türkiye’deki bütün yatılı ilköğretim bölge okullarında (YİBO) ve ülkemizdeki tüm il ve ilçelerdeki kütüphanelerde TÜBİTAK yayınlarından oluşan bir TÜBİTAK kitaplığı kurduk. Ülkemizin bütün bölgelerinde görece kısıtlı imkâna sahip birçok okulumuzdan binlerce genç insanımız, öğretmenimiz, öğrencimiz bu çalışmadan faydalanıyor. Bu çalışmalarla, Türkiye’de gerçekleşmekte olan dönüşümü bilim ve teknoloji alanında da toplumun tüm katmanları ile hızlandırmayı hedefliyoruz.” diyor.
Öğrencilere ve topluma dönük bilim – teknoloji faaliyetlerinden bahsetmişken, TÜBİTAK Bilim İnsanı Destekleme Daire Başkanlığı’nın faaliyetlerinden de bahsetmek lazım kuşkusuz. Dairenin temel hedefi genç araştırmacılar ve genç yetenekler için destek programları düzenlemek. Yıllardır Türkiye’de birçok genç beynin önünü açan ulusal bilim olimpiyatları bu alandaki faaliyetlerin en bilineni. Kurum, bilim olimpiyatları noktasında son yıllarda çok önemli bir adım daha atarak, öğretmenlere yönelik olarak, ‘eğitimde bilim danışmanlığı seminerleri’ programını başlattı. İki yılda ülke genelinde çok sayıda eğitimci bu seminerlerde eğitim aldı. 2007 yılından itibaren Lisans ve Lisans Öncesi, Öğretmen ve Öğrencilere Yönelik Bilimsel Etkinlikleri Destekleme Programı’nı da uygulamaya koyan TÜBİTAK, bu çerçevede iki yılda toplam 2462 öğretmen ve 428 öğrenciyi destekledi. Bu çerçevedeki 2009 hedeflerinden biri de yatılı ilköğretim bölge okullarında görevli fen ve teknoloji öğretmenlerine yönelik olarak bilim danışmanlığı seminerleri düzenlemek.
TÜBİTAK’ın yeni çalışmalarından biri de, üstün zekâlı çocuklara yönelik. TÜİK istatistiklerine göre toplam nüfusun yüzde 2’sini oluşturan üstün zekâlı ve üstün yetenekli çocukların eğitimi konusunu da ihmal etmeyen kurum, bu konuda şubat ayında bir çalıştay düzenledi. Konunun ikinci aşaması, ülke genelindeki üstün zekâlıların topluma kazandırılması ve onların becerilerinin en iyi şekilde değerlendirilebilmesi için bir eylem planı hazırlamak.
Görünen o ki, 46 yıllık bir geçmişe sahip TÜBİTAK, son yıllarda yaptığı atak ile Türkiye’nin bilim ve teknolojinin nimetlerinden daha fazla faydalanabilmesi, öğrenciler, gençler ve araştırmacıların önünün açılması ve ARGE kültürünün Anadolu’daki KOBİ’lerde yaygınlaştırılması noktasında devrim niteliğinde işlere imza atmaya başladı. Bu da aslında TÜBİTAK’ı, Darwin tartışmalarının çok ötesinde ele almayı hak eden bir gelişme.
M
Üye2311 yazı
10/10/2009 : 21:30:38#166
“Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri, fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiler işgal etmek veya büyük meblağlar elde etmek gibi maddi emellerin tatminine taalluk etmiyor. Ben bu ihtiraslarımın gerçekleştirilmesini, vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da liyakatle ifa edilmiş bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın prensibi bu olmuştur. Ona (bu büyük fikre) çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu muhafaza etmekten geri kalmayacağım.” ATATÜRK
M
Üye2311 yazı
11/10/2009 : 13:51:41#167
Akılcılık Ve Başarı Yolu
Akıl ve mantığın çözümlemeyeceği mesele yoktur.
Fikirler zorla ve şiddetle, top ve tüfekle asla öldürülemez!
Gerçeği söylemekten korkmayınız.
Bu dünyada herşey insan kafasından çıkar. Bir insan başının ifade etmeyeceği hiçbir şeyi düşünemiyorum.
İnsan vücudu bir kürsüdür; zeka cevherinin korunduğu yer olan başı, üzerinde taşımak için kurulmuş bir kürsü!.. Çünkü esas zekadır...
Bir insan, hayatında büyük başarı kazanabilir, fakat yalnız onunla övünerek kalmak isterse, o başarı da unutulmaya mahkumdur. Onun için çalışmak ve daima başarı aramak, herkes için esas olmalıdır.
Ben, bir işte nasıl muvaffak olacağımı düşünmem. O işe neler mâni olur, diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendi kendine yürür.
Ben askerî deha filân bilmiyorum. Herhangi bir zorluk önünde kaldığım zaman benim yaptığım iş şudur: Vaziyeti iyice tesbit etmek, sonra bu vaziyet karşısında alınacak tedbirin ne olduğuna karar vermek. Bu kararı bir kere verdikten sonra artık acaba yapayım mı, yapmayayım mı, diye tereddüt etmemek. Tereddütsüz kararı tatbik etmek. Ve muvaffak olacağıma inanarak tatbik etmek.
Verdiğiniz emrin yapılmasından emin olmak istiyorsanız ta en son gerçekleşme ucuna kadar kendiniz onun başında bulunmalısınız.
Benim yaptığım işler, biri diğerine bağlı ve lüzumlu olan şeylerdir. Fakat, bana yaptıklarımdan değil, yapacaklarımdan bahsedin.
Benim her emrim yapılır, çünkü benden yapılmayacak emirler çıkmaz.
Büyük kararlar vermek kâfi değildir. Bu kararları cesaret ve kesinlikle tatbik etmek lâzımdır.
Üyeleri pek fazla olan komisyon, büyük işler meydana getiremez.
Bütün ilerlemeler, insan fikrinin eseridir. Fikri harekete getirmek birinci işimiz olmalıdır. Bir kere millet benliğine hakim olsun ve düşünebilsin, yeter! Başlangıçta hatalı düşünse de, az zaman sonra bu hatayı düzeltebilir... Fikir bir kere faaliyete başladı mı, her şey yavaş yavaş düzene girer ve düzelir. Fikrin serbest hareketi ise ancak kişinin düşündüğünü serbest olarak söylemek, yazmak ve verdiği karara göre her türlü teşebbüse girebilmek serbestisine sahip olmasıyla mümkündür.
Gizli iş gizli kalmaz. Er geç meydana çıkar. İyisi mi başından açık olun, açık, açık!
Bir insan milyoner olur. Fakat birgün bütün servetini kaybeder, düşebilir. Ancak, o adamın içinde cevher varsa, çalışma kudreti, çalışma aşkı yaşıyorsa gene kazanıp eski servetini elde edebilir.
Herşeyden önce kendinizin dikkat ve özenle seçeceğiniz belgelere dayanınız. Bu belgeler üzerinde yapacağınız incelemede herşeyden ve herkesten önce kendi insiyatifinizi ve ince milli süzgecinizi kullanınız. Sizi büyük hedefe ancak bu görüşlerde kıskanç olmak ulaştırır.
Hergün, sabah, akşam, gece ne zaman vakit bulabilirseniz; bir çeyrek, yarım saat, ne kadar zaman ayırabilirseniz kendi içinize çekilin, o gün yaptığınız işi gözönünden ve düşüncelerinizin tartısından bir defa geçirin, ne ettiğinizi ne işlediğinizi her gün bir defa kendi kendinize yoklayın. Şuurunuzdan alacağınız cevapların ne kadar faydalı olacağını hayal bile edemezsiniz.
Dünyayı istediği gibi kullanan kuvvet, fikirler ve bu fikirleri belirleyen ve yayan kimselerdir. Fikrin özelliği de hiçbir itirazın bozamayacağı bir kesinlikle kendi kendisini kabul ettirmektir. Bu da fikrin yavaş yavaş duygular haline gelerek inanca dönüşmesiyle mümkündür ve böyle olduktan sonradır ki, onu sarsmak için bütün başka mantıkların, başka düşüncelerin hükmü olamaz. ATATÜRK...
Akıl ve mantığın çözümlemeyeceği mesele yoktur.
Fikirler zorla ve şiddetle, top ve tüfekle asla öldürülemez!
Gerçeği söylemekten korkmayınız.
Bu dünyada herşey insan kafasından çıkar. Bir insan başının ifade etmeyeceği hiçbir şeyi düşünemiyorum.
İnsan vücudu bir kürsüdür; zeka cevherinin korunduğu yer olan başı, üzerinde taşımak için kurulmuş bir kürsü!.. Çünkü esas zekadır...
Bir insan, hayatında büyük başarı kazanabilir, fakat yalnız onunla övünerek kalmak isterse, o başarı da unutulmaya mahkumdur. Onun için çalışmak ve daima başarı aramak, herkes için esas olmalıdır.
Ben, bir işte nasıl muvaffak olacağımı düşünmem. O işe neler mâni olur, diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendi kendine yürür.
Ben askerî deha filân bilmiyorum. Herhangi bir zorluk önünde kaldığım zaman benim yaptığım iş şudur: Vaziyeti iyice tesbit etmek, sonra bu vaziyet karşısında alınacak tedbirin ne olduğuna karar vermek. Bu kararı bir kere verdikten sonra artık acaba yapayım mı, yapmayayım mı, diye tereddüt etmemek. Tereddütsüz kararı tatbik etmek. Ve muvaffak olacağıma inanarak tatbik etmek.
Verdiğiniz emrin yapılmasından emin olmak istiyorsanız ta en son gerçekleşme ucuna kadar kendiniz onun başında bulunmalısınız.
Benim yaptığım işler, biri diğerine bağlı ve lüzumlu olan şeylerdir. Fakat, bana yaptıklarımdan değil, yapacaklarımdan bahsedin.
Benim her emrim yapılır, çünkü benden yapılmayacak emirler çıkmaz.
Büyük kararlar vermek kâfi değildir. Bu kararları cesaret ve kesinlikle tatbik etmek lâzımdır.
Üyeleri pek fazla olan komisyon, büyük işler meydana getiremez.
Bütün ilerlemeler, insan fikrinin eseridir. Fikri harekete getirmek birinci işimiz olmalıdır. Bir kere millet benliğine hakim olsun ve düşünebilsin, yeter! Başlangıçta hatalı düşünse de, az zaman sonra bu hatayı düzeltebilir... Fikir bir kere faaliyete başladı mı, her şey yavaş yavaş düzene girer ve düzelir. Fikrin serbest hareketi ise ancak kişinin düşündüğünü serbest olarak söylemek, yazmak ve verdiği karara göre her türlü teşebbüse girebilmek serbestisine sahip olmasıyla mümkündür.
Gizli iş gizli kalmaz. Er geç meydana çıkar. İyisi mi başından açık olun, açık, açık!
Bir insan milyoner olur. Fakat birgün bütün servetini kaybeder, düşebilir. Ancak, o adamın içinde cevher varsa, çalışma kudreti, çalışma aşkı yaşıyorsa gene kazanıp eski servetini elde edebilir.
Herşeyden önce kendinizin dikkat ve özenle seçeceğiniz belgelere dayanınız. Bu belgeler üzerinde yapacağınız incelemede herşeyden ve herkesten önce kendi insiyatifinizi ve ince milli süzgecinizi kullanınız. Sizi büyük hedefe ancak bu görüşlerde kıskanç olmak ulaştırır.
Hergün, sabah, akşam, gece ne zaman vakit bulabilirseniz; bir çeyrek, yarım saat, ne kadar zaman ayırabilirseniz kendi içinize çekilin, o gün yaptığınız işi gözönünden ve düşüncelerinizin tartısından bir defa geçirin, ne ettiğinizi ne işlediğinizi her gün bir defa kendi kendinize yoklayın. Şuurunuzdan alacağınız cevapların ne kadar faydalı olacağını hayal bile edemezsiniz.
Dünyayı istediği gibi kullanan kuvvet, fikirler ve bu fikirleri belirleyen ve yayan kimselerdir. Fikrin özelliği de hiçbir itirazın bozamayacağı bir kesinlikle kendi kendisini kabul ettirmektir. Bu da fikrin yavaş yavaş duygular haline gelerek inanca dönüşmesiyle mümkündür ve böyle olduktan sonradır ki, onu sarsmak için bütün başka mantıkların, başka düşüncelerin hükmü olamaz. ATATÜRK...
M
Üye2311 yazı
12/10/2009 : 19:19:23#168
Değerli arkadaşlarım ülkeyi sevmek sadece bayrakla ,marşla,değişik senbollerle,kahrolsunla başlayan naralar atmakla olmaz,...bu ülkenin doğasını ,yeşilini,ormanını,denizlerini akarsularını ,doğal hayvan ve bitki türlerininin korunması kollanması ,değer verilmesi de en büyük göstergelerden biridir..Peygamber efendimizin kıyamet kopuyor olsada elindeki fidanı dik hadisleri ışığında milletçe bu konulara ne kadar duyarlıyız,bunu bir daha gözden geçirmekte,dağ taş gezen kaybolmaya yüz tutmuş,ender bulunan,her türlü bitki, hayvan, tarihi eser yada senede bir kaç günlük kuş göçlerinde o anı fotoğraflamak için binlerce km uzaktan ülkemize gelen yabancıları görünce, maalesef bu konuda daha çok gerilerde olduğumuz ayan beyan ortaya çıkmaktadır...Bu vurdum duymazlığımızı da birileri acaip bir şekilde ranta çevirmektedir....Bu sorunda bir kaç sivil toplum örgütü,bir kaç gönüllü,bir kaç da duyarlı vatandaşla çözülecek bir sorun değildir,eğer samimi bir şekilde bu ülkeyi çok sevdiğimizi söylüyorsak çevre konusunda lütfen daha duyarlı olalım...SAYGILARIMLA..
M
Üye2311 yazı
12/10/2009 : 19:20:30#169
Çevreciler: 3'üncü Köprü Haksızlık
İstanbul'a yapılması planlanan üçüncü köprü tartışmaları sivil toplum kuruluşlarının da gündeminde...
TEMA, Doğa Derneği, TÜRÇEK ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı ortak bir basın toplantısı düzenleyerek yapılması planan köprü için kaygılarını dile getirdi.
Türkiye'nin önde gelen çevre kuruluşları, 3'üncü köprünün, hem İstanbul'a hem de Türkiye'ye yapılacak bir haksızlık olacağını savundu.
Yapılan konuşmalarda, Türkiye'nin yeterli kaynağının olmadığı ve alınan kararların iyi değerlendirilmesi gerektiği belirtildi.
Sadece ekonomik değil, ekolojik krizin de yaşandığını ifade eden Doğa Derneği Başkanı Güven Eken "İstanbul'un sorunu sadece İstanbul'da çözülemez, diğer bölgelere de yatırım yapılmalı" dedi.
Eken, "Bizi besleyen toprağa, suya, soluduğumuz havaya haksızlık yapıyoruz. Ormanlara suyumuzu veren derelere haksızlık yapıyoruz. Bu haksızlığa devam ettiğimiz sürece bu sorunların içinden çıkamayız" diye konuştu.
Alternatif olarak deniz ulaşımını gösteren çevre dernekleri temsilcileri, sürecin takipçisi olacaklarını vurguladılar.
İstanbul'a yapılması planlanan üçüncü köprü tartışmaları sivil toplum kuruluşlarının da gündeminde...
