İlk mesaj
Diğer Konular
Bu Ülkenin Başbakanı Olsaydınız Evet Siz. . .
YORUMLARTopluluk ne düşünüyor?
191 yorumM
Üye2311 yazı
27/10/2009 : 11:45:28#181
M
Üye2311 yazı
27/10/2009 : 15:02:17#182
M
Üye2311 yazı
27/10/2009 : 20:19:32#183
HER ZAMAN DOST MECLİSLERİN DE SÖYLEDİĞİM BİZE BİR DELİ LAZIM LAFI LAZIM,YADA ÇILGIN ZİRA ÜLKETİ HEP AKLI BAŞINDA SANDIĞIMIZ İNSANLAR YÖNETTİ AĞIR ABİLERİMİZ DURUM VAHİM...ALIN DELİNİN BİRİ DENEN HAYATI KİTAP YAZIP MAHKEMELERDE SAVUNMA YAPMAKLA GEÇEN BİRİNİN GÖRÜŞLERİ,AMA DOĞRU AMA YANLIŞ YORUMSUZ...http://www.odatv.com/Siyaset/yalcin_kucukten_bomba_aciklamalar-18133.html
M
Üye2311 yazı
27/10/2009 : 21:40:42#184
Aklım var idrakım var onursuz yaşayamam *
Yıllar yılı suçum nedir diye sordum kendi kendime
İyi ki huzurlarda dört büklüm, olanlardan, değilmişim
Çıkar için üstlerine dalkavukluk yaparak
Cemiyete zehir saçan, yılanlardan, değilmişim
Hisse senedim olmamış, çıkar ortaklığında
Hilem,hurdam kalmamış,kefemde kantarımda
Kurt koyuna,kartal leşe,saldırdığı anlarda
Masum kuzu parçalayan, sırtlanlardan, değilmişim
Ufacık bir ihmal ile, milyonlar çalınırken
Perdenin gerisinde, pazarlıklar olurken
Bencillik sinsi,sinsi onur’u gölgelerken
Düşkünlerin haline, gülenlerden, değilmişim
İnsanlığı uçuruma sürüklerken ihtiras
Bense, hep mazlumların haline tutmuşum yas
Meğerse güçlülere vermek gerekiyormuş pas
Namert ile beraber, olanlardan değilmişim
Adalet dağıtan el,yetkiye güce veriyormuş
Aşılmaz denen dağlar, hileyle devriliyormuş
Madrabaz güçe,her zaman önde yer alıyormuş
Safımda bunlara yer, verenlerden değilmişim
Benim suçum huzurlarda sekiz büklüm olmamam
Aklım var idrak ım var onursuz yaşayamam
Ben aç kalmış kurt değilim kuzu parçalayamam
,Arsız, hırsız, namertlerle mücadele benim işim
yusuf Değirmenci
Şair Yusuf Değirmenci
M
Üye2311 yazı
28/10/2009 : 12:29:21#185
Evet yarın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ama hiç bir bayrama bu kadar buruk girmemiştik...Şu ülkenin devletin memleketin vatandaşın haline bir bakalım..Bir yanda en uzun süreli krizi yaşıyoruz,insanlar artık tükenme noktasına gelmiş,iş yok aş yok borç çok,şehir metropolleri hayalet şehire dönmüş,en gözde mekanlardaki dükkanlar bom boş,kimse kimseye borç vermiyor,borcu olan da zaten ödüyemiyor,her kes ekmeğinin geleceğinin derdin de ,çok tanıdığım insan var ,ya bende var galiba bir şansızlık uğursuzluk diye düşünüyor,halbuki kar her yeri kaplamış hepimiz üşüyoruz, artık donma noktasındayız,sanırım ölüyoruz ve hayatımız bir film şeridi gibi önümüzden geçiyor,vatandaş sesleniyor kimsenin duyduğu yok,sahipsizlik çaresizlik diz boyu, göz gözü görmez olmuş at izi it izine karışmış...Ülkeyi yönetenler teğet sürtü derken birden sustu,galiba çakıldığımızı anladılar,birden bush hükümetine pkk yı muhatab alma diyenler bu gün tam tersini yapıyorlar,her yerde bir belge çıkıyor diyecem yok yağıyor,tabii buraya kadar pravakosyon bir yazı içimdeki terörist militarist Metin yazdı ,şimdi uysal demokrat Metin de sıra,terörist benim kardeşim miş ermeniler de bak ALLAHIN işine birileri sayesinde yeni öğrendik ne kadar da cahilmişiz bu demokrasiyi seviyorum insana her şeyi gösteriyor öğretiyor,aslan hükümetim nasıl da pkk ve yandaşlarını dize getirdi ermenileri,adamlar davul zurna göbek ata tata devletin güçlerine teslim oluyor,biz dağada o kadar uğraştık beceremedik,bak bir açılım ne güzel oldu,medya denen dedikoducular ise bir alem ,ben siyasi areneda bir tek Levent Kırcayı beğeniyorum,zira tek muhalefet te o HEMDE ÇOK KOMİK,,alem adam YA ,bu aralar arayan eş dost çok,millet habire borç para istiyor,gitsinler devletten istesinler devlet sosyal değilmi,ben finansörmüyüm,ha bu arada kapitalist iş adamlarının göz koyduğu işsizlik fonundaki paralar GAP a aktarıldı ,garibim çilekeş doğu kalkınsın batı dan ne olsa bir şeycik çıkmaz,onlar çalışsın vergi versin,borç isteyenler de gap bölgesine yerleşsin para oraya aktarıldı,hem gidin bir HAVA alırsınız,sonra İsraille Obama çok kötü imiş araları OBAMAYI istemiyormuş yahudiler,tabii Obama ilk bizi ziyaret etti ya,çekemiyorlar,obama ülkemize geldiğinde öküz gazetecinin biri bu adam hayra gelmedi ne istiyor demişti,bakalım arkasından şapkadan ne çıkacak demişti,tövbe tövbe ne çıkacak civ civ çıkacak kuş çıkacak hali yok,ermeni ve kürt açılımı çıktı işte,ne güzel her kesle barışıyoruz,tabii eski dostlardan bu