TEMA, Doğa Derneği, TÜRÇEK ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı ortak bir basın toplantısı düzenleyerek yapılması planan köprü için kaygılarını dile getirdi.
Türkiye'nin önde gelen çevre kuruluşları, 3'üncü köprünün, hem İstanbul'a hem de Türkiye'ye yapılacak bir haksızlık olacağını savundu.
Yapılan konuşmalarda, Türkiye'nin yeterli kaynağının olmadığı ve alınan kararların iyi değerlendirilmesi gerektiği belirtildi.
Sadece ekonomik değil, ekolojik krizin de yaşandığını ifade eden Doğa Derneği Başkanı Güven Eken "İstanbul'un sorunu sadece İstanbul'da çözülemez, diğer bölgelere de yatırım yapılmalı" dedi.
Eken, "Bizi besleyen toprağa, suya, soluduğumuz havaya haksızlık yapıyoruz. Ormanlara suyumuzu veren derelere haksızlık yapıyoruz. Bu haksızlığa devam ettiğimiz sürece bu sorunların içinden çıkamayız" diye konuştu.
Alternatif olarak deniz ulaşımını gösteren çevre dernekleri temsilcileri, sürecin takipçisi olacaklarını vurguladılar.
S
Üye782 yazı
12/10/2009 : 19:34:45#170
Vakit, Gelecek için Liderlik Vakti
Dr. Uygar Özesmi Yeşil Görünüm'de
Sıradışı zamanlarda bile insanlar sıradan zamanlar yaşadıklarını düşünürler. Sıradışı bu zamanlarda bir felaket vurduğunda bu felaketin, kendilerinin yarattığı bir şeyden ziyade kendilerinin dışında gelişen bir olay olduğunu düşünürler. İkinci Dünya Savaşı başladığında; bu savaş herkes tarafından uzun zamandır beklenen, fakat herkes tarafından inkâr edilen bir “sürprizdi”. Savaşın yarattığı kâbus sona erdiğinde, başka bir kâbuslar ortaya çıktı, farkında olup görmezden geldikleri soykırım kâbusu. Farkına vardıklarında düşündüler, önlemek için bir sürü ‘şey’ yapılabilirdi diye, ama zamanında yapmadılar...
Bugün sokaklarda kendi sıradan hayatlarımızın adımlarını atarken, içinde yaşadığımız bu zamanlar, yine farkında olmadığımız veya farkında olmak istemediğimiz sıradışı zamanlar. Şarkılarında, Greenpeace görüntülerinin çarpıcı gerçekliği ile Tarkan ‘Uyan’ ve Melike Demirağ ‘Duyun beni’ derken bunu söylüyor. Dünyanın Durduğu Gün filminde ‘Klaatu’ olarak Keanu Reeves, “Biz dünyayı (senden) kurtarmaya geldik” derken bunu kastediyor! Ve değişim için çöküşün kenarında bekliyorsak, Doğa Ana için çok geç olacak.
Bu yüzden uyan, anneni dinle, oturduğun yerden kalk ve bir şeyler yap. Her zamankinden daha fazla, şimdi herkesin liderliğine ihtiyaç var. Harekete geçmek ve bir (d)evrim için kamu iradesini yönlendirmek için her sektörde ve her köşede liderlere ihtiyacımız var. (D)evrim, ya çok yakında gerçekleşecek ya da geçmişin kâbusları, bugünün kâbusları yanında solda sıfır kalacak. Gerçek kâbuslardan geçerek “yaşayacağız”. Eğer medeniyet tamamen çökmez de, uzun ve acılı günlerin ardından, geride bir grup insan kalmayı başarsa bile, o kalanlar biyolojik çeşitlilik açısından çok fakir, acınası bir gezegende yaşamak için mücadele edecekler.
Bu olağanüstü zamanlarda ne yapmaya ihtiyacımız var? Bizi bekleyen kâbuslara karşı ne gibi politikalara ihtiyacımız var? Bu yazı ülkemizde neye ihtiyaç olduğuna dair bir yol haritasıdır, ancak metin kolayca diğer bölgelere, ülkelere hatta yerele uyarlanabilir. Hatta bu yaklaşım mahallemize, tarımla uğraşan bir köyün idaresine dahi uyarlanabilir. İnsanlık ve Dünyamız, herhangi bir konuda ve ölçekte size, hepinize gereksinim duyuyor… o zaman, hadi hep beraber bu (d)evrimi başlatalım ve işe gıda, su ve barınma ile başlayalım.
Tarım
Bugün bildik ve yaygın tarım, yüksek kimyasal ve mekanik girdilere bağımlı. Adına ‘yeşil’ devrim denilen tarımsal yöntem, yeşilden ve hatta akıl ve mantıktan çok uzak. Bu tarımın bize verdiği şey, ekosistem özelliğini yitirmiş, bir mineral harabe haline gelmiş toprak. Öyle bir toprak ki yıpranmış, erozyonla cılızlaşmış ve makinelerin ağırlığı altında ezilip taş olmuş. “Yeşil” devrim bize kirlenmiş yeraltı ve yerüstü suları; vitamince ve besin değerleri açısından fakir, ama şiş tahıl, meyve ve sebzeler; sağlık ve ekosistem riskleri ile genetiği değiştirilmiş tohum ve ürünler; kullanılan azotlu gübrelerden gelen ve küresel ısınmaya neden olan azot oksitler verdi. O azotlu gübreler dünya elektrik üretiminin yüzde birini kullanıyor ki elektriğin çoğu kömürlü termik santrallerden geliyor. Kömürlü termik santraller ise asit yağmuru ve civa kirliliğinin yanısıra başka bir sera gazı olan karbondioksidi salıyor atmosfere... Tarım makinelerini çalıştıran dizel yakıtlardan çıkan karbondioksidi de unutmamak gerek. Bu bildik “yeşil” tarımdan gelen besinlerin enerjisi esasında kapkara fosil yakıt. Yediğimiz ürünleri yeraltından çıkardığımızın farkında değiliz. Bugün hâlâ insanlar besin azlığından değil, eşitsiz dağıtımdan dolayı geceleri aç yatıyor ve hatta ölüyorlar. Depolarda ise besinler çürüyor. Bugün yediğimiz et, daha çok doğal alanı tarım arazisine dönüştürüyor. Bu tarım arazilerinde üretilen ürün bizi besleyeceğine hayvan yemi yapılıyor ve bu hayvanların eti almaya gücü yetenleri besliyor. Denizlerde yakalanan balık için tutulan balıktan daha çok, teknelerde mazot yakılıyor. Buna rağmen aşırı balıkçılıktan dolayı balık stokları ve deniz ekosistemi çöküyor.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Öncelikle toprağı bir kaynak olarak değil, gerçekte olduğu gibi bir ekosistem olarak görmek gerek. Her ekosistemde yapılması gerektiği gibi toprağa tohumu münavebeli veya karma ekmek; aldığımızı toprağa yerel kompost olarak geri koymak; kimyasal ilaç ve gübre kullanmamak gerek. Sadece küçük tarımsal makinalar kullanmalı ve daha çok el emeği ve alın terine güvenmeli. Tarım alanlarında zaman zaman toprak dinlendirilmeli, rüzgâr perdeleri, çalılıklar, ve diğer canlılar için geçebilecekleri doğal, dokunulmamış koridorlar yaratmalı. Sosyal alanda ise şehirlerde ürünleri yiyenlerle üreten çiftçi arasında, bağ ve tanışıklık sağlanmalı. Çiftçilerin sağlıklı şehirler için sağlıklı ekolojik ürünler yetiştirmelerini sağlayacak politikalar üretilmeli. Besin şehirlerde onlara biçilen fiyattan çok daha değerli, çiftçiler hak ettiklerini alabilmeli. Yerel tohum, ürün ve küçük çiftçi aileleri desteklenmeli.
Su
Bugün, suyu asla bitmeyecekmiş gibi israf ediyoruz. Eğer böyle devam edersek, kaçınılmaz olarak bitecek. Şehirlerimiz büyümeye devam ederken, susuzluğumuz da artıyor. Bu susuzluğu gidermek içinse gerçekte suyu komşu ekosistemlerden çalıyoruz, başka havzaların suyunu şehirlere taşımaya devam ediyoruz. Öte yandan, suyun gerektiği gibi akmasına izin vermiyor, önüne barajlar inşa ediyoruz. Bunun sonucunda havza ve sahiller erozyona uğruyor, taşkın ovaları ve düzlükleri yok oluyor, bitki örtüsü ve onunla beraber hayvan toplulukları ortadan kalkıyor. Bununla beraber su havzaları çoraklaşıyor. Barajlardan aldığımız suları tarlalara salıyoruz, yarı kurak iklimimizde sular buharlaştıkça geriye tuz kalıyor; tuz toprağı ve verimini öldürüyor.
“
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır.
”
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Şehirlere büyüklü küçüklü sarnıçlar inşa edin ki gökten, çatı ve caddelere düşen sular bu sarnıçlara toplansın. Doğanın kendini sürdürebilmesi ve bizim beslenebilmemiz için ekosistemin ihtiyacı olan su çalınmasın. Bütün varolan teknolojik çözümleri harekete geçirerek, suyu tasarruf eden klozetlerden, basınçlı hava karışımlı duş başlıklarına kadar, su her yerde verimli kullanılsın. Suya bir kaynakmış gibi değil, gerçekte olduğu değerle, paha biçilmez bir varlık olarak davranalım. Kullanılmış suyu arıtalım ve şehre geri döndürelim. Yatırımları su arzını arttırmak için değil, talebi düşürmek için yapalım. Hiçbir zaman kuyuların kendilerini yenileme kapasitelerinden daha fazla su çekmeyelim. Yeraltı havzalarından, göllerden ve nehirlerden çektiğimiz suyu, damla sulama ve benzeri su tasarrufu sağlayan teknolojilerden yararlanarak değerlendirelim.
Barınma
Bugün, şehirlerdeki insanlar, yoğunluk ve düzen açısından plansız şehirlerde inşa edilmiş beton binalarda yaşıyorlar. Zehirli kimyasal maddelerle donatılmış ve boyanmış, sağlıksız malzemelerden inşa edilmiş, verimsiz şekilde ısıtılan veya soğutulan, yetersiz biçimde yalıtılmış evlerde hayatlarını sürdürüyorlar. Trafik sıkışıklığı olan caddelerde nefes alacak alanları yok ve şehirler büyürken bizim barınaklarımız hayvanların barınaklarının yerlerini alıyor. Börtü böcek kuş çalı çiçek nerede büyüsün, doysun, serpilsin? Onlara yaşayacak yer kalmıyor. Şehirler doğal ortamları ve tarım arazilerini yutarak kırsal alanlara doğru yayılıyorlar. Şehirlerden gelen atık sular, yüksek oranda enerji tüketen, kirli arıtma tesislerinde sözde arıtılıyor ya da doğrudan suya bırakılıyorlar. Bizler, giderek doğanın istilacılarına dönüşüyoruz. Farkında olmadığımız şey ise istila ve tahrip ettiğimizin aslında bizim kendi barınağımız olduğu gerçeği.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Önceden belirlenmiş ve sınırlı alanlarda organik olarak büyüyecek, iyi planlanmış şehirlere ihtiyacımız var. Evler büyük ölçüde taş ve ahşaptan oluşan doğal malzemelerle inşa edilmeli. Demir ve betonu tekrar tekrar kullanmalı ve diğer tüm inşaat malzemelerini de yeniden kullanılabilir hale getirmeli. Tüm binaları iyice izole edilmeli ve yüksek enerji verimliliğine sahip ev araçlarının yanında güneş, rüzgâr veya jeotermal enerjiyle çalışan jeneratörler kullanılmalı ki binaların karbondioksit salımı ve enerji tüketimi sıfırlansın, hatta enerji fazlası oluşsun. Ev araçlarında, okullarda, hastanelerde ve diğer tüm binalardaki zehirli maddeleri yok edilsin. Aynı zamanda bütün bu bina ve araçlar sadece enerji açısından değil, su açısından da verimli olmalı. Suyu işleyerek tekrar kullanmalı ve atık su miktarını asgari düzeye, hatta mümkünse sıfıra indirilmeli. Şehir yoğunluğunu sağlıklı bir seviyeye getirilmeli; eğer ille de yeni alana ihtiyaç varsa, o zaman yüksek binalar inşa edilmeli. Tarım ya da diğer katma değer sağlayan üretim biçimleriyle geçimini sağlayabilecek kırsal alanlardaki insanlar için yüksek ve sürdürülebilir yaşam standartları sağla**** nüfus artışının önü alınmalı. Şehirlerdeki insanların bütün ihtiyaçlarına yürüyerek ulaşabilmelerini sağlamak için, insanların günlük yaşam gerekleri ile çalışma alanları bağdaştırılarak mümkün olan en verimli hale getirilmeli. Daha uzun seyahatler için bisiklet yolları ve de etkin bir toplu taşıma sistemi yaratılmalı.
Sağlık
Bugün, yaşamlarımızı zehirli bir çevrede sürdürüyoruz; egzoz dumanlarını teneffüs edip, bağışıklık sistemimize ve hormonlarımıza zarar veren, tarım ilacı ve benzeri kimyasallarla pompalanmış, besin değeri düşük, hatta hiç olmayan yiyecekler yiyiyoruz. Hatta genleriyle oynanmış olduklarının farkında bile olmadığımız bazı ithal yiyecekleri tüketiyoruz. Yürümüyoruz ya da bisiklete binmiyoruz; elektronik aletler zehir saçıp, manyetik dalgalar yayıyorlar, nükleer ve kömür santrallerinden etrafa radyasyon ve zehirli gazlar saçılıyor. Gürültülü şehirlerde, tehlikeli ve sürekli tıkanan trafikte insanlar gerilim içinde yaşıyorlar. İnsanlar hastaneye sağlıkları bozulduğunda giderler… Böyle bir çevrede insan sağlığının bozulmaması mümkün mü?
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Doğal malzemelerle dolu bir çevrede yaşamaya ihtiyacımız var. Yerel toplumun desteklediği ekolojik tarımdan gelen kendi yiyeceklerimizi yemeli ve temiz su içmeliyiz. Ağartılmamış, kimyasallar tarafından işleme tabi tutulmamış ve organik liflerden dokunan tekstil malzemeleri kullanmalı ve giymeli. Yürürken ve bisiklete binerken radyasyondan arınmış, temiz hava soluyabileceğimiz sessiz çevrelere ihtiyacımız var. Spor salonlarında çalışmak yerine, işe giderken veya parklarda egzersiz yapabiliriz. Ekolojik tarımla uğraşan çiftçilerin, eskiden kullandıkları kimyasalları solumalarına gerek yok. Böyle bir ortamda kimyevi maddeler olmaz. Ürettikleri süt, inatçı, organik kirletici maddelerden ve ağır metallerden arınmıştır. Beslenme düzenimiz büyük ölçüde, bizi daha sağlıklı kılıp, beslediğimiz hayvanların da daha uzun yaşamasını sağlayacak şekilde vejetaryendir. Sağlık politikaları koruyucu hekimliğe odaklanmıştır. İnsanlar doktorlara sadece sağlıklarını kaybettiklerinde değil, önce sağlıklarını nasıl koruyacaklarını öğrenmek için giderler.