aşkımızı anlamayanlar çıkıyor Azeriler gibi,ama olsun başbakanımın dediği gibi hazmettire hazmettire onları da alıştırırız,ah birde şu olmayan muhalefet olmasa,işler daha hızlı olacak,bu arada orduya bir AB balansı yapmalı adamlar her şeye maydonoz,zaten geçen ............biri dedi eğer bu ergenekondu olmasa var ya darbe varmış darbe,allahtan savcılarımız sağ olsun hallettiler işi,ne kadar muhalif pardon terörist varsa toplandı ,demokrasiyi kurtardık yani,bak ne güzel dep ,apo ,FETHULLAH HOCAM,diğerleri önüne gelen konuşuyor,pkk basın açıklaması yapmaya çalıştı dün yurt dışından ,ama tam yapamadı yabancı ülkede ya garipler çekinmişlerdir,buraya geldimi davul zurna ile yaptırırız o açıklamaları..Canım kardeşlerim,umarım beni bağışlarsınız yani benim suçum değildi dağda sizlere kurşun sıkmak,bu faşist devlet saldı sizin üzerinize beni yoksa ben sizin, bebek.... pardon onurlu mücadelenize her zaman hayrandım...Özür dilerim sizden, ben de gerçekleri buldum sonunda işte, bu demokrasi var ya bu demokrasi işte onun sayesinde,inşallah beni dağlara gönderen ordu mensublarıda cezasını bulur,ulen utanmıyormusunuz kardeşim le benim aramı açmaya,*****ler,işte gördüğünüz gibi aydınlık yarınlara sayınlarımız büyüklerimiz ve aydınlarımız sayesinde hızla ilerliyoruz,ben bu gün kü yarın ki hatta önümüzdeki yıldaki tüçm açılımları destekliyorum,bu ülkeyi çokkkk seven biri olarak da ALLAHIN İZNİ, PEYGAMBERİMİZİN KABLİ ile tüm sorunları içimizdeki risaliye nur la değerli hocalarımızın ve en bi medeni batı dünyasının da yardımı ile İNŞALLAH MAŞALLAH çözeceğiz..Yeterki hakkın sesine kulak verip pravakoterlere muhaliflere meydanı bırakmayalım,bu arada fırsatı gelmişken ,bendeniz politikaya atılmayı düşünüyorum,eskiden siyasi kaoas ve şartlar kötü olduğundan uzak durmaya çalıştım,ama ortam tam zamanı bence artık vatanıma halkıma hizmet yapabileceğim zaman diye düşünüyorum ,tabii sizlerin desteği ile,VERİN BANA OYUNUZU SOYUNUZU ,kurtuluşa erdirim,en dışa taşan saygılarımla,METİN AKSÜT...
M
Üye2311 yazı
28/10/2009 : 12:34:14#186
BU ARADA TÜM KARDEŞLERİMİZİN CUMHURİYET BAYRAMINI KUTLAR,ÖZELLİKLE BU VATANI BİZE VEREN AZİZ ŞEHİTLERİMİZE , GAZİLERİMİZE VE ONLARIN YAKINI OLMA BAHTİYARLIĞINA EREN TÜM HERKESİ SEVGİ VE SAYGI İLE KUCAKLARIM,ALLAH HEPİNİZDEN RAZI OLSUN....SİZLERİ UNUTMADIK UNUTMAYACAĞIZ UNUTTURMAYACAĞIZ,.......NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.K.ATATÜRK





M
Üye2311 yazı
01/11/2009 : 11:43:30#187
toprak19-11-2007, 08:47
Madencilik;
- Dünyadaki enerjinin yüzde 10'unu tüketen,
- Dünyada el değmemiş ormanların yüzde 40'ını tehdit eden,
- Her gün ortalama 40 madencinin ölümüne sebebiyet veren,
- Gayri Safi Dünya Hasılasının yüzde 1'i kadar ekonomik değer yaratan,
- Maden işleme esnasında atmosfere 19 milyon ton (dünya toplam emisyon hacminin yüzde 13'ü) sülfür dioksit karıştıran,
- Hava, su ve biyolojik çeşitlilik gibi asli doğal kaynaklarımızı önemli ölçüde tahrip eden ve insan sağlığını önemli ölçüde tehdit eden bir sektördür.
Sektörün işlediği en belli başlı madenler, demir, bakır, çinko, kurşun, alüminyum ve altındır. Çıkarılan madenlerin büyük çoğunluğu sanayi sektörüne hammadde oluşturur. Bu sebepten dolayı madenciliğin uygar toplumların gelişimine önemli katkılar getirdiği de yadsınamaz bir gerçektir. Bulunduğumuz ortamda etrafımıza kısaca bir göz atacak olursak, ne demek istendiği kolayca görülür. Bir anlamda vazgeçilmezdir. Ancak madencilik sektörünün çevreye etkileri bu yazının konusu olmadığı gibi, yukarıda bahsi geçen sorunlar için de geri dönüşümlü kullanma, farklı materyallerle ikame etme gibi çözümler de yavaş yavaş uygulamaya girmiş durumdadır. Fakat bu madenler arasında bir tanesi var ki, hem sanayide kullanım alanı olarak çok kısıtlı bir yer tutmakta, hem de çıkarılması ve işlenmesi esnasında doğaya en çok zararı o vermekte. Gelin beraber inceleyelim. Fayda – zarar maliyetine bakıldığında insanı dehşete düşürmüyor değil. Evet, ne yazık ki, özellikle hanımları ilgilendiren ve yüzde 80'i ziynet eşyası olarak kullanılan altın madeninden bahsediyorum.
Kısaca göz atacak olursak altın;
- Yılda yaklaşık 2.500 ton üretilmektedir.
- Satışa hazır 1 ton altın elde etmek için 300.000 ton atık üretilir. Başka bir değişle altın bir alyans için ortaya çıkan atık miktarı 3 tondur. Bu atıkların çoğu siyanür ve kimyasal maddeler içerir.
- Siyanürle işleme yöntemi 1800'lerin sonlarında Amerikalı kimyagerler tarafından keşfedilmiş ve o tarihten beri dünyadaki tüm altın madenleri bu yöntemle işlenmiştir.
- Siyanür hiçbir zaman doğadan tam olarak temizlenmez.
- İçinde yüzde 2'lik siyanür solüsyonu olan bir tatlı kaşığı su, yetişkin bir insanı rahatlıkla öldürebilir.
- 1983-1999 yılları arasında ABD'de siyanür kullanımı üçe katla****, 130 milyon kilograma ulaştı. Bu miktarın yüzde 90'ı altın madenciliğinde kullanılıyordu.
- ABD'nin batı bölgelerinde maden atıkları yüzünden bugüne kadar yaklaşık 26.000 kilometre akarsu ve nehir kirlenmiştir.
- 2000 yılında Romanya'daki Baia Mare madeninden 20.000 ton siyanür Tisza nehrine ve oradan Tuna nehrine kaza ile döküldü. Sonuç; 1.240 ton balık ölmüş, 2,5 milyon insanın yararlandığı su kaynağı kirlenmişti. Bu olay Çek ve Alman parlamentosu siyanürlü altın madenciliğini yasaklamasıyla sonuçlandı.
- Dünyada yeraltında bulunduğu tahmin edilen altının üç katı, yani 150.000 ton altın kasalarda ve yatırımcıların çekmecelerinde bulunuyor.
- Bu miktar 17 yıl talebi karşılamaya yetecektir. İşlenen altının yüzde 80'i ziynet eşyası olarak kullanılmaktadır.
Sonuç olarak bana, "Biz de bir şeyler yapmak istiyoruz. Ne önerirsiniz?" diyen hanım dostlarıma;
endüstriyel katkısı çok sınırlı ve çoğunlukla süs eşyası olarak kullanılan, altın bir alyans için geri dönüşümü olmayan 3 ton zehirli atık üreten, hem insan hem de çevre sağlığına büyük ölçüde zarar veren bu madeni, yavaş yavaş ebedi istirahatgahında bırakıp, kendimizi daha masum şeylerle süslemeyi öneriyorum. İnsan ve çevre sağlığına çok ciddi bir hayır yapmış oluruz.
http://www.cagatayyolda.net/forum/archive/index.php/t-19751.html
Madencilik;
- Dünyadaki enerjinin yüzde 10'unu tüketen,
- Dünyada el değmemiş ormanların yüzde 40'ını tehdit eden,
- Her gün ortalama 40 madencinin ölümüne sebebiyet veren,
- Gayri Safi Dünya Hasılasının yüzde 1'i kadar ekonomik değer yaratan,
- Maden işleme esnasında atmosfere 19 milyon ton (dünya toplam emisyon hacminin yüzde 13'ü) sülfür dioksit karıştıran,
- Hava, su ve biyolojik çeşitlilik gibi asli doğal kaynaklarımızı önemli ölçüde tahrip eden ve insan sağlığını önemli ölçüde tehdit eden bir sektördür.
Sektörün işlediği en belli başlı madenler, demir, bakır, çinko, kurşun, alüminyum ve altındır. Çıkarılan madenlerin büyük çoğunluğu sanayi sektörüne hammadde oluşturur. Bu sebepten dolayı madenciliğin uygar toplumların gelişimine önemli katkılar getirdiği de yadsınamaz bir gerçektir. Bulunduğumuz ortamda etrafımıza kısaca bir göz atacak olursak, ne demek istendiği kolayca görülür. Bir anlamda vazgeçilmezdir. Ancak madencilik sektörünün çevreye etkileri bu yazının konusu olmadığı gibi, yukarıda bahsi geçen sorunlar için de geri dönüşümlü kullanma, farklı materyallerle ikame etme gibi çözümler de yavaş yavaş uygulamaya girmiş durumdadır. Fakat bu madenler arasında bir tanesi var ki, hem sanayide kullanım alanı olarak çok kısıtlı bir yer tutmakta, hem de çıkarılması ve işlenmesi esnasında doğaya en çok zararı o vermekte. Gelin beraber inceleyelim. Fayda – zarar maliyetine bakıldığında insanı dehşete düşürmüyor değil. Evet, ne yazık ki, özellikle hanımları ilgilendiren ve yüzde 80'i ziynet eşyası olarak kullanılan altın madeninden bahsediyorum.
Kısaca göz atacak olursak altın;
- Yılda yaklaşık 2.500 ton üretilmektedir.
- Satışa hazır 1 ton altın elde etmek için 300.000 ton atık üretilir. Başka bir değişle altın bir alyans için ortaya çıkan atık miktarı 3 tondur. Bu atıkların çoğu siyanür ve kimyasal maddeler içerir.
- Siyanürle işleme yöntemi 1800'lerin sonlarında Amerikalı kimyagerler tarafından keşfedilmiş ve o tarihten beri dünyadaki tüm altın madenleri bu yöntemle işlenmiştir.
- Siyanür hiçbir zaman doğadan tam olarak temizlenmez.
- İçinde yüzde 2'lik siyanür solüsyonu olan bir tatlı kaşığı su, yetişkin bir insanı rahatlıkla öldürebilir.
- 1983-1999 yılları arasında ABD'de siyanür kullanımı üçe katla****, 130 milyon kilograma ulaştı. Bu miktarın yüzde 90'ı altın madenciliğinde kullanılıyordu.
- ABD'nin batı bölgelerinde maden atıkları yüzünden bugüne kadar yaklaşık 26.000 kilometre akarsu ve nehir kirlenmiştir.
- 2000 yılında Romanya'daki Baia Mare madeninden 20.000 ton siyanür Tisza nehrine ve oradan Tuna nehrine kaza ile döküldü. Sonuç; 1.240 ton balık ölmüş, 2,5 milyon insanın yararlandığı su kaynağı kirlenmişti. Bu olay Çek ve Alman parlamentosu siyanürlü altın madenciliğini yasaklamasıyla sonuçlandı.