Eğitim
Günümüzde, büyük şehirlerdeki çocukların otobüs ve minibüslerle okullarına gitmesi ya da kırsal alandaki çocukların birkaç köy ilerisine veya hatta yakındaki büyük bir kasabaya seyahat edebilmesi için, fosil yakıtlar yakılıyor. Bu, onlara içinde bulundukları tutucu çevrede öğretilen müfredatla son derece uyumlu. Okulda evrim hala sadece bir ‘teori’ ve de ekoloji yalnızca bir bilim dalı. Öğrenciler, gezegenimiz ve onun ihtiyaçları hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeden mezun oluyor. Şu anda sahip olduğumuz şeyleri yokettiğimizi bilmiyorlar. Kendi çocuklarının gelecekte eziyet çekmelerini istemedikleri halde, o çocuklar cinsellikleri ve doğum kontrol metodları hakkında bilgilenmeden mezun oluyorlar. Eleştirel bir zihniyete sahip olmak için gereken araçları alamamaları bir yana, üniversitede dahi, seri üretim bandından çıkmış salça kutuları misali, ‘serbest’ piyasa ortamına daha fazla ürün yetiştirmek ve de ‘toplum çorbasında’ ait olduğu yerde duran, itaatkar bir malzeme olmak için hazırlanıyorlar.
“
Erk sahiplerinin gözlerinin içine bakan itaatkar oyuncaklar yerine, sorumluluk alan ve en ufak ayrıntılarda dahi liderlik gösterebilen önderler yetiştirmeliyiz.
”
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Çocuklarımızın yetişkinlerin gözetiminde ama kontrolleri dışında dışarı çıkmasına ve keşfetmelerine izin verelim. Devlet kontrolü altındaki bir mekanizmanın biçimlendirdiği kitaplar yerine faaliyet yoluyla öğrenmelerini sağlayalım. Toplumsal davranış biçimlerini, adabı ve sosyalleşmeyi, onların yetişkinlerle vakit geçirerek öğrenmelerini sağlayalım. Modası geçmiş varsayımlarımızı, hatta dogmalarımızı onlara empoze etmek yerine onlara, kendi doğrularını öğrenip geliştirmelerini sağlayacak yöntemleri sunalım. Onlara doğanın nasıl işlediğini ve bundan neler öğrenebileceğimizi gösterelim. Bu gezegenin sadece bize ait olmadığını, Dünya üzerindeki bütün çeşitliliği içinde, ahlaki varlıklar olarak, hayata nasıl saygı göstermemiz gerektiğini anlatalım. Bütün bilimlerin düzmece olduğunu kanıtladığı, fakat bir şekilde yine de toplumun ve özellikle de iktisat dalının hala temelini oluşturan devri-daim safsatasını onlara anlatalım. Çeşitli ve şahsi deneyimlerinden yola çıkan öğrenciler yaratıcı olup toplumu, ona varolması için bir fırsat tanıyacak şekilde yeniden biçimlendirebilmeli. Erk sahiplerinin gözlerinin içine bakan itaatkar oyuncaklar yerine, sorumluluk alan ve en ufak ayrıntılarda dahi liderlik gösterebilen önderler yetiştirmeliyiz.
Enerji
Bugün, ben ışığı açtığımda, karşımda beliren manzara, yerinden olmuş insanların düş kırklığı ve gözyaşları, kültürel mirasın ve verimli vadilerin daha fazla enerji için yapılan barajlar yüzünden kaybı, linyit ve nükleer santrallerin yaydığı radyasyon sebebiyle, lösemili çocukların çektiği ızdırap ve onların ailelerinin umutsuzca bakan yüzleridir. Kömür santralleri, iklim değişikliğinin temel sebeplerinden bir tanesi olmasının yanı sıra, daha doğmamış bebeklerde körlük, zeka geriliği ve beyinde hasar gibi birçok soruna yol açan civa salımına da neden olmaktadır. Ayrıca, bebeklerin yanı sıra yetişkinler de bu tür tehlikelere, kirlenmiş süt ve balık yüzünden maruz kalır. Bugün kullandığımız enerjinin çoğu fosil yakıtlardan gelir, ancak son kertede bu enerji de güneşten kaynaklanmakta. Milyonlarca yıl önce, büyük bataklıklarda, eğreltiotları ve ağaçlar vardı. Bu bitkiler, kendi gövdeleri içindeki karbondioksiti yakalayıp organik maddeye dönüştürmek için fotosentez yoluyla güneşin enerjisini kullandılar. Karbondioksitin yakalanmasından sonra, milyonlarca yıllık çökeltilerin altında gömülü kaldılar ve bu sayede insan topluluklarının içinde serpilebileceği nispeten dengeli bir iklim rejimi sağladılar. Peki biz ne yaptık? Toprağın altına ait olanı, karbondioksit salmak üzere yerin altından çıkarıp yaktık. Kömürü, yuvamızın sıcaklığından çevre katiline döndüştürdük.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Güneşin enerjisini fosil yakıt olarak yerin altından değil yukarıdan parlarken alın; güneşin enerjisini su ve buharda toplayın, fotosellerden elektrik üretip, enerji üretmek için yoğunlaştırın. Gezegenin kalbinden gelen jeotermal enerjiyi ve dünya döndükçe esecek olan rüzgarı toplayın. Arta kalan ihtiyacı gidermek için de, geri dönüştürülmüş bitkisel yağlar gibi biyokütleleri, sürdürülebilir şekilde idare edilen enerji ormanlarını ve posa gibi sınai yan ürünleri kullanın. Ve de verimli olun; aynı su politikalarındaki gibi, teknolojiyi sadece arz tarafında değil, talep tarafında da değerlendirin.
Sanayi
Bugün, herhangi bir şekilde işlenmemiş veya arıtılmamış milyonlarca ton zehirli atık üretiyoruz. Bu atıklar, ya sanayi tesislerinin etrafı çevrili mekanlarına dökülüyor, ya da bir gece gözlerden ırak bir yerde varillere gömülüyorlar. Bazen denize de boşaltılıyorlar, ve bunların sadece küçük bir kısmı sahile vuruyor. Amacı bize daha iyi bir hayat sağlamak için faydalı ürünler üretmek olan sınai faaliyetlerin ortaya çıkardığı bu zehirli kimyasallar, en nihayetinde, yine iyileştireceği varsayılan bu hayatı yok ediyorlar. Daha fazla hammadde için daimi bir açlık içinde kıvranan bu aynı sanayi, madenler kazıp hayvanların doğal ortamlarını yok ediyor, zehirliyor, atıklar ve siyanür sızıntılarıyla felaketlere yol açıyor. Hammaddelerden ürünlere, evlerimize ve çöp alanlarına kadar, her adımda daha fazla fosil yakıt yakıyor, çevreye daha fazla zehir bırakıyor ve doğa giderek daha fazla yok oluyor.
“
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Döndürmek ve dönüştürmek, sonra tekrar döndürüp dönüştürmek doğanın bulduğu basit bir çözüm.
”
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Döndürmek ve dönüştürmek, sonra tekrar döndürüp dönüştürmek doğanın bulduğu basit bir çözüm. Atık yok, biriktirme yok. Doğal süreçlerde her yerde döngüler vardır. Doğada ve bir bütün olarak gezegenin kendisinde de bulunduğu gibi, sanayi de aynı su, nitrojen, fosfor ve karbon döngülerini kullanmalı. Üretim sistemlerimiz, güneşe açık olması dışında, materyali kendi içinde döndüren kapalı sistemlere dayanmalı. Sanayi kuruluşları, döngüsel maddeleri düzenleyip dönüştürmek için yenilenebilir enerji kaynaklarından faydalanmalı. Atık ve zehir kavramları artık karanlık bir geçmişte bırakılmalı. İleride atıklardan vazgeçilmeli ve sadece başka sanayi kuruluşları için hammadde teşkil eden yan ürünler kalmalı. Öyle bir sistem yaratalım ki çöp ya da değersiz bir şey olmasın. Her şeyin, ama kesinlikle her şeyin, sanayi düzeni içerisinde tekrardan kullanılması veya geri dönüşüme tabi tutulması lazım. Ayrıca, sanayinin katma değer eklediği materyallerin doğal ve organik olduğundan, civarımızdaki doğaya yabancı bileşiklerin salınmadığından emin olmak gerek.
Turizm
Bugün, nam – ı diğer ‘bacasız sanayi,’ bacalısına oranla en ufak bir fark arz etmiyor. İnsanlar, çok ucuz tarifelerle uçak seyahatleri yaparak, yakında iklim değişikliğinden dolayı deniz seviyelerinin yükselmesiyle birlikte sular altında kalacak olan dünya üzerindeki son cennetleri ziyaret ediyorlar. Turistleri taşıyan havayolu şirketleri iklim değişikliğine yol açan sera gazlarının yüzde üçüne yol açıyor. Dolayısıyla, bütün bunların bedelini yine çevre, hayatları sekteye uğrayan yerel topluluklar ve de bu yabancı kitleler için kaynakları tüketilen doğa ödüyor. Öncelikle yerliler bostanlarını sahillerdeki beş yıldızlı otellere satıyorlar, ya da bu oteller hükümetlerin kendilerine tahsis ettikleri ormanları kesip biçiyorlar. Sahilleri koruyan bu ormanlar, eğer otel olmaktan kaçabilirlerse, golf sahası ya da villa oluyorlar. Sonra, daha yukarıdaki ormanlar tarım amacıyla ‘temizleniyor.’ Elbette ki söz konusu olan organik tarım değil, etraflarından yalıtılmış bu otellerdeki yabancı kitleleri beslemek için yüksek girdili yani bol kimyasallı yoğun tarım yapılıyor. Bir yanda yerliler otellerde ter dökerlerken, sıkı pazarlıklar sonucu alınan kilim, halı ya da elişi gibi bir takım hediyelik eşyaların – ki bazıları Çin menşeilidir – el değiştirmesi hariç herhangi bir kültür alışverişi de söz konusu olmuyor.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Kitle turizmi tamamen terk edilmeli ve sadece az sayıda insanın doğadaki alış veriş dengesini gözeterek dolaşımını ve gittiği yere uyumunu esas alan eko turizm desteklenmelidir. Konuklar, dünya ve bölge barışı için gerçek bir kültür alışverişine ihtiyaç duymaktadır. Kültürlerarası iletişim ile çözümlerin ve deneyimlerin paylaşımı hem ülkelerde hem de bölgelerde yeniliklere yol açar. Konuklar, ziyaret ettikleri bölge üzerinde fazladan ekolojik izlere veya kültürel yozlaşmaya neden olmamalı, yerel geleneklere saygı gösterilmeli. Belirli bir ortamda bu tür bir ilişkiyi sağlayacak kurallar ve ekolojik tesislerin varlığı sadece gerekli.
Ulaşım
Bugün, herkes hareketlilik ihtiyacı içinde; bazı insanlar kendi şehirlerinde kendilerini daha rahat hissetmek için önce dünyanın büyük şehirlerini görme ihtiyacı hissediyorlar. İş ve yüz yüze iletişim ihtiyacı, bizi her gün sadece evden işe değil ayrıca ülkeler ve kıtalar arası seyahate de zorluyor. Hava yolcuğu, şahsi karbon izinde önde gelen faktörlerden biri. Hava yolları, iklim değişikliğine yol açan gazların üçte birinden sorumlu. Diğer ulaşım biçimleri ise altı kez daha fazla sera gazına yol açıyor. Bireyci ve yalıtılmış hayatlarımızda, insanların önemli bir kısmı bir yerden diğerine gitmek için saatlerce araba direksiyonlarının başında oturuyor, kitleler istiflenmiş sardalyalar misali toplu taşıma araçlarının içinde tıklım tıklım duruyor, aynı trafikte arabalarla birlikte takılıp kalıyorlar. Ne kadar fazla yol inşa edilirse, o yolları doldurup taşırmak için o kadar daha fazla acele ediyoruz. Kamu haklarının özel haklara tabi kılınması bir yana, şehirlerimiz, insanların hayatlarını kazanmaları için daha fazla seyahat etmelerine neden olan, farklı işlevlerin birbirinden nisbeten uzak yerlerde konumlandığı ve dolayısıyla insanların yolda daha fazla vakit harcamasına yol açan bir şekilde, toplumsal ayrımcılığı ve varoşların yaratılmasını daha fazla körükleyen bir biçimde inşa ediliyor. Gezegenimizi sadece itaatkâr insanlarla değil, aynı zamanda kocaman gemiler, tren yolları ve kamyonlar aracılığıyla dünyayı dolaşan malzemelerle de mahvediyoruz. Ağrı Dağı’nın eteklerindeki bir köyde, küçük Hatice’nin oynadığı bebek Çin’den gelme. Bebeğin üretildiği plastik, Arabistan Yarımadası’nda çıkartılan petrolden yapılmış. Yarın, Hatice, bebeğinden soluduğu bromine asteş önleyici yüzünden Erzurum’a doktora gitme ihtiyacı duyacak, ve ABD’den gelecek ilaçlarla tedavi olacak.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Yaşadığınız yerde yetişen yiyecekleri ve sadece mevsimlik meyve ve sebzeleri yemeli. Kış için yiyecekleri saklamalı ve depolamalı. Doğal ve yerel malzemelerden inşa etmeli ve yerel olarak imal edilmiş malları kullanmalı. Malların ve malzemelerin taşınma oranlarını asgari düzeye indirgemeli. Seyahat eden matah, matah olmaktan çıkar. Uzak mekanlara tartışma ve buluşma için gitmek yerine İnternet’i kullanalım. Tabiatı kesen, yok eden ve yalıtan yollar için vahşi hayat geçitleri yapalım. Bütün ulaşım vasıtalarını, hatta bisikletleri dahi, rahat, ihtiyaç temelinde ve herkesin kullanımına açık olacak biçimde kamulaştırmalı. Yürüyüş ve bisikletten daha farklı seyahat ihtiyaçlarını asgari düzeye indirgeyen şehirler ve yaşam alanları tasarlamalı.
İletişim
Bugün, iletişim çağında iletişimsizliği yaşıyoruz. İnsanlar, işten eve yorgun argın geliyorlar; muhtemelen yol trafiğinin kölesi olma durumunda kaldıklarından kendilerini daha da yorgun hissediyorlar, ve eve vardıklarında öylesine bitap düşmüş oluyorlar ki oturup televizyondan, bir daha ki sefere, eve daha bitkin bir şekilde gelmeleri için daha fazla neyi tüketmeleri gerektiğini dinliyorlar. Reklamlara bağlı medya, sürekli olarak bizim için en iyi şeyin ne olduğunu bize anlatıyor. Reklam endüstrisi istekler aracılığıyla çalışıyor, kadınları nesneleştirip, ihtiyaçlardan ve kaliteden kaçınıyor. Tüm endüstri ve ajanslar, dayanıklılık ve kalite yerine çabucak harcanan, modaya dayalı kavramlara bağlı olarak çalışıyorlar.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın tecrübelerini de hesaba katarak, temelde atalarımızın yaptıklarını yapmaktır. Medyadaki tüm reklamlar, katı bir şekilde sınırlanmalı ve düzenlemeye tabi tutulmalı. Ürünler; ihtiyaçlara, kaliteye ve çevresel etkilere dayalı bir şekilde satılmalı. Tehlikeli malzemelerin, uyuşturucuların ve silahların satımında olduğu gibi, çevresel zarara yol açan ‘malların’ satışı yüksek oranda sınırlandırılmalı. Medya, reklam endüstrisinden bağımsızlaştırılmalı ve daha fazla topluma ve seyirciye dayalı olmalı. Medya iş sahibi başka sektörden para kazananlardan arındırılıp işi sadece medya olanlar tarafından yürütülmeli. Böylece medya, ticaret ve iktidar çıkarlarından soyutlanıp, aydınlarla diyalog içinde, okuyucular ve seyirciler tarafından yönlendirilmeli.