- Dünyada yeraltında bulunduğu tahmin edilen altının üç katı, yani 150.000 ton altın kasalarda ve yatırımcıların çekmecelerinde bulunuyor.
- Bu miktar 17 yıl talebi karşılamaya yetecektir. İşlenen altının yüzde 80'i ziynet eşyası olarak kullanılmaktadır.
Sonuç olarak bana, "Biz de bir şeyler yapmak istiyoruz. Ne önerirsiniz?" diyen hanım dostlarıma;
endüstriyel katkısı çok sınırlı ve çoğunlukla süs eşyası olarak kullanılan, altın bir alyans için geri dönüşümü olmayan 3 ton zehirli atık üreten, hem insan hem de çevre sağlığına büyük ölçüde zarar veren bu madeni, yavaş yavaş ebedi istirahatgahında bırakıp, kendimizi daha masum şeylerle süslemeyi öneriyorum. İnsan ve çevre sağlığına çok ciddi bir hayır yapmış oluruz.
http://www.cagatayyolda.net/forum/archive/index.php/t-19751.html
M
Üye2311 yazı
01/11/2009 : 11:49:08#188
toprak19-11-2007, 14:50
Orman Yangınları
Yaz aylarında sık sık karşılaştığımız orman yangınları hepimizin yüreğini sızlatan bir yara gibidir. Yanan orman yok olan gelecek fikri ile örtüştürülürken, alevlerin yuttuğu zümrüt ormanların yerini alan kömür karası boşluk, adeta bu düşüncenin tasdikleyici bir tezahürü gibidir. Yok oluş kendini sergilemiş, bizi çaresizlik ve hatta dehşet duyguları ile baş başa bırakmıştır. Orman yangınları söz konusu olduğunda neredeyse hemen herkesin hissiyatı bu yönde paralellik arz eder.
Lafı daha fazla uzatmadan hemen belirteyim ki, orman yangınları aslında bir rahmettir. Bizim açımızdan bakıldığında yangınlarla ilgili en olumsuz boyut zaman meselesidir. Yanan bir ormanın tekrardan yenilendiğinin gözlenmesi bir ömür içine sığdırılamayabilir. Ancak, tarihi süreçte orman kendini yeniler. Bir ikinci olumsuz yan ise, yanan alanların imara açılması yani, ormanlık alanların daraltılması meselesidir ki, bunun da önüne geçmek son derece basittir. Bu yönde seçim yapmak ve karar almak yeterli olacaktır. Asıl mesele seçim yapmaktır ki, bunun için bilinçli yurttaş olmak kâfidir.
Ormanlar sabote edilmese dahi, belli aralıklarla kendi kendilerini yakarlar. Bu doğanın kendini yenileme mekanizmasıdır ve bu dönüşüm ormanı daha sağlıklı kılar. 90’lı yıllardan önce Türkiye’de de ormancıların ormanın yenilenebilmesi için kontrollü yangın metodu uyguladıklarını biliyoruz. Ben şahsen Toroslar’da yaptığım doğa gezileri esnasında böyle uygulamalara şahit oldum. Yangından sonra oluşan organik unsur, yeni gelişecek olan filizlere besin kaynağı olurken, ormana yeni türlerin de gelmesine desteklik ederek, yenilenme döngüsünün baş aktörü olur.
Yıllar önce Amerika’da yaptığım bir doğa gezisinde bunun en çarpıcı örneğini gözlemleme fırsatı buldum. Söz konusu bölge Yellowstone, ağaç gövdelerinde yapılan incelemelerden anlaşıldığı üzere her 200 ile 400 sene arasındaki süreçlerde şiddetli yangınlar yaşamıştı. Son olarak 1988 yılında çok şiddetli bir yangına maruz kalmış, günlerce yanan bölge hektarlaca ormanlık alanı yok etmişti. Yangından sonra bölge bilinçli olarak olduğu gibi bırakılmıştı. Elde edilen sonuçlar çok çarpıcı idi. Bölgede kayden 160 yıldır bulunmayan 12 civarında yeni tür doğal olarak gelmişti. Yani biyolojik çeşitlilik artmıştı. İşte bu bir rahmettir. Yellowstone yangını yaptığı tahribat kadar pek çok şey de öğretmişti. Yangından sonra ölü ağaç gövdeleri düştüğü yerde bırakılmış, bu sayede arkadan geleceklere zengin bir besin kaynağı oluşturmuştu. Bölgenin yangın dolayısı ile yüksek ağaç gövdelerinden azade olması da yeni yeşeren filizlere güneş ışığından daha fazla yararlanma imkânı vermiştir. Bu gezi esnasında rastlamış olduğum bilgi tabelasında da aynen şunlar kaydedilmişti:
“Yangınlardan Sonra
Kömüre dönüşmüş ağaç gövdeleri vahşi yangının izlediği patikayı belirliyor. Bu bir ormanın ölümü gibi gözükebilir ancak yangından birkaç gün sonra yosunumsu bir tabakanın yanmamış bitkileri kapladığı ve yeni filizlerin yanık siyah çalıların arasından sürdüğü görülmüştür.
İnsanlar ne zaman Yellowstone’u ziyaret etseler yangınlar tarafından yaratılmış bir çevre içinde gezinirler. Bu bölgedeki ormanlar ve yeşil örtü yüzyıllar boyunca geniş kapsamlı ve vahşi yangınlara maruz kalmıştır. Ağaç gövdelerindeki yaş halkaları en son 1988’de yaşanan yangınlar gibi, buranın her 200 ile 400 yıl arasında yangınla kömür olduğunu ispatlar.
İnsan erişiminden uzak olmak kaydıyla, yangınlar uzun vadede ormanlar için sağlıklı bir olgudur. Yangından birkaç yıl sonra yöreyi ziyaret ederseniz, bölgenin sık otlar, çeşitli çiçekler ve çalılarla kaplanmış olduğunu görürsünüz. Güneş ışığına daha fazla maruz kalan alanda çam filizlerinin ölü ağaç gövdeleri arasından yeni ormanı oluşturmak için yükseldiğini göreceksiniz.”
Kısaca özetleyecek olursak, yangınlar da doğal sürecin bir parçasıdır ve dönüşüme hizmet eder. Yanmış ölü ağaçların gövdesi ise bu döngünün en temel taşıyıcı unsurlarından biridir.
İşte yukarıda kısaca izah etmeye çalıştığım üzere doğa tahribatı yangından ziyade yangından sonra ne yapıldığı ile daha ilintilidir. Hatta öyle ki, bu yangınlar sabote amaçlı yapılsalar dahi eğer alanı koruma altına alabilirsek geri kalan çalışmayı doğa en mükemmel şekilde yapacaktır. İşte benim en büyük üzüntüm, bu çalışmayı doğa adına biz üstlendiğimiz içindir. Basit bir tel ile çevirip bırakmak yerine, derhal greyderleri bölgeye sokup, bir sonraki nesile besin kaynağı olacak yanık gövdeleri toplarız. Hemen sonrasında da acil bir ağaçlandırma faaliyetine girişiriz ki, bu daha da acıklıdır. Tam bir yangından mal kaçırmadır bu! Ağaçlandırma faaliyeti başlı başına bilimsel bir konudur. Ancak ne yazıktır ki, önemi derecesinde ele alınmadığını üzülerek müşade etmekteyim.
Ağaçlandırmanın zaruri olduğu hallerde öncelikle dikkat edilmesi gereken husus bölgeye dikilecek türün ne olacağına doğru karar vermektir. Burada izlenmesi gereken en kestirme yol o bölgeye özgü bitkiler ile ağaçlandırma yapmaktır. Çok basit bir örnekle, yangından önce meşelik olan bir alanı çamla ağaçlandırmak, lokal ırkların üzerinde baskı yaratacağı gibi, genetik kirlenmeyi de beraberinde getirir. Bu ekolojik dengenin gözetilmemesi açısından belki de yangından daha tahripkârdır. Doğal çevre dendiği vakit onu sadece içerdiği bitki türleri olarak değil, aynı zamanda faunası ile de düşünmek icap eder. Bütün mesele doğal ekolojik zincirin farkına varmaktan geçer. Ağaçlandırma esnasında seçilen yanlış türler bu doğallığa ket vurmakla kalmayıp, kısa bir süre sonra sistemin çökmesine de sebep olur. Yanlış uygulamalardan bir diğeri de istilacı diye tabir ettiğimiz türlere yer verilmesidir. Bunun da örnekleri pek çoktur. İstilacı türler en nihayetinde bitki gen kaynaklarının tamamıyla yok olmasına kadar uzanan bir dizi tehlikeye sebep olurlar ki, bu da yangından sonra gelen gen zenginliğine kıyasla hakiki bir yok oluştur. Bu hususta Prof. Dr. Kani Işık hocamın Çevre Sorunları Biyolojik Çeşitlilik ve Orman Gen Kaynaklarımız isimli eserinde son derece açık bir şekilde belirttiği üzere özet bir alıntıya yer vermek isterim:
“ Bir yörenin ağaçlandırılmasında, güvenilir orijin denemeleri sonuçları elde edilinceye kadar, yalnızca lokal ırklardan elde edilen tohumlar kullanılmalıdır. Aksi halde Türkiye ormanları, bu hızla giden ağaçlandırma faaliyetleri karşısında, kısa süre sonra lokal ırkları ortadan kaldırılmış, onun yerine biyolojik uyum değerlerinin ne olduğu bilinmeyen ağaçlarla dolu genetik bir çöle ve biyolojik bir kaosa dönüşebilir.”
İşte yukarıda çok kısaca değinmeye çalıştığım gibi iyi niyetle dahi olsa bilinçsizce yapılmış bir ağaçlandırmanın yarardan çok zararları son derece vahim sonuçlar doğurabilir. Yangınları bile rahmetle andırabilir! Bir ağaçlandırma faaliyetinin başarılı sonuç vermesi için, orijin tohum denemelerinin yapılmış olması, yöreye özgü iklim, toprak ve topografya yapılarının belirlenmesi, genetik kirlenme ve yok oluşu önlemek adına genetik planlama yapılması ve tüm bunların uzun bir süreç içerdiği göz önüne alınırsa sağlıklı bir dokümantasyon sisteminin oluşturulması gerekmektedir.
http://www.cagatayyolda.net/forum/archive/index.php/t-19751.html
Orman Yangınları
Yaz aylarında sık sık karşılaştığımız orman yangınları hepimizin yüreğini sızlatan bir yara gibidir. Yanan orman yok olan gelecek fikri ile örtüştürülürken, alevlerin yuttuğu zümrüt ormanların yerini alan kömür karası boşluk, adeta bu düşüncenin tasdikleyici bir tezahürü gibidir. Yok oluş kendini sergilemiş, bizi çaresizlik ve hatta dehşet duyguları ile baş başa bırakmıştır. Orman yangınları söz konusu olduğunda neredeyse hemen herkesin hissiyatı bu yönde paralellik arz eder.
Lafı daha fazla uzatmadan hemen belirteyim ki, orman yangınları aslında bir rahmettir. Bizim açımızdan bakıldığında yangınlarla ilgili en olumsuz boyut zaman meselesidir. Yanan bir ormanın tekrardan yenilendiğinin gözlenmesi bir ömür içine sığdırılamayabilir. Ancak, tarihi süreçte orman kendini yeniler. Bir ikinci olumsuz yan ise, yanan alanların imara açılması yani, ormanlık alanların daraltılması meselesidir ki, bunun da önüne geçmek son derece basittir. Bu yönde seçim yapmak ve karar almak yeterli olacaktır. Asıl mesele seçim yapmaktır ki, bunun için bilinçli yurttaş olmak kâfidir.
Ormanlar sabote edilmese dahi, belli aralıklarla kendi kendilerini yakarlar. Bu doğanın kendini yenileme mekanizmasıdır ve bu dönüşüm ormanı daha sağlıklı kılar. 90’lı yıllardan önce Türkiye’de de ormancıların ormanın yenilenebilmesi için kontrollü yangın metodu uyguladıklarını biliyoruz. Ben şahsen Toroslar’da yaptığım doğa gezileri esnasında böyle uygulamalara şahit oldum. Yangından sonra oluşan organik unsur, yeni gelişecek olan filizlere besin kaynağı olurken, ormana yeni türlerin de gelmesine desteklik ederek, yenilenme döngüsünün baş aktörü olur.