Adalet
Bugün, mahkemeler sıkışık ve yavaş. Geç gelen adalet adalet değildir. Zehirli madenleri ve enerji santrallerinin kapatılmasına yönelik mahkeme kararları ya takip edilmiyor ya da bakanlar kurulu tarafından geçersiz kılınıyor. Doğa ve çevre konularına ilişkin yasama yetersiz ve var olan yasalar da sıkı bir şekilde takip edilmiyorlar. Çoğu vakada vatandaşlar, çevresel adaletsizliğe bireysel olarak itiraz edip iddianame sunma hakkına sahip değil. Çevreye, ve de dolayısıyla insanlığa karşı işlenen suçlar, fark edilmiyor ve cezasız kalıyorlar…
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Yasalar, çevreye zehirli maddelerin saçılmasına, bir türün yok oluşuna, ve de sadece insanlara değil, ayrıca hâkimlerin önünde söz hakkı olmayan, dünyamızı paylaştığımız diğer varlıklara karşı işlenen suçlara da katkıda bulunanlara karşı iddianame sunma hakkı tanımalıdır. Adalet sistemi; etkili ve hızlı olmalı, sahadaki politik güçlerden bağımsız olarak karar alabilmelidir. Yargı bağımsızlığı esastır. Vicdanlarımıza karşı işlenen eylemler karşısında sivil itaatsizlik hakkımız korunmalıdır ve siyasi sistem içinde öyle kanallar inşa edilmelidir ki yasalarımız ve adalet sistemi değişen koşullara bağlı olarak evrilebilsin.
Güvenlik
Bugün, insanlar sokakta kendilerini güvende hissetmiyorlar. Sokaklardaki daha fazla gözetim ve daha sıkı güvenlik tedbirleri, sadece daha fazla güvensizlik hissine yol açıyor… Bu durum, sadece tehdit altında olduğumuz için güvenlik namına özel bir ihtiyacın var olduğunu bize hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda bizim bireysel ve toplumsal bilincimizde, denetim mekanizmalarının baskıcı bir devlete teslim edilmesi sonucu, ikinci bir güvensizlik tabakasının oluşmasına sebep oluyor. Günümüzde insanlar mağazalarda satılabilen silahları üzerlerinde neredeyse serbestçe taşıyorlar. Havaalanlarında içine silahların bırakıldığı kutular var ve insanlar silahları bir gün modasının geçeceğini ümit ettiğimiz iğrenç araçlar olarak değil de, birer itibar nesnesi olarak yanlarında taşıyorlar. Oyuncak mağazaları, altı ve üstü yaş grubuna satılan, birebir kopyalanmış askeri araçlar, askerler ve silahların tüm çeşitleriyle dolmuş vaziyette. Askeri harcamalar, bütçemizde hala en yukarıda, ve şimdiye kadar daha fazla silah ve ateş gücü elde etmemiz, sadece komşularımızın da aynısını yapmasına, sonuçta ise güvensizlik hissimize, ve de şu ana kadar özetlediğimiz şekliyle, sanayi girdabına - çevresel yıkım- daha fazla katkı yapıyor.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Güvenlik için gereken şey, dayanışma ruhuna sahip, birbirlerini bilgilendiren ve şiddet patlak vermeden önce gerekli adımları atarak – ve çoğu zaman şiddeti ortaya çıkmadan önleyerek – birbirlerini koruyup kollayan bireylerden oluşan bir toplum yaratmaktır. Güvenlik için, yoksulla varsılın arasında büyük bir uçurumun olmadığı, tarafsız ve adil bir toplumun yaratılmasına ihtiyaç vardır. Eğitim, bu yazıda da ifade edildiği üzere, herkes tarafından ulaşılabilir olmalıdır. Bütün silah satışları geniş ölçüde sınırlandırılmalı ve tamamen denetim altına alınmalıdır. Eğer böyle bir toplum üzerinde herhangi bir denetim mekanizmasına ihtiyaç varsa, o zaman bu denetim toplumsal paranoya yaratacak şekilde insanlar üzerinde değil, silahlar ve silah üretimi üzerinde olmalıdır.
Çevre ve Doğa Koruma
Bugün, çevre hem bir sektör, hem de geleceğimizi tehdit eden çok ciddi bir mesele. Maalesef, bu sektörde, atık su arıtım tesisleri, bacalara filtre konması, içme suyu arıtma tesisleri, denizden içme suyu elde edilmesi ve rehabilitasyon için toprağa su tutan polimerler konması gibi sağlanan çözümler, nedenin kökenleriyle başa çıkmak yerine sadece semptomları tedavi etmek amacını güdüyor.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Çevrenin ayrı bir sektör olmadığını, aslında bütün sektörler için bir organizasyon prensibi olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Çevre ve doğa koruma sektörünü ortadan kaldırmak için bu yazıda da ifade edilen kamu politikalarını uygulamalıyız. Çevre sektörünün varlığı, sadece hayati bir problemle karşı karşıya olmamızın bir ifadesidir.
Ayağa kalk ve harekete geç!
Gezegen tarihindeki en korkunç biyolojik soykırım halen devam etmekte. Bitki ve hayvan türlerinin soyu, daha önce gezegen tarihinde görülmemiş bir hızda tükeniyor. Ve bizler töhmet altındayız; bunun nedeni bizleriz: ben, sen, onlar, hepimiz. Eğer şimdi harekete geçip, gerekli politika değişikliklerini hayata geçirmezsek, o zaman bizi desteklemesi mümkün olmayan, fakirleşmiş, cansız, sönük bir gezegenle karşı karşıya kalacağız.
Bu zaman, artık tartışmak veya kafa patlatmak için geriye hiçbir zamanın kalmadığı andır. Bu zaman artık birşeyler yapma zamanıdır. İhtiyacımız olan tüm bilgiye sahibiz, ihtiyacımız olan tüm teknolojiye sahibiz,ve insanlar gidip birşeyleri değiştirmek için gerekli olan tüm iyi niyete sahipler.
Ve en inanılmaz olan şu ki, bütün bunlar aslında daha ucuz, bütün bunlar bizi daha bağımsız kılacak, bütün bunlar bizi daha güçlü yapacak, bütün bunlar bizi daha sağlıklı yapacak, insanlara daha mutlu bir hayat ve daha yüksek yaşam standartları sağlayacak… Öyleyse, ne için bekliyoruz?...
Bu liderler nerede?
Dr. Uygar Özesmi Yeşil Görünüm'de
Sıradışı zamanlarda bile insanlar sıradan zamanlar yaşadıklarını düşünürler. Sıradışı bu zamanlarda bir felaket vurduğunda bu felaketin, kendilerinin yarattığı bir şeyden ziyade kendilerinin dışında gelişen bir olay olduğunu düşünürler. İkinci Dünya Savaşı başladığında; bu savaş herkes tarafından uzun zamandır beklenen, fakat herkes tarafından inkâr edilen bir “sürprizdi”. Savaşın yarattığı kâbus sona erdiğinde, başka bir kâbuslar ortaya çıktı, farkında olup görmezden geldikleri soykırım kâbusu. Farkına vardıklarında düşündüler, önlemek için bir sürü ‘şey’ yapılabilirdi diye, ama zamanında yapmadılar...
Bugün sokaklarda kendi sıradan hayatlarımızın adımlarını atarken, içinde yaşadığımız bu zamanlar, yine farkında olmadığımız veya farkında olmak istemediğimiz sıradışı zamanlar. Şarkılarında, Greenpeace görüntülerinin çarpıcı gerçekliği ile Tarkan ‘Uyan’ ve Melike Demirağ ‘Duyun beni’ derken bunu söylüyor. Dünyanın Durduğu Gün filminde ‘Klaatu’ olarak Keanu Reeves, “Biz dünyayı (senden) kurtarmaya geldik” derken bunu kastediyor! Ve değişim için çöküşün kenarında bekliyorsak, Doğa Ana için çok geç olacak.
Bu yüzden uyan, anneni dinle, oturduğun yerden kalk ve bir şeyler yap. Her zamankinden daha fazla, şimdi herkesin liderliğine ihtiyaç var. Harekete geçmek ve bir (d)evrim için kamu iradesini yönlendirmek için her sektörde ve her köşede liderlere ihtiyacımız var. (D)evrim, ya çok yakında gerçekleşecek ya da geçmişin kâbusları, bugünün kâbusları yanında solda sıfır kalacak. Gerçek kâbuslardan geçerek “yaşayacağız”. Eğer medeniyet tamamen çökmez de, uzun ve acılı günlerin ardından, geride bir grup insan kalmayı başarsa bile, o kalanlar biyolojik çeşitlilik açısından çok fakir, acınası bir gezegende yaşamak için mücadele edecekler.
Bu olağanüstü zamanlarda ne yapmaya ihtiyacımız var? Bizi bekleyen kâbuslara karşı ne gibi politikalara ihtiyacımız var? Bu yazı ülkemizde neye ihtiyaç olduğuna dair bir yol haritasıdır, ancak metin kolayca diğer bölgelere, ülkelere hatta yerele uyarlanabilir. Hatta bu yaklaşım mahallemize, tarımla uğraşan bir köyün idaresine dahi uyarlanabilir. İnsanlık ve Dünyamız, herhangi bir konuda ve ölçekte size, hepinize gereksinim duyuyor… o zaman, hadi hep beraber bu (d)evrimi başlatalım ve işe gıda, su ve barınma ile başlayalım.
Tarım
Bugün bildik ve yaygın tarım, yüksek kimyasal ve mekanik girdilere bağımlı. Adına ‘yeşil’ devrim denilen tarımsal yöntem, yeşilden ve hatta akıl ve mantıktan çok uzak. Bu tarımın bize verdiği şey, ekosistem özelliğini yitirmiş, bir mineral harabe haline gelmiş toprak. Öyle bir toprak ki yıpranmış, erozyonla cılızlaşmış ve makinelerin ağırlığı altında ezilip taş olmuş. “Yeşil” devrim bize kirlenmiş yeraltı ve yerüstü suları; vitamince ve besin değerleri açısından fakir, ama şiş tahıl, meyve ve sebzeler; sağlık ve ekosistem riskleri ile genetiği değiştirilmiş tohum ve ürünler; kullanılan azotlu gübrelerden gelen ve küresel ısınmaya neden olan azot oksitler verdi. O azotlu gübreler dünya elektrik üretiminin yüzde birini kullanıyor ki elektriğin çoğu kömürlü termik santrallerden geliyor. Kömürlü termik santraller ise asit yağmuru ve civa kirliliğinin yanısıra başka bir sera gazı olan karbondioksidi salıyor atmosfere... Tarım makinelerini çalıştıran dizel yakıtlardan çıkan karbondioksidi de unutmamak gerek. Bu bildik “yeşil” tarımdan gelen besinlerin enerjisi esasında kapkara fosil yakıt. Yediğimiz ürünleri yeraltından çıkardığımızın farkında değiliz. Bugün hâlâ insanlar besin azlığından değil, eşitsiz dağıtımdan dolayı geceleri aç yatıyor ve hatta ölüyorlar. Depolarda ise besinler çürüyor. Bugün yediğimiz et, daha çok doğal alanı tarım arazisine dönüştürüyor. Bu tarım arazilerinde üretilen ürün bizi besleyeceğine hayvan yemi yapılıyor ve bu hayvanların eti almaya gücü yetenleri besliyor. Denizlerde yakalanan balık için tutulan balıktan daha çok, teknelerde mazot yakılıyor. Buna rağmen aşırı balıkçılıktan dolayı balık stokları ve deniz ekosistemi çöküyor.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Öncelikle toprağı bir kaynak olarak değil, gerçekte olduğu gibi bir ekosistem olarak görmek gerek. Her ekosistemde yapılması gerektiği gibi toprağa tohumu münavebeli veya karma ekmek; aldığımızı toprağa yerel kompost olarak geri koymak; kimyasal ilaç ve gübre kullanmamak gerek. Sadece küçük tarımsal makinalar kullanmalı ve daha çok el emeği ve alın terine güvenmeli. Tarım alanlarında zaman zaman toprak dinlendirilmeli, rüzgâr perdeleri, çalılıklar, ve diğer canlılar için geçebilecekleri doğal, dokunulmamış koridorlar yaratmalı. Sosyal alanda ise şehirlerde ürünleri yiyenlerle üreten çiftçi arasında, bağ ve tanışıklık sağlanmalı. Çiftçilerin sağlıklı şehirler için sağlıklı ekolojik ürünler yetiştirmelerini sağlayacak politikalar üretilmeli. Besin şehirlerde onlara biçilen fiyattan çok daha değerli, çiftçiler hak ettiklerini alabilmeli. Yerel tohum, ürün ve küçük çiftçi aileleri desteklenmeli.
Su
Bugün, suyu asla bitmeyecekmiş gibi israf ediyoruz. Eğer böyle devam edersek, kaçınılmaz olarak bitecek. Şehirlerimiz büyümeye devam ederken, susuzluğumuz da artıyor. Bu susuzluğu gidermek içinse gerçekte suyu komşu ekosistemlerden çalıyoruz, başka havzaların suyunu şehirlere taşımaya devam ediyoruz. Öte yandan, suyun gerektiği gibi akmasına izin vermiyor, önüne barajlar inşa ediyoruz. Bunun sonucunda havza ve sahiller erozyona uğruyor, taşkın ovaları ve düzlükleri yok oluyor, bitki örtüsü ve onunla beraber hayvan toplulukları ortadan kalkıyor. Bununla beraber su havzaları çoraklaşıyor. Barajlardan aldığımız suları tarlalara salıyoruz, yarı kurak iklimimizde sular buharlaştıkça geriye tuz kalıyor; tuz toprağı ve verimini öldürüyor.
“
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır.
”
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Şehirlere büyüklü küçüklü sarnıçlar inşa edin ki gökten, çatı ve caddelere düşen sular bu sarnıçlara toplansın. Doğanın kendini sürdürebilmesi ve bizim beslenebilmemiz için ekosistemin ihtiyacı olan su çalınmasın. Bütün varolan teknolojik çözümleri harekete geçirerek, suyu tasarruf eden klozetlerden, basınçlı hava karışımlı duş başlıklarına kadar, su her yerde verimli kullanılsın. Suya bir kaynakmış gibi değil, gerçekte olduğu değerle, paha biçilmez bir varlık olarak davranalım. Kullanılmış suyu arıtalım ve şehre geri döndürelim. Yatırımları su arzını arttırmak için değil, talebi düşürmek için yapalım. Hiçbir zaman kuyuların kendilerini yenileme kapasitelerinden daha fazla su çekmeyelim. Yeraltı havzalarından, göllerden ve nehirlerden çektiğimiz suyu, damla sulama ve benzeri su tasarrufu sağlayan teknolojilerden yararlanarak değerlendirelim.
Barınma
Bugün, şehirlerdeki insanlar, yoğunluk ve düzen açısından plansız şehirlerde inşa edilmiş beton binalarda yaşıyorlar. Zehirli kimyasal maddelerle donatılmış ve boyanmış, sağlıksız malzemelerden inşa edilmiş, verimsiz şekilde ısıtılan veya soğutulan, yetersiz biçimde yalıtılmış evlerde hayatlarını sürdürüyorlar. Trafik sıkışıklığı olan caddelerde nefes alacak alanları yok ve şehirler büyürken bizim barınaklarımız hayvanların barınaklarının yerlerini alıyor. Börtü böcek kuş çalı çiçek nerede büyüsün, doysun, serpilsin? Onlara yaşayacak yer kalmıyor. Şehirler doğal ortamları ve tarım arazilerini yutarak kırsal alanlara doğru yayılıyorlar. Şehirlerden gelen atık sular, yüksek oranda enerji tüketen, kirli arıtma tesislerinde sözde arıtılıyor ya da doğrudan suya bırakılıyorlar. Bizler, giderek doğanın istilacılarına dönüşüyoruz. Farkında olmadığımız şey ise istila ve tahrip ettiğimizin aslında bizim kendi barınağımız olduğu gerçeği.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Önceden belirlenmiş ve sınırlı alanlarda organik olarak büyüyecek, iyi planlanmış şehirlere ihtiyacımız var. Evler büyük ölçüde taş ve ahşaptan oluşan doğal malzemelerle inşa edilmeli. Demir ve betonu tekrar tekrar kullanmalı ve diğer tüm inşaat malzemelerini de yeniden kullanılabilir hale getirmeli. Tüm binaları iyice izole edilmeli ve yüksek enerji verimliliğine sahip ev araçlarının yanında güneş, rüzgâr veya jeotermal enerjiyle çalışan jeneratörler kullanılmalı ki binaların karbondioksit salımı ve enerji tüketimi sıfırlansın, hatta enerji fazlası oluşsun. Ev araçlarında, okullarda, hastanelerde ve diğer tüm binalardaki zehirli maddeleri yok edilsin. Aynı zamanda bütün bu bina ve araçlar sadece enerji açısından değil, su açısından da verimli olmalı. Suyu işleyerek tekrar kullanmalı ve atık su miktarını asgari düzeye, hatta mümkünse sıfıra indirilmeli. Şehir yoğunluğunu sağlıklı bir seviyeye getirilmeli; eğer ille de yeni alana ihtiyaç varsa, o zaman yüksek binalar inşa edilmeli. Tarım ya da diğer katma değer sağlayan üretim biçimleriyle geçimini sağlayabilecek kırsal alanlardaki insanlar için yüksek ve sürdürülebilir yaşam standartları sağla**** nüfus artışının önü alınmalı. Şehirlerdeki insanların bütün ihtiyaçlarına yürüyerek ulaşabilmelerini sağlamak için, insanların günlük yaşam gerekleri ile çalışma alanları bağdaştırılarak mümkün olan en verimli hale getirilmeli. Daha uzun seyahatler için bisiklet yolları ve de etkin bir toplu taşıma sistemi yaratılmalı.
Sağlık
Bugün, yaşamlarımızı zehirli bir çevrede sürdürüyoruz; egzoz dumanlarını teneffüs edip, bağışıklık sistemimize ve hormonlarımıza zarar veren, tarım ilacı ve benzeri kimyasallarla pompalanmış, besin değeri düşük, hatta hiç olmayan yiyecekler yiyiyoruz. Hatta genleriyle oynanmış olduklarının farkında bile olmadığımız bazı ithal yiyecekleri tüketiyoruz. Yürümüyoruz ya da bisiklete binmiyoruz; elektronik aletler zehir saçıp, manyetik dalgalar yayıyorlar, nükleer ve kömür santrallerinden etrafa radyasyon ve zehirli gazlar saçılıyor. Gürültülü şehirlerde, tehlikeli ve sürekli tıkanan trafikte insanlar gerilim içinde yaşıyorlar. İnsanlar hastaneye sağlıkları bozulduğunda giderler… Böyle bir çevrede insan sağlığının bozulmaması mümkün mü?
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Doğal malzemelerle dolu bir çevrede yaşamaya ihtiyacımız var. Yerel toplumun desteklediği ekolojik tarımdan gelen kendi yiyeceklerimizi yemeli ve temiz su içmeliyiz. Ağartılmamış, kimyasallar tarafından işleme tabi tutulmamış ve organik liflerden dokunan tekstil malzemeleri kullanmalı ve giymeli. Yürürken ve bisiklete binerken radyasyondan arınmış, temiz hava soluyabileceğimiz sessiz çevrelere ihtiyacımız var. Spor salonlarında çalışmak yerine, işe giderken veya parklarda egzersiz yapabiliriz. Ekolojik tarımla uğraşan çiftçilerin, eskiden kullandıkları kimyasalları solumalarına gerek yok. Böyle bir ortamda kimyevi maddeler olmaz. Ürettikleri süt, inatçı, organik kirletici maddelerden ve ağır metallerden arınmıştır. Beslenme düzenimiz büyük ölçüde, bizi daha sağlıklı kılıp, beslediğimiz hayvanların da daha uzun yaşamasını sağlayacak şekilde vejetaryendir. Sağlık politikaları koruyucu hekimliğe odaklanmıştır. İnsanlar doktorlara sadece sağlıklarını kaybettiklerinde değil, önce sağlıklarını nasıl koruyacaklarını öğrenmek için giderler.
Eğitim
Günümüzde, büyük şehirlerdeki çocukların otobüs ve minibüslerle okullarına gitmesi ya da kırsal alandaki çocukların birkaç köy ilerisine veya hatta yakındaki büyük bir kasabaya seyahat edebilmesi için, fosil yakıtlar yakılıyor. Bu, onlara içinde bulundukları tutucu çevrede öğretilen müfredatla son derece uyumlu. Okulda evrim hala sadece bir ‘teori’ ve de ekoloji yalnızca bir bilim dalı. Öğrenciler, gezegenimiz ve onun ihtiyaçları hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeden mezun oluyor. Şu anda sahip olduğumuz şeyleri yokettiğimizi bilmiyorlar. Kendi çocuklarının gelecekte eziyet çekmelerini istemedikleri halde, o çocuklar cinsellikleri ve doğum kontrol metodları hakkında bilgilenmeden mezun oluyorlar. Eleştirel bir zihniyete sahip olmak için gereken araçları alamamaları bir yana, üniversitede dahi, seri üretim bandından çıkmış salça kutuları misali, ‘serbest’ piyasa ortamına daha fazla ürün yetiştirmek ve de ‘toplum çorbasında’ ait olduğu yerde duran, itaatkar bir malzeme olmak için hazırlanıyorlar.
“
Erk sahiplerinin gözlerinin içine bakan itaatkar oyuncaklar yerine, sorumluluk alan ve en ufak ayrıntılarda dahi liderlik gösterebilen önderler yetiştirmeliyiz.
”
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Çocuklarımızın yetişkinlerin gözetiminde ama kontrolleri dışında dışarı çıkmasına ve keşfetmelerine izin verelim. Devlet kontrolü altındaki bir mekanizmanın biçimlendirdiği kitaplar yerine faaliyet yoluyla öğrenmelerini sağlayalım. Toplumsal davranış biçimlerini, adabı ve sosyalleşmeyi, onların yetişkinlerle vakit geçirerek öğrenmelerini sağlayalım. Modası geçmiş varsayımlarımızı, hatta dogmalarımızı onlara empoze etmek yerine onlara, kendi doğrularını öğrenip geliştirmelerini sağlayacak yöntemleri sunalım. Onlara doğanın nasıl işlediğini ve bundan neler öğrenebileceğimizi gösterelim. Bu gezegenin sadece bize ait olmadığını, Dünya üzerindeki bütün çeşitliliği içinde, ahlaki varlıklar olarak, hayata nasıl saygı göstermemiz gerektiğini anlatalım. Bütün bilimlerin düzmece olduğunu kanıtladığı, fakat bir şekilde yine de toplumun ve özellikle de iktisat dalının hala temelini oluşturan devri-daim safsatasını onlara anlatalım. Çeşitli ve şahsi deneyimlerinden yola çıkan öğrenciler yaratıcı olup toplumu, ona varolması için bir fırsat tanıyacak şekilde yeniden biçimlendirebilmeli. Erk sahiplerinin gözlerinin içine bakan itaatkar oyuncaklar yerine, sorumluluk alan ve en ufak ayrıntılarda dahi liderlik gösterebilen önderler yetiştirmeliyiz.
Enerji
Bugün, ben ışığı açtığımda, karşımda beliren manzara, yerinden olmuş insanların düş kırklığı ve gözyaşları, kültürel mirasın ve verimli vadilerin daha fazla enerji için yapılan barajlar yüzünden kaybı, linyit ve nükleer santrallerin yaydığı radyasyon sebebiyle, lösemili çocukların çektiği ızdırap ve onların ailelerinin umutsuzca bakan yüzleridir. Kömür santralleri, iklim değişikliğinin temel sebeplerinden bir tanesi olmasının yanı sıra, daha doğmamış bebeklerde körlük, zeka geriliği ve beyinde hasar gibi birçok soruna yol açan civa salımına da neden olmaktadır. Ayrıca, bebeklerin yanı sıra yetişkinler de bu tür tehlikelere, kirlenmiş süt ve balık yüzünden maruz kalır. Bugün kullandığımız enerjinin çoğu fosil yakıtlardan gelir, ancak son kertede bu enerji de güneşten kaynaklanmakta. Milyonlarca yıl önce, büyük bataklıklarda, eğreltiotları ve ağaçlar vardı. Bu bitkiler, kendi gövdeleri içindeki karbondioksiti yakalayıp organik maddeye dönüştürmek için fotosentez yoluyla güneşin enerjisini kullandılar. Karbondioksitin yakalanmasından sonra, milyonlarca yıllık çökeltilerin altında gömülü kaldılar ve bu sayede insan topluluklarının içinde serpilebileceği nispeten dengeli bir iklim rejimi sağladılar. Peki biz ne yaptık? Toprağın altına ait olanı, karbondioksit salmak üzere yerin altından çıkarıp yaktık. Kömürü, yuvamızın sıcaklığından çevre katiline döndüştürdük.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Güneşin enerjisini fosil yakıt olarak yerin altından değil yukarıdan parlarken alın; güneşin enerjisini su ve buharda toplayın, fotosellerden elektrik üretip, enerji üretmek için yoğunlaştırın. Gezegenin kalbinden gelen jeotermal enerjiyi ve dünya döndükçe esecek olan rüzgarı toplayın. Arta kalan ihtiyacı gidermek için de, geri dönüştürülmüş bitkisel yağlar gibi biyokütleleri, sürdürülebilir şekilde idare edilen enerji ormanlarını ve posa gibi sınai yan ürünleri kullanın. Ve de verimli olun; aynı su politikalarındaki gibi, teknolojiyi sadece arz tarafında değil, talep tarafında da değerlendirin.
Sanayi
Bugün, herhangi bir şekilde işlenmemiş veya arıtılmamış milyonlarca ton zehirli atık üretiyoruz. Bu atıklar, ya sanayi tesislerinin etrafı çevrili mekanlarına dökülüyor, ya da bir gece gözlerden ırak bir yerde varillere gömülüyorlar. Bazen denize de boşaltılıyorlar, ve bunların sadece küçük bir kısmı sahile vuruyor. Amacı bize daha iyi bir hayat sağlamak için faydalı ürünler üretmek olan sınai faaliyetlerin ortaya çıkardığı bu zehirli kimyasallar, en nihayetinde, yine iyileştireceği varsayılan bu hayatı yok ediyorlar. Daha fazla hammadde için daimi bir açlık içinde kıvranan bu aynı sanayi, madenler kazıp hayvanların doğal ortamlarını yok ediyor, zehirliyor, atıklar ve siyanür sızıntılarıyla felaketlere yol açıyor. Hammaddelerden ürünlere, evlerimize ve çöp alanlarına kadar, her adımda daha fazla fosil yakıt yakıyor, çevreye daha fazla zehir bırakıyor ve doğa giderek daha fazla yok oluyor.
“
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Döndürmek ve dönüştürmek, sonra tekrar döndürüp dönüştürmek doğanın bulduğu basit bir çözüm.
”
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Döndürmek ve dönüştürmek, sonra tekrar döndürüp dönüştürmek doğanın bulduğu basit bir çözüm. Atık yok, biriktirme yok. Doğal süreçlerde her yerde döngüler vardır. Doğada ve bir bütün olarak gezegenin kendisinde de bulunduğu gibi, sanayi de aynı su, nitrojen, fosfor ve karbon döngülerini kullanmalı. Üretim sistemlerimiz, güneşe açık olması dışında, materyali kendi içinde döndüren kapalı sistemlere dayanmalı. Sanayi kuruluşları, döngüsel maddeleri düzenleyip dönüştürmek için yenilenebilir enerji kaynaklarından faydalanmalı. Atık ve zehir kavramları artık karanlık bir geçmişte bırakılmalı. İleride atıklardan vazgeçilmeli ve sadece başka sanayi kuruluşları için hammadde teşkil eden yan ürünler kalmalı. Öyle bir sistem yaratalım ki çöp ya da değersiz bir şey olmasın. Her şeyin, ama kesinlikle her şeyin, sanayi düzeni içerisinde tekrardan kullanılması veya geri dönüşüme tabi tutulması lazım. Ayrıca, sanayinin katma değer eklediği materyallerin doğal ve organik olduğundan, civarımızdaki doğaya yabancı bileşiklerin salınmadığından emin olmak gerek.
Turizm
Bugün, nam – ı diğer ‘bacasız sanayi,’ bacalısına oranla en ufak bir fark arz etmiyor. İnsanlar, çok ucuz tarifelerle uçak seyahatleri yaparak, yakında iklim değişikliğinden dolayı deniz seviyelerinin yükselmesiyle birlikte sular altında kalacak olan dünya üzerindeki son cennetleri ziyaret ediyorlar. Turistleri taşıyan havayolu şirketleri iklim değişikliğine yol açan sera gazlarının yüzde üçüne yol açıyor. Dolayısıyla, bütün bunların bedelini yine çevre, hayatları sekteye uğrayan yerel topluluklar ve de bu yabancı kitleler için kaynakları tüketilen doğa ödüyor. Öncelikle yerliler bostanlarını sahillerdeki beş yıldızlı otellere satıyorlar, ya da bu oteller hükümetlerin kendilerine tahsis ettikleri ormanları kesip biçiyorlar. Sahilleri koruyan bu ormanlar, eğer otel olmaktan kaçabilirlerse, golf sahası ya da villa oluyorlar. Sonra, daha yukarıdaki ormanlar tarım amacıyla ‘temizleniyor.’ Elbette ki söz konusu olan organik tarım değil, etraflarından yalıtılmış bu otellerdeki yabancı kitleleri beslemek için yüksek girdili yani bol kimyasallı yoğun tarım yapılıyor. Bir yanda yerliler otellerde ter dökerlerken, sıkı pazarlıklar sonucu alınan kilim, halı ya da elişi gibi bir takım hediyelik eşyaların – ki bazıları Çin menşeilidir – el değiştirmesi hariç herhangi bir kültür alışverişi de söz konusu olmuyor.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Kitle turizmi tamamen terk edilmeli ve sadece az sayıda insanın doğadaki alış veriş dengesini gözeterek dolaşımını ve gittiği yere uyumunu esas alan eko turizm desteklenmelidir. Konuklar, dünya ve bölge barışı için gerçek bir kültür alışverişine ihtiyaç duymaktadır. Kültürlerarası iletişim ile çözümlerin ve deneyimlerin paylaşımı hem ülkelerde hem de bölgelerde yeniliklere yol açar. Konuklar, ziyaret ettikleri bölge üzerinde fazladan ekolojik izlere veya kültürel yozlaşmaya neden olmamalı, yerel geleneklere saygı gösterilmeli. Belirli bir ortamda bu tür bir ilişkiyi sağlayacak kurallar ve ekolojik tesislerin varlığı sadece gerekli.