Yıllar önce Amerika’da yaptığım bir doğa gezisinde bunun en çarpıcı örneğini gözlemleme fırsatı buldum. Söz konusu bölge Yellowstone, ağaç gövdelerinde yapılan incelemelerden anlaşıldığı üzere her 200 ile 400 sene arasındaki süreçlerde şiddetli yangınlar yaşamıştı. Son olarak 1988 yılında çok şiddetli bir yangına maruz kalmış, günlerce yanan bölge hektarlaca ormanlık alanı yok etmişti. Yangından sonra bölge bilinçli olarak olduğu gibi bırakılmıştı. Elde edilen sonuçlar çok çarpıcı idi. Bölgede kayden 160 yıldır bulunmayan 12 civarında yeni tür doğal olarak gelmişti. Yani biyolojik çeşitlilik artmıştı. İşte bu bir rahmettir. Yellowstone yangını yaptığı tahribat kadar pek çok şey de öğretmişti. Yangından sonra ölü ağaç gövdeleri düştüğü yerde bırakılmış, bu sayede arkadan geleceklere zengin bir besin kaynağı oluşturmuştu. Bölgenin yangın dolayısı ile yüksek ağaç gövdelerinden azade olması da yeni yeşeren filizlere güneş ışığından daha fazla yararlanma imkânı vermiştir. Bu gezi esnasında rastlamış olduğum bilgi tabelasında da aynen şunlar kaydedilmişti:
“Yangınlardan Sonra
Kömüre dönüşmüş ağaç gövdeleri vahşi yangının izlediği patikayı belirliyor. Bu bir ormanın ölümü gibi gözükebilir ancak yangından birkaç gün sonra yosunumsu bir tabakanın yanmamış bitkileri kapladığı ve yeni filizlerin yanık siyah çalıların arasından sürdüğü görülmüştür.
İnsanlar ne zaman Yellowstone’u ziyaret etseler yangınlar tarafından yaratılmış bir çevre içinde gezinirler. Bu bölgedeki ormanlar ve yeşil örtü yüzyıllar boyunca geniş kapsamlı ve vahşi yangınlara maruz kalmıştır. Ağaç gövdelerindeki yaş halkaları en son 1988’de yaşanan yangınlar gibi, buranın her 200 ile 400 yıl arasında yangınla kömür olduğunu ispatlar.
İnsan erişiminden uzak olmak kaydıyla, yangınlar uzun vadede ormanlar için sağlıklı bir olgudur. Yangından birkaç yıl sonra yöreyi ziyaret ederseniz, bölgenin sık otlar, çeşitli çiçekler ve çalılarla kaplanmış olduğunu görürsünüz. Güneş ışığına daha fazla maruz kalan alanda çam filizlerinin ölü ağaç gövdeleri arasından yeni ormanı oluşturmak için yükseldiğini göreceksiniz.”
Kısaca özetleyecek olursak, yangınlar da doğal sürecin bir parçasıdır ve dönüşüme hizmet eder. Yanmış ölü ağaçların gövdesi ise bu döngünün en temel taşıyıcı unsurlarından biridir.
İşte yukarıda kısaca izah etmeye çalıştığım üzere doğa tahribatı yangından ziyade yangından sonra ne yapıldığı ile daha ilintilidir. Hatta öyle ki, bu yangınlar sabote amaçlı yapılsalar dahi eğer alanı koruma altına alabilirsek geri kalan çalışmayı doğa en mükemmel şekilde yapacaktır. İşte benim en büyük üzüntüm, bu çalışmayı doğa adına biz üstlendiğimiz içindir. Basit bir tel ile çevirip bırakmak yerine, derhal greyderleri bölgeye sokup, bir sonraki nesile besin kaynağı olacak yanık gövdeleri toplarız. Hemen sonrasında da acil bir ağaçlandırma faaliyetine girişiriz ki, bu daha da acıklıdır. Tam bir yangından mal kaçırmadır bu! Ağaçlandırma faaliyeti başlı başına bilimsel bir konudur. Ancak ne yazıktır ki, önemi derecesinde ele alınmadığını üzülerek müşade etmekteyim.
Ağaçlandırmanın zaruri olduğu hallerde öncelikle dikkat edilmesi gereken husus bölgeye dikilecek türün ne olacağına doğru karar vermektir. Burada izlenmesi gereken en kestirme yol o bölgeye özgü bitkiler ile ağaçlandırma yapmaktır. Çok basit bir örnekle, yangından önce meşelik olan bir alanı çamla ağaçlandırmak, lokal ırkların üzerinde baskı yaratacağı gibi, genetik kirlenmeyi de beraberinde getirir. Bu ekolojik dengenin gözetilmemesi açısından belki de yangından daha tahripkârdır. Doğal çevre dendiği vakit onu sadece içerdiği bitki türleri olarak değil, aynı zamanda faunası ile de düşünmek icap eder. Bütün mesele doğal ekolojik zincirin farkına varmaktan geçer. Ağaçlandırma esnasında seçilen yanlış türler bu doğallığa ket vurmakla kalmayıp, kısa bir süre sonra sistemin çökmesine de sebep olur. Yanlış uygulamalardan bir diğeri de istilacı diye tabir ettiğimiz türlere yer verilmesidir. Bunun da örnekleri pek çoktur. İstilacı türler en nihayetinde bitki gen kaynaklarının tamamıyla yok olmasına kadar uzanan bir dizi tehlikeye sebep olurlar ki, bu da yangından sonra gelen gen zenginliğine kıyasla hakiki bir yok oluştur. Bu hususta Prof. Dr. Kani Işık hocamın Çevre Sorunları Biyolojik Çeşitlilik ve Orman Gen Kaynaklarımız isimli eserinde son derece açık bir şekilde belirttiği üzere özet bir alıntıya yer vermek isterim:
“ Bir yörenin ağaçlandırılmasında, güvenilir orijin denemeleri sonuçları elde edilinceye kadar, yalnızca lokal ırklardan elde edilen tohumlar kullanılmalıdır. Aksi halde Türkiye ormanları, bu hızla giden ağaçlandırma faaliyetleri karşısında, kısa süre sonra lokal ırkları ortadan kaldırılmış, onun yerine biyolojik uyum değerlerinin ne olduğu bilinmeyen ağaçlarla dolu genetik bir çöle ve biyolojik bir kaosa dönüşebilir.”