Ulaşım
Bugün, herkes hareketlilik ihtiyacı içinde; bazı insanlar kendi şehirlerinde kendilerini daha rahat hissetmek için önce dünyanın büyük şehirlerini görme ihtiyacı hissediyorlar. İş ve yüz yüze iletişim ihtiyacı, bizi her gün sadece evden işe değil ayrıca ülkeler ve kıtalar arası seyahate de zorluyor. Hava yolcuğu, şahsi karbon izinde önde gelen faktörlerden biri. Hava yolları, iklim değişikliğine yol açan gazların üçte birinden sorumlu. Diğer ulaşım biçimleri ise altı kez daha fazla sera gazına yol açıyor. Bireyci ve yalıtılmış hayatlarımızda, insanların önemli bir kısmı bir yerden diğerine gitmek için saatlerce araba direksiyonlarının başında oturuyor, kitleler istiflenmiş sardalyalar misali toplu taşıma araçlarının içinde tıklım tıklım duruyor, aynı trafikte arabalarla birlikte takılıp kalıyorlar. Ne kadar fazla yol inşa edilirse, o yolları doldurup taşırmak için o kadar daha fazla acele ediyoruz. Kamu haklarının özel haklara tabi kılınması bir yana, şehirlerimiz, insanların hayatlarını kazanmaları için daha fazla seyahat etmelerine neden olan, farklı işlevlerin birbirinden nisbeten uzak yerlerde konumlandığı ve dolayısıyla insanların yolda daha fazla vakit harcamasına yol açan bir şekilde, toplumsal ayrımcılığı ve varoşların yaratılmasını daha fazla körükleyen bir biçimde inşa ediliyor. Gezegenimizi sadece itaatkâr insanlarla değil, aynı zamanda kocaman gemiler, tren yolları ve kamyonlar aracılığıyla dünyayı dolaşan malzemelerle de mahvediyoruz. Ağrı Dağı’nın eteklerindeki bir köyde, küçük Hatice’nin oynadığı bebek Çin’den gelme. Bebeğin üretildiği plastik, Arabistan Yarımadası’nda çıkartılan petrolden yapılmış. Yarın, Hatice, bebeğinden soluduğu bromine asteş önleyici yüzünden Erzurum’a doktora gitme ihtiyacı duyacak, ve ABD’den gelecek ilaçlarla tedavi olacak.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Yaşadığınız yerde yetişen yiyecekleri ve sadece mevsimlik meyve ve sebzeleri yemeli. Kış için yiyecekleri saklamalı ve depolamalı. Doğal ve yerel malzemelerden inşa etmeli ve yerel olarak imal edilmiş malları kullanmalı. Malların ve malzemelerin taşınma oranlarını asgari düzeye indirgemeli. Seyahat eden matah, matah olmaktan çıkar. Uzak mekanlara tartışma ve buluşma için gitmek yerine İnternet’i kullanalım. Tabiatı kesen, yok eden ve yalıtan yollar için vahşi hayat geçitleri yapalım. Bütün ulaşım vasıtalarını, hatta bisikletleri dahi, rahat, ihtiyaç temelinde ve herkesin kullanımına açık olacak biçimde kamulaştırmalı. Yürüyüş ve bisikletten daha farklı seyahat ihtiyaçlarını asgari düzeye indirgeyen şehirler ve yaşam alanları tasarlamalı.
İletişim
Bugün, iletişim çağında iletişimsizliği yaşıyoruz. İnsanlar, işten eve yorgun argın geliyorlar; muhtemelen yol trafiğinin kölesi olma durumunda kaldıklarından kendilerini daha da yorgun hissediyorlar, ve eve vardıklarında öylesine bitap düşmüş oluyorlar ki oturup televizyondan, bir daha ki sefere, eve daha bitkin bir şekilde gelmeleri için daha fazla neyi tüketmeleri gerektiğini dinliyorlar. Reklamlara bağlı medya, sürekli olarak bizim için en iyi şeyin ne olduğunu bize anlatıyor. Reklam endüstrisi istekler aracılığıyla çalışıyor, kadınları nesneleştirip, ihtiyaçlardan ve kaliteden kaçınıyor. Tüm endüstri ve ajanslar, dayanıklılık ve kalite yerine çabucak harcanan, modaya dayalı kavramlara bağlı olarak çalışıyorlar.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın tecrübelerini de hesaba katarak, temelde atalarımızın yaptıklarını yapmaktır. Medyadaki tüm reklamlar, katı bir şekilde sınırlanmalı ve düzenlemeye tabi tutulmalı. Ürünler; ihtiyaçlara, kaliteye ve çevresel etkilere dayalı bir şekilde satılmalı. Tehlikeli malzemelerin, uyuşturucuların ve silahların satımında olduğu gibi, çevresel zarara yol açan ‘malların’ satışı yüksek oranda sınırlandırılmalı. Medya, reklam endüstrisinden bağımsızlaştırılmalı ve daha fazla topluma ve seyirciye dayalı olmalı. Medya iş sahibi başka sektörden para kazananlardan arındırılıp işi sadece medya olanlar tarafından yürütülmeli. Böylece medya, ticaret ve iktidar çıkarlarından soyutlanıp, aydınlarla diyalog içinde, okuyucular ve seyirciler tarafından yönlendirilmeli.
Adalet
Bugün, mahkemeler sıkışık ve yavaş. Geç gelen adalet adalet değildir. Zehirli madenleri ve enerji santrallerinin kapatılmasına yönelik mahkeme kararları ya takip edilmiyor ya da bakanlar kurulu tarafından geçersiz kılınıyor. Doğa ve çevre konularına ilişkin yasama yetersiz ve var olan yasalar da sıkı bir şekilde takip edilmiyorlar. Çoğu vakada vatandaşlar, çevresel adaletsizliğe bireysel olarak itiraz edip iddianame sunma hakkına sahip değil. Çevreye, ve de dolayısıyla insanlığa karşı işlenen suçlar, fark edilmiyor ve cezasız kalıyorlar…
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Yasalar, çevreye zehirli maddelerin saçılmasına, bir türün yok oluşuna, ve de sadece insanlara değil, ayrıca hâkimlerin önünde söz hakkı olmayan, dünyamızı paylaştığımız diğer varlıklara karşı işlenen suçlara da katkıda bulunanlara karşı iddianame sunma hakkı tanımalıdır. Adalet sistemi; etkili ve hızlı olmalı, sahadaki politik güçlerden bağımsız olarak karar alabilmelidir. Yargı bağımsızlığı esastır. Vicdanlarımıza karşı işlenen eylemler karşısında sivil itaatsizlik hakkımız korunmalıdır ve siyasi sistem içinde öyle kanallar inşa edilmelidir ki yasalarımız ve adalet sistemi değişen koşullara bağlı olarak evrilebilsin.
Güvenlik
Bugün, insanlar sokakta kendilerini güvende hissetmiyorlar. Sokaklardaki daha fazla gözetim ve daha sıkı güvenlik tedbirleri, sadece daha fazla güvensizlik hissine yol açıyor… Bu durum, sadece tehdit altında olduğumuz için güvenlik namına özel bir ihtiyacın var olduğunu bize hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda bizim bireysel ve toplumsal bilincimizde, denetim mekanizmalarının baskıcı bir devlete teslim edilmesi sonucu, ikinci bir güvensizlik tabakasının oluşmasına sebep oluyor. Günümüzde insanlar mağazalarda satılabilen silahları üzerlerinde neredeyse serbestçe taşıyorlar. Havaalanlarında içine silahların bırakıldığı kutular var ve insanlar silahları bir gün modasının geçeceğini ümit ettiğimiz iğrenç araçlar olarak değil de, birer itibar nesnesi olarak yanlarında taşıyorlar. Oyuncak mağazaları, altı ve üstü yaş grubuna satılan, birebir kopyalanmış askeri araçlar, askerler ve silahların tüm çeşitleriyle dolmuş vaziyette. Askeri harcamalar, bütçemizde hala en yukarıda, ve şimdiye kadar daha fazla silah ve ateş gücü elde etmemiz, sadece komşularımızın da aynısını yapmasına, sonuçta ise güvensizlik hissimize, ve de şu ana kadar özetlediğimiz şekliyle, sanayi girdabına - çevresel yıkım- daha fazla katkı yapıyor.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Güvenlik için gereken şey, dayanışma ruhuna sahip, birbirlerini bilgilendiren ve şiddet patlak vermeden önce gerekli adımları atarak – ve çoğu zaman şiddeti ortaya çıkmadan önleyerek – birbirlerini koruyup kollayan bireylerden oluşan bir toplum yaratmaktır. Güvenlik için, yoksulla varsılın arasında büyük bir uçurumun olmadığı, tarafsız ve adil bir toplumun yaratılmasına ihtiyaç vardır. Eğitim, bu yazıda da ifade edildiği üzere, herkes tarafından ulaşılabilir olmalıdır. Bütün silah satışları geniş ölçüde sınırlandırılmalı ve tamamen denetim altına alınmalıdır. Eğer böyle bir toplum üzerinde herhangi bir denetim mekanizmasına ihtiyaç varsa, o zaman bu denetim toplumsal paranoya yaratacak şekilde insanlar üzerinde değil, silahlar ve silah üretimi üzerinde olmalıdır.
Çevre ve Doğa Koruma
Bugün, çevre hem bir sektör, hem de geleceğimizi tehdit eden çok ciddi bir mesele. Maalesef, bu sektörde, atık su arıtım tesisleri, bacalara filtre konması, içme suyu arıtma tesisleri, denizden içme suyu elde edilmesi ve rehabilitasyon için toprağa su tutan polimerler konması gibi sağlanan çözümler, nedenin kökenleriyle başa çıkmak yerine sadece semptomları tedavi etmek amacını güdüyor.
Şu an yapmamız gereken, son 50 yılın bilgeliğini de katarak, temelde atalarımızın yaptıklarıdır. Çevrenin ayrı bir sektör olmadığını, aslında bütün sektörler için bir organizasyon prensibi olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Çevre ve doğa koruma sektörünü ortadan kaldırmak için bu yazıda da ifade edilen kamu politikalarını uygulamalıyız. Çevre sektörünün varlığı, sadece hayati bir problemle karşı karşıya olmamızın bir ifadesidir.
Ayağa kalk ve harekete geç!
Gezegen tarihindeki en korkunç biyolojik soykırım halen devam etmekte. Bitki ve hayvan türlerinin soyu, daha önce gezegen tarihinde görülmemiş bir hızda tükeniyor. Ve bizler töhmet altındayız; bunun nedeni bizleriz: ben, sen, onlar, hepimiz. Eğer şimdi harekete geçip, gerekli politika değişikliklerini hayata geçirmezsek, o zaman bizi desteklemesi mümkün olmayan, fakirleşmiş, cansız, sönük bir gezegenle karşı karşıya kalacağız.
Bu zaman, artık tartışmak veya kafa patlatmak için geriye hiçbir zamanın kalmadığı andır. Bu zaman artık birşeyler yapma zamanıdır. İhtiyacımız olan tüm bilgiye sahibiz, ihtiyacımız olan tüm teknolojiye sahibiz,ve insanlar gidip birşeyleri değiştirmek için gerekli olan tüm iyi niyete sahipler.
Ve en inanılmaz olan şu ki, bütün bunlar aslında daha ucuz, bütün bunlar bizi daha bağımsız kılacak, bütün bunlar bizi daha güçlü yapacak, bütün bunlar bizi daha sağlıklı yapacak, insanlara daha mutlu bir hayat ve daha yüksek yaşam standartları sağlayacak… Öyleyse, ne için bekliyoruz?...
Bu liderler nerede?
insanların en hayırlısı insanlara faydası olandır.
M
Üye2311 yazı
12/10/2009 : 19:38:05#171
Bir kere artık vatandaş olarak karşımızda ki siyasileri,sayınları değerlendirirken söylenenlere değil yapılanlara bakmalıyız...İstanbul lu olarak ben şahsen yeni köprüyü istemiyorum,sebebine gelincede muhalefet etme maksadı ile değil suyu bulandırma da değil geçerli bir iki şey söylemek isterim.Askerliğimde acemi birliğim ÇANAKKALE idi,bilenler bilir bilmeyenler için söylim istanbuldan hiç bir farkı olmayan aynı şekilde avrupa ile asyayı bağlayan 2 tane boğazın bir tanesine sahip bir ilimiz..Nufusu 95lerde 200bin civarıydı hadi şimdi olsun 300bin,ya İstanbul..Şimdi siz bu kafa ile 3ncü köprüyüde buraya yapın yarın 4,5,6,nereye kadar,şimdi yok çevreye zarar vermeyecek, yok ihtiyaç.....ya dün bu köprüleri artırmak fayda değil zarar getirir diyen başbakanımız ve bu günkü belediye başkanı ne oldu da birden şimdi tersi görüşte bulunuyorlar..Yeter dünya şehri İstanbul a yapılanlar,ya gidin Çanakkale ye yapın bu köprüyü orası da gelişsin, İstanbul un yükünü omuzlarından bir alın ,ama olurmu birinde bilmem kaç milyon oy, birinde sadece 300bin....yine iddia ediyorum ,Türkiye nin elindeki kartlar dünyanın bir çok ülkesinde yok,yeterki birileri rant için,tebalarının refahı için uğraşmasın,kirli siyaset le bu gün kü seviyesine getirilen gittikçede kötüleşen ülke tablosunda,akıl,bilim,sosyoloji ve gerçek maneviyatla temiz siyaset yapılsın...Bu işler sadece köprü işinde de değil, termik santral,nükleer santral için düşünülen bölgelere bir bakın,ya turizm bölgesi,yada doğal güzellikler mekanları,tabii başka alan yok koca memlekette,yapmak zor yıkmak kolay,suyun değeri kuyu kuruyunca anlaşılır..Yitirmemek için son demleri düşünmenin şimdi tam zamanıdır..Lütfen duyarlı olalım her kesi bu konularda özellikle uyaralım..Atatürk zamanı ülkemizin yüzde 35 e yakın kısmı orman,şimdi o zamanki mühendis yok,araç yok,kıt kaynakları bir düşünün,evet şimdiki yok yangın söndürme uçakları yok jeepler,lojmanlar,binlerce mühendis vssonuç dünyadan 5 kat pahalı orman ürünleri, yüzde 10 a inen orman alanları,Ziya paşanın dediği gibi ,aynası iştir kişinin lafa bakılmaz..