İşte yukarıda çok kısaca değinmeye çalıştığım gibi iyi niyetle dahi olsa bilinçsizce yapılmış bir ağaçlandırmanın yarardan çok zararları son derece vahim sonuçlar doğurabilir. Yangınları bile rahmetle andırabilir! Bir ağaçlandırma faaliyetinin başarılı sonuç vermesi için, orijin tohum denemelerinin yapılmış olması, yöreye özgü iklim, toprak ve topografya yapılarının belirlenmesi, genetik kirlenme ve yok oluşu önlemek adına genetik planlama yapılması ve tüm bunların uzun bir süreç içerdiği göz önüne alınırsa sağlıklı bir dokümantasyon sisteminin oluşturulması gerekmektedir.
http://www.cagatayyolda.net/forum/archive/index.php/t-19751.html
M
Üye2311 yazı
01/11/2009 : 12:01:24#189
fırtına24-12-2007, 13:35
BM’nin son iklim raporunda küresel ısınmanın tek sorumlusunun insanlar olduğu açıklandı. Raporla ilgili sizin değerlendirmeniz nedir?
Rapor, uzun zamandır, WWF tarafından da söylenen birçok gerçeği teyid etti. Küresel ısınmanın, insanlığın kendi eliyle yarattığı, 21. yüzyılın en büyük sorunu olduğu vurgulandı. Grönland’daki buzulların yüzde 40’ı son onbeş yılda eridi. Bu, daha sıcak denizler ve daha çok kasırgalar demek. İlk olarak Hollanda, ABD’nin doğu kıyıları, New York, Hong Kong, Şangay gibi büyük şehirler etkilenecek. Birçok şehrin sular altında kalmasıyla iklim mültecileri ortaya çıkacak.
BM`nin raporu bu konuda şimdiye kadar yapılmış en sert uyarıda bulunarak, insanların küresel ısınmayı yeterince ciddiye almaması ve artan sıcaklığı önemsememesi durumunda doğada korkunç değişimlerin meydana geleceği uyarısını içeriyor. 2 bin 500 bilimadamının katkı verdiği BM raporu, insanların son 50 yıldır kullandıkları fosil yakıtların iklim değişimine yüzde 90 oranında neden olduğunu belirtiyor.
Raporda bu yüzyılda küresel sıcaklığın 2-4,5 derece arasında artmasının kaçınılmaz olduğu, bu artışın 6 dereceyi bulabileceği yer alıyor. Avrupa’da 2003 yazında görülen sıcak dalgaları daha sık, yoğun ve uzun süreli olacak. Tropikal fırtınalar ve kasırgalar güçlenecek, bıraktığı yağış ve seller artacak. Kuzey kutbu, yazları buzlanmayacak, buzullarda erime sürekli hale gelecek. Karbondioksit oranı sabitlense bile deniz seviyeleri yükselmeye devam edecek, 2100 yılına kadar yükselme 43 santimetreyi bulacak. Rapordan çıkan en önemli sonuç, kendi elimizle yarattığımız bu devasa sorunu gün geçmeden çözmek için çalışmaya başlamamız gerektiği.
İklim değişikliği ve küresel ısınma konusunda yeterli adım atıyor mu?
Atılması gereken adımlar üç grupta toplanabilir. Küresel ortak akıl ve eylemler dizini oluşturmak, ulusal ölçekte hükümetler ve endüstrinin atması gereken adımlar ve bireylerin değiştirmesi gereken tüketici alışkanlıkları var. Küresel düzeyde atılan adımların yeterli olmadığı açık. Her ülke kendi politika anlayışı içinde çeşitli adımlar atıyor elbette, ancak yeterli olmadığı açık. AB Komisyonu 2020 yılında tüm üye ülkelerin kullandıkları enerjinin yüzde 20’sini yenilenebilir enerji kaynaklardan üretme gibi net bir hedef belirledi. Türkiye’nin ivedilikle temiz teknolojiye geçiş, ulaşımdan kaynaklanan emisyonları düşürme ve temiz enerji kaynaklarından enerji üretimini destekleme konularına el atması şart.
Sizce Türkiye’nin en önemli ve acil çözülmesi gereken çevre sorunu nedir?
Küresel ısınma Akdeniz havzasını kuraklıkla vuracak. Türkiye’nin su kaynaklarını iyi yönetmediği açık ve bu konuda değişimin başladığı da görülüyor. Ancak yeterli değil. Türkiye sanıldığının gibi su zengini değil. Ülkeler su varlıklarına göre sınıflandırıldıklarında; yılda kişi başına düşen ortalama kullanılabilir su miktarı 1.000 m3’ten az olan ülkeler "su fakiri", 2.000 m3’ten az olanlar "su azlığı yaşayan", 8.000 m3’ten fazla olan ülkeler ise "su zengini" olarak nitelendiriliyor. Türkiye, kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı açısından "su azlığı yaşayan" bir ülke konumunda. Türkiye İstatistik Kurumu’nun öngörülerine göre, 2030 yılında ülkemizin nüfusu 100 milyona ulaşacak. Mevcut nüfus artış hızı, yanlış planlama, aşırı tüketimle birleştiğinde, 20 yıl içinde Türkiye su fakiri bir ülke olmaya doğru hızla ilerliyor. Ülkemizin net tüketilebilir su miktarı 112 milyar metreküp/yıl (98 milyar metreküp yüzey ve 14 milyar metreküp yeraltı suyu olmak üzere) olarak belirtiliyor. Giderek azalan yağışlar, kaçak su kullanımı ve yeraltı suyuna olan yoğun talep sonucu yeraltı su seviyeleri hızla düşüyor. Yeraltı kaynaklarında eksilen tatlı suyun yerine tuzlu su girişi olurken, bunun etkisiyle, yeraltı suları nicelik ve nitelik olarak sürekli bozuluyor. Konya ovasında yer altı suları seviyesi her yıl 2-3 metre azalıyor. Su yaşamsal olduğu için perolden çok daha önemli bir kaynaktır. Bir insan en fazla 72 saat susuzluğa dayanabilir. Yalnızca bu gerçek bile suyumuzun tükenmesinin ne kadar büyük felaketlere yol açacağının bir göstergesi. Türkiye’nin ikibinli yıllarda mücadele edeceği en büyük sorun kuraklık ve su azlığı olacak.