M
Üye2311 yazı
12/10/2009 : 19:57:56#172
Yine kış geliyor EYVAH...Geçenlerde ülkemizde dumansız hava sahası adında bir sıgaraya karşı kanpanya başlatıldı,yeni kanunlar çıktı ve uygulamaya sokuldu güzel buraya kadar,şimdi seyredin kış hikayelerini,geçen kış genelde havası temiz ANTALYA da ki kışın en rahat geçtiği illerindendir,bedava sosyal yardımlaşma masalı ile dağıtılan bedava kömürden hava kurum kokuyor,göz gözü görmüyor,inanın özellikle akşam çöktükten sonra nefes alınmıyordu,ama birileri ne işse hava kirliliği oranlarının normal olduğundan ısrarlı bir şekilde utanmadan bahsediyordu..Y a bir yere gece gitseniz,yaşlısı, bebeği, hamilekadını ,astım ,kalp rahatsızlığı olanı varken, insanların gözüne baka baka yalan söylemek hangi akıl ,hangi vicdan ,hangi müslümanlığa sığıyor..Birileri dumansız hava sahasından bahsediyor sonra maşallah göz gözü görmüyor,buna bu ne perhiz bu ne lahana turşusu denir..Kirli siyasete de ,kirli havaya da son..Ama ÖNCE AKILLARI ,SONRA VİCDANLARI TEMİZLEMEKTEN BAŞLAYALIM..
M
Üye2311 yazı
12/10/2009 : 20:01:42#173
Sayın Selami güzel ve doğru paylaşım için teşekkürler..
M
Üye2659 yazı
12/10/2009 : 20:06:10#174
| Alıntı Yapılan Metin: |
Yazıyı gönderen - METTİN Değerli arkadaşlarım ülkeyi sevmek sadece bayrakla ,marşla,değişik senbollerle,kahrolsunla başlayan naralar atmakla olmaz,...bu ülkenin doğasını ,yeşilini,ormanını,denizlerini akarsularını ,doğal hayvan ve bitki türlerininin korunması kollanması ,değer verilmesi de en büyük göstergelerden biridir..Peygamber efendimizin kıyamet kopuyor olsada elindeki fidanı dik hadisleri ışığında milletçe bu konulara ne kadar duyarlıyız,bunu bir daha gözden geçirmekte,dağ taş gezen kaybolmaya yüz tutmuş,ender bulunan,her türlü bitki, hayvan, tarihi eser yada senede bir kaç günlük kuş göçlerinde o anı fotoğraflamak için binlerce km uzaktan ülkemize gelen yabancıları görünce, maalesef bu konuda daha çok gerilerde olduğumuz ayan beyan ortaya çıkmaktadır...Bu vurdum duymazlığımızı da birileri acaip bir şekilde ranta çevirmektedir....Bu sorunda bir kaç sivil toplum örgütü,bir kaç gönüllü,bir kaç da duyarlı vatandaşla çözülecek bir sorun değildir,eğer samimi bir şekilde bu ülkeyi çok sevdiğimizi söylüyorsak çevre konusunda lütfen daha duyarlı olalım...SAYGILARIMLA.. |
Ağzına sağlık abi :)) İşte Vatanseverlik kavramının anafikri
"BEDAVA PEYNİR SADECE FARE KAPANINDA OLUR"
"Zirvelerde Kartallar da bulunur, Yılanlar da. Ancak birisi oraya süzülerek, diğeri ise sürünerek gelmiştir. Önemli olan nereye gelmiş olduğunuzdan çok, nereden ve nasıl geldiğinizdir."
ßeLki Sandığınız Kadar Ukala,
ßeLkide Tahmin Edemeyeceğiniz Kadar Mütevaziyim
ßiraz SakLıyım ßazen YasakLıyım Kimseyi Örnek ALmam
Kimseye Örnek OLmam Arkama ßakmam 'AsLa' Demem
'Keşke'Leri Sevmem !!
ELeştiri DinLerim Nasihat DinLemem
Şüpheciyim ama kuruntu yapmam Kendimle çelişebilirim ama kafama takmam Dalga geçerim ama kırmam Ciddiye alırım ama kapılmam Huzur veririm ama söz vermem Sahip olurum ama ait olmam....
"Zirvelerde Kartallar da bulunur, Yılanlar da. Ancak birisi oraya süzülerek, diğeri ise sürünerek gelmiştir. Önemli olan nereye gelmiş olduğunuzdan çok, nereden ve nasıl geldiğinizdir."
ßeLki Sandığınız Kadar Ukala,
ßeLkide Tahmin Edemeyeceğiniz Kadar Mütevaziyim
ßiraz SakLıyım ßazen YasakLıyım Kimseyi Örnek ALmam
Kimseye Örnek OLmam Arkama ßakmam 'AsLa' Demem
'Keşke'Leri Sevmem !!
ELeştiri DinLerim Nasihat DinLemem
Şüpheciyim ama kuruntu yapmam Kendimle çelişebilirim ama kafama takmam Dalga geçerim ama kırmam Ciddiye alırım ama kapılmam Huzur veririm ama söz vermem Sahip olurum ama ait olmam....
M
Üye2311 yazı
12/10/2009 : 20:16:27#175
Yaradılanı seviyoruz ya YARATANDAN dolayı...YORUMSUZ...
M
Üye2311 yazı
13/10/2009 : 15:07:48#176
Atatürk ün doğayı, ağacı sevmesinin en belirgin
BU KARANLIK
VE SOĞUK KABUSLAR DİNSİN DİYE
YASLANDIM SEVGİNE…
örneklerinden birisi de kuşkusuz Atatürk Orman Çiftliği dir. Atatürk, 1925
SAPLANMIŞ KALBİNE
ŞUURSUZ OKLAR YİNE
KİM BİLİR KİM SORAR HALİNİ?
yılında kendi aylığından ödeyerek çiftliğin bugünkü yerini satın almıştır. O
(...)
Dairenin çevresi : Pi sayısının (yaklaşık 314) iki
yıllarda bu topraklar, ortasından demiryolu geçen bataklık ve boş bir katının yarıçap ile çarpımına eşittir.
araziydi. O toprağa karşı zafer kazanabileceğini de kanıtla**** çiftliği burada
kurdu. Bugün, Ankaralılar için çiftlik bir dinlenme yeri haline gelmiş,
Atatürk ün önderliğinde dikilen ağaçlar büyümüş, gölgesinde insanlar dinlenir olmuştur.
Ankara
yı Türkiye Cumhuriyetinin başkenti yapan ve bir bozkır kasabasında modern
bir şehir kuran Atatürk, bu yönüyle de, günümüzdeki, şehircilik, çevre
ve tabiat güzelliği kavramlarına, 1920 li yılların şartları içinde ışık
tutan bir dehadır. Bu kavramların bilinmediği ve konuşulmadığı o yıllarda,
şehircilik uzmanlarını getirterek, Cumhuriyetin başkenti Ankara yı düzene sokan, ağaç
diktiren, bulvarlar açtıran, Çiftliği kuran, sefaret bahçelerinde yeşilliğe imkan veren
Atatürk, diğer yönleriyle olduğu gibi, bu yönüyle de her zaman
örnek alınması gereken eşsiz büyük bir önderdir.
Atatürk ün kişiliğini
oluşturan etkenler arasında bitki ve hayvan sevgisinin de önemli bir
yeri bulunmaktadır. Atatürk, yaşamının son günlerinde de yeşillikler arasında olma
özlemini duymuştur. Yeşilliği olduğu kadar barışı da seven Atatürk ün
Anıtkabiri ne dünya uluslarının gönderdikleri fidanlarla meydana gelen Barış Parkı,
ölümünden sonra da Ata nın kişiliğiyle bütünleşmiştir.
Dayısının çiftliğinde
Atatürk
ün doğa sevgisi, babası öldükten sonra annesi ve kardeşi ile
beraber Selanik in otuz kilometre yakınlarında Zübeyde Hanımın ağabeyi olan
Hüseyin Ağa nın çiftliğine yerleşmeleri ile başlamıştır. Burada, Atatürk çiftçilik
işleri ile uğraşarak, yeşilliğe, toprağa ve doğaya ilgi duymuştur. O
nun bitki ve hayvan sevgisinin ilk belirtileri, bu çiftlik yaşamından
kaynaklanmaktadır. Çünkü O, ilerki yaşamında çiftlikler kuracak, hayvan besleyecek ve
ağaçlandırmaya büyük önem verecektir.
Atatürk ün sınıf arkadaşlarından Ali Fuat
Cebesoy, O nun doğa sevgisini belirtirken bir anısını şöyle anlatır:
Harp Akademisi nin üçüncü sınıfına geçtiğimiz zaman Mustafa
Kemal, Selanik e sılaya gitmeden önce bizde misafir kaldı. O
günlerin birinde Satılmış Çavuş u da alarak Alemdağı na uzandık.
Arkadaşım samimi bir doğa aşığı idi. Ormanlık yerlerden çok hoşlanırdı.
Öğleye doğru pınar başında mola verdik...Uzaklarda bir kasır vardı ve
manzarası harikulade güzeldi. Adeta Mustafa Kemal i büyüledi...Oradan ayrılırken Mustafa
Kemal: Fuat dedi, İnsan yaşlandıktan sonra şehirlerin
gürültülü hayatından uzaklaşmalı, böyle sakin ve ağaçlık bir yere çekilmelidir.
Bak, şu karşıdaki köşk insanın ruhuna nasıl bir ferahlık veriyor.
Afet İnan, Atatürk ve Çankaya nın ilk Cumhurbaşkanlığı Köşkü
için seçilmesini anlatırken şöyle diyor: Atatürk ün Çankaya yı
seçmesinde etken, birkaç büyük karakavak ve söğüt ağaçlarının bulunması idi.
Onların rüzgarlı günlerdeki hışırtısından daima zevk duyardı.
Atatürk doğayı
çok seven bir insandı. Yeşile, çiçeğe, ağaca hayrandı. Nezihe Araz,
Atatürk ün ağaçlandırmaya verdiği önemle O ndaki doğa sevgisini bir
söyleşide şöyle dile getirmiştir:
Ne oldu buradaki ağaca
Çankaya köşkünden Meclis binasına giderken o günün Ankara sında
bir tek iğde ağacı vardır. Mustafa Kemal, her gün ağacın
önünden geçerken arabayı yavaşlatıyor ve ağacı selamlıyor. Bir gün;
Bakın bu benim... derken, o ağacın yerinde olmadığını görüyor.
Büyük bir telaşla otomobili durdurup iniyor. Buradaki işçilere; Ne
oldu buradaki ağaca diyor. Efendim, yolu genişletmek için
ağacı kestik cevabını alıyor. Arabasına dönen Mustafa Kemal ağlamaya
başlıyor. Bunun başka yolu yok muydu? diye.
Afet İnan,
Atatürk ün doğa ve ağaç sevgisi ile ilgili olarak şöyle
diyordu:
1919 yılında Atatürk Ankara yı pek az ağaçlı
bulmuştu. O, eski adı Orman Çiftliği olan yerde, orman yetiştirmeyi
kendisine ideal edinmişti. O nun için her ağaç yeni, kıymetli
birer varlıktı. Bunların yetiştiğini, büyüdüğünü görmek, bir idealin tahakkuk edişindeki
zevki kendisine veriyordu. Gazi Orman Çiftliği, insanların irade ve çalışmalarıyla,
tabiatı güzelleştirme ve verimli kılma kuvvetinin bir örneğidir.
Atatürk
ü yakından tanıyanların şu ortak görüşte birleştikleri görülmektedir: Atatürk
doğayı severdi. Ağaçlandırmaya önem verirdi. Bir gün Atatürk, Kurmay
Başkanı İsmet Bey le Diyarbakır çöllerinde atla gidiyorlarmış. Mustafa Kemal
demiş ki: Çabuk bana yeni bir din bul. Ağaç
dini. Bir din ki, ibadeti ağaç dikmek olsun.
Atatürk
ün doğayı, ağacı sevmesinin en belirgin örneklerinden birisi de kuşkusuz
Atatürk Orman Çiftliği dir. Atatürk, 1925 yılında kendi aylığından ödeyerek
çiftliğin bugünkü yerini satın almıştır. O yıllarda bu topraklar, ortasından
demiryolu geçen bataklık ve boş bir araziydi. O, toprağa karşı
zafer kazanabileceğini de kanıtla**** çiftliği burada kurdu. Bugün, Ankaralılar için
çiftlik bir dinlenme yeri haline gelmiş, Atatürk ün önderliğinde dikilen
ağaçlar büyümüş, gölgesinde insanlar dinlenir olmuştur. O doğadan zevk alan
bir insan olarak, yeşilliği ve ormanı daima sevmiştir.
Falih Rıfkı
Atay, Atatürk çiftlik dağlarının ormanlaşması için bizzat uğraştı. Hemen
her ağaçta hakkı vardır derken; Afet İnan da,
Orman Çiftliği nin her ağaçlandırma evresinde Atatürk ün bakışı, görüşü,
emeği vardır diyor. Eski adı Orman Çiftliği olan yerde
orman yetiştirmeyi amaç edinmişti. Onun için her ağaç eski ve
yeni, kıymetli birer varlıktı.
Özlemi tüm ülkeyi ağaçlandırmaktı
Atatürk ün
ağaç ve yeşillik sevgisi, yalnız Ankara ya has bir özlem
değildi. Bu vatan, çocuklarımız ve torunlarımız için cennet yapılmaya
değer diyen Atatürk ün özlemi, tüm ülkeyi ağaçlandırmaktı, yeşillendirmekti.
Bir gün, İstanbul un eski vali ve belediye başkanlarından Muhittin
Üstündağ ve Afet İnan la birlikte boğazda bir motor gezisinde
Salacak önlerinden geçerken; Bu güzel yerleri ağaçlarla bir kat
daha güzelleştirmek için İstanbul Belediye Başkanı olmak istiyorum derken,
Atatürk ün bu sözlerindeki gerçeği çözmek elbette güç değildir.
Ülkemiz
toprakları üzerinde Atatürk ün yakın ilgisi ve sevgisiyle Yalova yeşil
bir cennet köşesi haline gelmiştir. Muhsin Zekai Bayer, Atatürk ün
Yalova yı ağaçlandırma çabalarını şöyle anlatır:
Yalova kaplıcalarının yeşil
cennet diyarı ve çam ormanları, Atamızın çabaları ile meydana gelmiştir...İlk
iş olarak o zamanın ünlü bahçıvanlarından Pandeli Efendi yi Boğaz
içindeki çiçek bahçesinden alarak işin başına geçirtmiştir. Onun yakın ilgileriyledir
ki, bu gün Çam Burnu adı verilen ormanlık
alan yaratılmıştır.
Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi açış
konuşmalarında, doğal varlıklarımız olan ormanların korunması, dengeli ve tekniğe uygun
şekilde işletilmesine yönelik konulara da yer vermiştir. 1 Mart 1922
yılında 1. Dönem 3. Yasama Yılı konuşmasında, ormancılığın kurallarını şöyle
belirtmiştir.
Gerek tarım, gerek memleketin varlık ve genel sağlığı
konularında önemi kesin olan ormanlarımızı da modern önlemlerle iyi duruma
getirmek, genişletmek ve en yüksek faydayı sağlamak da önemli kurallarımızdan
biridir.
Atatürk, bir ağaç dalının kesilmesine rıza göstermeyecek kadar
yeşili ve ağacı seven bir varlık idi. Yalova da yapılan
bir köşkün çevresindeki meşelerin korunması için orman mühendislerine sık sık
öğüt vermiştir. Gazi Mustafa Kemal, Türklerin Orta Asya dan kuraklık
ve ağaçsızlık yüzünden göç ettiklerini pek iyi bildiği için ağaca
karşı sevgi ve saygı gösterilmesini teşvik etmiştir.
Atatürk son günlerinde
yeşile duyduğu özlemi şöyle dile getirmiştir: Yurt toprağı! Sana
her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için
fedaiyiz. Fakat sen Türk ulusunu sonsuzluğa dek yaşatmak için verimli
kalacaksın. Türk toprağı sen, seni seven Türk ulusunun mezarı değilsin.
Türk ulusu için yaratıcılığı göster.
http://www.nukrox.com/sup-ataturkun-cevre-ile-ilgili-sozleri-165.html
BU KARANLIK
VE SOĞUK KABUSLAR DİNSİN DİYE
YASLANDIM SEVGİNE…
örneklerinden birisi de kuşkusuz Atatürk Orman Çiftliği dir. Atatürk, 1925
SAPLANMIŞ KALBİNE
ŞUURSUZ OKLAR YİNE
KİM BİLİR KİM SORAR HALİNİ?
yılında kendi aylığından ödeyerek çiftliğin bugünkü yerini satın almıştır. O
(...)
Dairenin çevresi : Pi sayısının (yaklaşık 314) iki
yıllarda bu topraklar, ortasından demiryolu geçen bataklık ve boş bir katının yarıçap ile çarpımına eşittir.
araziydi. O toprağa karşı zafer kazanabileceğini de kanıtla**** çiftliği burada
kurdu. Bugün, Ankaralılar için çiftlik bir dinlenme yeri haline gelmiş,
Atatürk ün önderliğinde dikilen ağaçlar büyümüş, gölgesinde insanlar dinlenir olmuştur.
Ankara
yı Türkiye Cumhuriyetinin başkenti yapan ve bir bozkır kasabasında modern
bir şehir kuran Atatürk, bu yönüyle de, günümüzdeki, şehircilik, çevre
ve tabiat güzelliği kavramlarına, 1920 li yılların şartları içinde ışık
tutan bir dehadır. Bu kavramların bilinmediği ve konuşulmadığı o yıllarda,
şehircilik uzmanlarını getirterek, Cumhuriyetin başkenti Ankara yı düzene sokan, ağaç
diktiren, bulvarlar açtıran, Çiftliği kuran, sefaret bahçelerinde yeşilliğe imkan veren
Atatürk, diğer yönleriyle olduğu gibi, bu yönüyle de her zaman
örnek alınması gereken eşsiz büyük bir önderdir.
Atatürk ün kişiliğini
oluşturan etkenler arasında bitki ve hayvan sevgisinin de önemli bir
yeri bulunmaktadır. Atatürk, yaşamının son günlerinde de yeşillikler arasında olma
özlemini duymuştur. Yeşilliği olduğu kadar barışı da seven Atatürk ün
Anıtkabiri ne dünya uluslarının gönderdikleri fidanlarla meydana gelen Barış Parkı,
ölümünden sonra da Ata nın kişiliğiyle bütünleşmiştir.
Dayısının çiftliğinde
Atatürk
ün doğa sevgisi, babası öldükten sonra annesi ve kardeşi ile
beraber Selanik in otuz kilometre yakınlarında Zübeyde Hanımın ağabeyi olan
Hüseyin Ağa nın çiftliğine yerleşmeleri ile başlamıştır. Burada, Atatürk çiftçilik
işleri ile uğraşarak, yeşilliğe, toprağa ve doğaya ilgi duymuştur. O
nun bitki ve hayvan sevgisinin ilk belirtileri, bu çiftlik yaşamından
kaynaklanmaktadır. Çünkü O, ilerki yaşamında çiftlikler kuracak, hayvan besleyecek ve
ağaçlandırmaya büyük önem verecektir.
Atatürk ün sınıf arkadaşlarından Ali Fuat
Cebesoy, O nun doğa sevgisini belirtirken bir anısını şöyle anlatır:
Harp Akademisi nin üçüncü sınıfına geçtiğimiz zaman Mustafa
Kemal, Selanik e sılaya gitmeden önce bizde misafir kaldı. O
günlerin birinde Satılmış Çavuş u da alarak Alemdağı na uzandık.
Arkadaşım samimi bir doğa aşığı idi. Ormanlık yerlerden çok hoşlanırdı.
Öğleye doğru pınar başında mola verdik...Uzaklarda bir kasır vardı ve
manzarası harikulade güzeldi. Adeta Mustafa Kemal i büyüledi...Oradan ayrılırken Mustafa
Kemal: Fuat dedi, İnsan yaşlandıktan sonra şehirlerin
gürültülü hayatından uzaklaşmalı, böyle sakin ve ağaçlık bir yere çekilmelidir.
Bak, şu karşıdaki köşk insanın ruhuna nasıl bir ferahlık veriyor.
Afet İnan, Atatürk ve Çankaya nın ilk Cumhurbaşkanlığı Köşkü
için seçilmesini anlatırken şöyle diyor: Atatürk ün Çankaya yı
seçmesinde etken, birkaç büyük karakavak ve söğüt ağaçlarının bulunması idi.
Onların rüzgarlı günlerdeki hışırtısından daima zevk duyardı.
Atatürk doğayı
çok seven bir insandı. Yeşile, çiçeğe, ağaca hayrandı. Nezihe Araz,
Atatürk ün ağaçlandırmaya verdiği önemle O ndaki doğa sevgisini bir
söyleşide şöyle dile getirmiştir:
Ne oldu buradaki ağaca
Çankaya köşkünden Meclis binasına giderken o günün Ankara sında
bir tek iğde ağacı vardır. Mustafa Kemal, her gün ağacın
önünden geçerken arabayı yavaşlatıyor ve ağacı selamlıyor. Bir gün;
Bakın bu benim... derken, o ağacın yerinde olmadığını görüyor.
Büyük bir telaşla otomobili durdurup iniyor. Buradaki işçilere; Ne
oldu buradaki ağaca diyor. Efendim, yolu genişletmek için
ağacı kestik cevabını alıyor. Arabasına dönen Mustafa Kemal ağlamaya
başlıyor. Bunun başka yolu yok muydu? diye.
Afet İnan,
Atatürk ün doğa ve ağaç sevgisi ile ilgili olarak şöyle
diyordu:
1919 yılında Atatürk Ankara yı pek az ağaçlı
bulmuştu. O, eski adı Orman Çiftliği olan yerde, orman yetiştirmeyi
kendisine ideal edinmişti. O nun için her ağaç yeni, kıymetli
birer varlıktı. Bunların yetiştiğini, büyüdüğünü görmek, bir idealin tahakkuk edişindeki
zevki kendisine veriyordu. Gazi Orman Çiftliği, insanların irade ve çalışmalarıyla,
tabiatı güzelleştirme ve verimli kılma kuvvetinin bir örneğidir.
Atatürk
ü yakından tanıyanların şu ortak görüşte birleştikleri görülmektedir: Atatürk
doğayı severdi. Ağaçlandırmaya önem verirdi. Bir gün Atatürk, Kurmay
Başkanı İsmet Bey le Diyarbakır çöllerinde atla gidiyorlarmış. Mustafa Kemal
demiş ki: Çabuk bana yeni bir din bul. Ağaç
dini. Bir din ki, ibadeti ağaç dikmek olsun.
Atatürk
ün doğayı, ağacı sevmesinin en belirgin örneklerinden birisi de kuşkusuz
Atatürk Orman Çiftliği dir. Atatürk, 1925 yılında kendi aylığından ödeyerek
çiftliğin bugünkü yerini satın almıştır. O yıllarda bu topraklar, ortasından
demiryolu geçen bataklık ve boş bir araziydi. O, toprağa karşı
zafer kazanabileceğini de kanıtla**** çiftliği burada kurdu. Bugün, Ankaralılar için
çiftlik bir dinlenme yeri haline gelmiş, Atatürk ün önderliğinde dikilen
ağaçlar büyümüş, gölgesinde insanlar dinlenir olmuştur. O doğadan zevk alan
bir insan olarak, yeşilliği ve ormanı daima sevmiştir.
Falih Rıfkı
Atay, Atatürk çiftlik dağlarının ormanlaşması için bizzat uğraştı. Hemen
her ağaçta hakkı vardır derken; Afet İnan da,
Orman Çiftliği nin her ağaçlandırma evresinde Atatürk ün bakışı, görüşü,
emeği vardır diyor. Eski adı Orman Çiftliği olan yerde
orman yetiştirmeyi amaç edinmişti. Onun için her ağaç eski ve
yeni, kıymetli birer varlıktı.
Özlemi tüm ülkeyi ağaçlandırmaktı
Atatürk ün
ağaç ve yeşillik sevgisi, yalnız Ankara ya has bir özlem
değildi. Bu vatan, çocuklarımız ve torunlarımız için cennet yapılmaya
değer diyen Atatürk ün özlemi, tüm ülkeyi ağaçlandırmaktı, yeşillendirmekti.
Bir gün, İstanbul un eski vali ve belediye başkanlarından Muhittin
Üstündağ ve Afet İnan la birlikte boğazda bir motor gezisinde
Salacak önlerinden geçerken; Bu güzel yerleri ağaçlarla bir kat
daha güzelleştirmek için İstanbul Belediye Başkanı olmak istiyorum derken,
Atatürk ün bu sözlerindeki gerçeği çözmek elbette güç değildir.
Ülkemiz
toprakları üzerinde Atatürk ün yakın ilgisi ve sevgisiyle Yalova yeşil
bir cennet köşesi haline gelmiştir. Muhsin Zekai Bayer, Atatürk ün
Yalova yı ağaçlandırma çabalarını şöyle anlatır:
Yalova kaplıcalarının yeşil
cennet diyarı ve çam ormanları, Atamızın çabaları ile meydana gelmiştir...İlk
iş olarak o zamanın ünlü bahçıvanlarından Pandeli Efendi yi Boğaz
içindeki çiçek bahçesinden alarak işin başına geçirtmiştir. Onun yakın ilgileriyledir
ki, bu gün Çam Burnu adı verilen ormanlık
alan yaratılmıştır.
Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi açış
konuşmalarında, doğal varlıklarımız olan ormanların korunması, dengeli ve tekniğe uygun
şekilde işletilmesine yönelik konulara da yer vermiştir. 1 Mart 1922
yılında 1. Dönem 3. Yasama Yılı konuşmasında, ormancılığın kurallarını şöyle
belirtmiştir.
Gerek tarım, gerek memleketin varlık ve genel sağlığı
konularında önemi kesin olan ormanlarımızı da modern önlemlerle iyi duruma
getirmek, genişletmek ve en yüksek faydayı sağlamak da önemli kurallarımızdan
biridir.
Atatürk, bir ağaç dalının kesilmesine rıza göstermeyecek kadar
yeşili ve ağacı seven bir varlık idi. Yalova da yapılan
bir köşkün çevresindeki meşelerin korunması için orman mühendislerine sık sık
öğüt vermiştir. Gazi Mustafa Kemal, Türklerin Orta Asya dan kuraklık
ve ağaçsızlık yüzünden göç ettiklerini pek iyi bildiği için ağaca
karşı sevgi ve saygı gösterilmesini teşvik etmiştir.
Atatürk son günlerinde
yeşile duyduğu özlemi şöyle dile getirmiştir: Yurt toprağı! Sana
her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için
fedaiyiz. Fakat sen Türk ulusunu sonsuzluğa dek yaşatmak için verimli
kalacaksın. Türk toprağı sen, seni seven Türk ulusunun mezarı değilsin.
Türk ulusu için yaratıcılığı göster.
http://www.nukrox.com/sup-ataturkun-cevre-ile-ilgili-sozleri-165.html
M
Üye2311 yazı
17/10/2009 : 22:24:16#177
KIYAMETİN KOPACAĞINI BİLSEN BİLE ELİNDEKİ FİDANI DİK,efet kainatın efendisi peygamberimiz böyle buyuruyor....Eskiden her doğan çocuk için ağaç dikilirmiş,bir nevi sosyal sigorta genç askerden dönünce onla büyüyen ağaçları gerektiğinde satıp ihtiyacını giderirmiş...Cumhuriyet döneminde ülkemizin yüzde 35 lik kısmı orman ,şimdi en çok orman olan yer Antalya civarı ama oran yüzde ona düşmüş,eskiden yokluk zamanları mühendis yok,lojman yok,jeepler yok,helikopterler uçaklar,itfayiye yok ama şimdi hepsi var bu sefer orman yok ağaç yok,yayla diye insanlar bir yerlere gidiyor bakıyorsun her yer ev beton olmuş ama ağaç yok...Orman ürünleride dünya standartlarına göre 5 misli pahalı ülkemizde,ama bunu araştıran yok,geçen bir doktor arkadaşım bahsetmişti orman bakamlığında o kadar çok mühendis var ki adamlar işsizlikten psikolojik rahatsızlık geçiriyor tedavi oluyor demişti..Hani hep kızdığı zaman millet hesab soruyor ya ,nutuklar atıyor,ama bu konu da tık yok...Anlaşılan bizimkiler geleceğe yatırım yapıyor,bu gidişle uzaya çıkacağız galiba ne olsa orda da ağaç felan yok ,bu kadar vurdum duymazlığa nuhun gemisi ile seyahate kalır işler, zira küresel kirlenme, eriyen buzullar azalan su kaynakları,bu gidişle petrol savaşlarının yerini su savaşları alacak gibi,biri bana su tabancası bulsun seferberlik çıkarsa hazırlık yapalım...Saygılarımla.
M
Üye2311 yazı
17/10/2009 : 22:27:19#178
Sosyolojide insanın temel ihtiyaçlarından bahsederdi ders kitapları ,yeme içme, giyinme ,barınma ,üreme gibi,ülkemizin ve dünyada ki istatikleri bu konuda bilgisi olan arkadaşlar yazsınlar bakalım,sonrası mı onları hallettiysek DEMOKRASİYE geçeceğizde...
M
Üye2311 yazı
18/10/2009 : 11:39:20#179
DEMOKRATİK AÇILIM VE GÖRÜŞLERE KARŞI FARKLI BİR YAZI......http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=80373
Y
Yeni Üye74 yazı
18/10/2009 : 13:25:48#180
merhaba arkadaşlar pek söyleyecek birşey kalmadı.Bende yardımsever vatandaş olarak -akis- rumuzlu arkadaşa4-8-9 nolu maddelerinde gönüllü yardımcı olurum.benden iyisini bulamazsın.ayhani rumuzlu arkadaşada geyikleri kesmede yardımcı olayım.önceden tv deki sabah geyiklerinden başlayalım öğleden sonra da geyik akşam haberlerle devam ediyor sonra yine ciddi konularda bile devam
keselim arkadaş geyikleri.bu kadar suyunu çıkarmanın herşeyi abartmanın ne anlamı var.neredeyse gerizekalı olduk artık.kimse birşeyi bir kerede anlamıyor.dükkanda müşteriye birşey anlatırken bile 10 kere tekrar ediyorum.millet olarak geç anlamak için özel çaba gösteriyoruz.akis arkadaş sen bekle geyiklerden başlayalım memleketi düzeltmeye.herkese saygılarımla.
keselim arkadaş geyikleri.bu kadar suyunu çıkarmanın herşeyi abartmanın ne anlamı var.neredeyse gerizekalı olduk artık.kimse birşeyi bir kerede anlamıyor.dükkanda müşteriye birşey anlatırken bile 10 kere tekrar ediyorum.millet olarak geç anlamak için özel çaba gösteriyoruz.akis arkadaş sen bekle geyiklerden başlayalım memleketi düzeltmeye.herkese saygılarımla.
Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Gizlilik Prensiplerimiz