Peki Türkiye’yi yönetenler karşı karşıya olduğumuz bu kuraklık tehlikesinin gerçekten farkında mı? Türkiye’nin bu konuyla ilgili "ulusal bir stratejisi" var mı?
Ülkemizde yöneticilerin son dönemde yaptıkları açıklamalara bakarsak, su sorunumuzun farkında olduklarını görüyoruz. Ancak yapılması gerekenleri konuşma noktasına geldiğimiz bugünlerde sanki farkında değilmişiz gibi bir sonuç çıkıyor. Çünkü şu ana kadar somut adım henüz göremedik. Bir de bilmek ve farkında olmak yetmiyor, doğru politikaların üretilmesi lazım ve maalesef Türkiye’nin ulusal bir su politikası mevcut değil. Veya varsa da kimse bilmiyor.
Son olarak bilinçli bir bireye düşen görevler nelerdir? Bireyler olarak küresel ısınmanın önüne geçebilmemiz, en azından çözüme katkı sağlamamız mümkün mü?
Tabii mümkün. Aslına bakarsanız bireysel katkı en önemlisi. Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekiyor. Örneğin tasarruflu ampuller kullanmak, geri dönüşüme katkıda bulunmak, daha az sıcak su tüketmek gibi... Her bireyin uygulayabileceği basit önlemler var. Bilgiyi çevrenizle paylaşmak, uygulamak en önemli adım. Herkesin çözümün bir parçası olması elzemdir.
ÇÖLLEŞİYORUZ
* Sulak alanlarımız kuruyor ve kirleniyor
* Son 40 yılda sulak alanlarımızın yarısını kaybettik
* Kaybettiğimiz sulak alanlar; Amik Gölü, Avlan Gölü, Kestel, Gavur, Yarma, Aynaz, Hotamış, Eşmekaya sazlıkları
* Giderek kuruyan ve kirlenen sulak alanlar; Beyşehir Gölü, Tuz Gölü, Akşehir-Eber Gölleri, Bafa Gölü, Eğirdir Gölü, Kulu Gölü, Sultansazlığı
* Yeraltı sularımız tükeniyor
* Konya Havzası’ndaki 50 bin kuyunun yarısı kaçak
* Her yıl su seviyesi 1-2 metre düşüyor
* 2025’te ülkemizdeki yağışların yüzde 25 azalacağı öngörülüyor
* Hali hazırda, Konya Havzası’nda yağışlar yüzde 40-60 oranında azalmış durumda
Yasemin Erdoğan
http://www.cagatayyolda.net/forum/archive/index.php/t-19751.html
[brimg]/data/pic/20852_7_3acd40730266fc85295c8c4719bc2724.jpg
BM’nin son iklim raporunda küresel ısınmanın tek sorumlusunun insanlar olduğu açıklandı. Raporla ilgili sizin değerlendirmeniz nedir?
Rapor, uzun zamandır, WWF tarafından da söylenen birçok gerçeği teyid etti. Küresel ısınmanın, insanlığın kendi eliyle yarattığı, 21. yüzyılın en büyük sorunu olduğu vurgulandı. Grönland’daki buzulların yüzde 40’ı son onbeş yılda eridi. Bu, daha sıcak denizler ve daha çok kasırgalar demek. İlk olarak Hollanda, ABD’nin doğu kıyıları, New York, Hong Kong, Şangay gibi büyük şehirler etkilenecek. Birçok şehrin sular altında kalmasıyla iklim mültecileri ortaya çıkacak.
BM`nin raporu bu konuda şimdiye kadar yapılmış en sert uyarıda bulunarak, insanların küresel ısınmayı yeterince ciddiye almaması ve artan sıcaklığı önemsememesi durumunda doğada korkunç değişimlerin meydana geleceği uyarısını içeriyor. 2 bin 500 bilimadamının katkı verdiği BM raporu, insanların son 50 yıldır kullandıkları fosil yakıtların iklim değişimine yüzde 90 oranında neden olduğunu belirtiyor.
Raporda bu yüzyılda küresel sıcaklığın 2-4,5 derece arasında artmasının kaçınılmaz olduğu, bu artışın 6 dereceyi bulabileceği yer alıyor. Avrupa’da 2003 yazında görülen sıcak dalgaları daha sık, yoğun ve uzun süreli olacak. Tropikal fırtınalar ve kasırgalar güçlenecek, bıraktığı yağış ve seller artacak. Kuzey kutbu, yazları buzlanmayacak, buzullarda erime sürekli hale gelecek. Karbondioksit oranı sabitlense bile deniz seviyeleri yükselmeye devam edecek, 2100 yılına kadar yükselme 43 santimetreyi bulacak. Rapordan çıkan en önemli sonuç, kendi elimizle yarattığımız bu devasa sorunu gün geçmeden çözmek için çalışmaya başlamamız gerektiği.
İklim değişikliği ve küresel ısınma konusunda yeterli adım atıyor mu?
Atılması gereken adımlar üç grupta toplanabilir. Küresel ortak akıl ve eylemler dizini oluşturmak, ulusal ölçekte hükümetler ve endüstrinin atması gereken adımlar ve bireylerin değiştirmesi gereken tüketici alışkanlıkları var. Küresel düzeyde atılan adımların yeterli olmadığı açık. Her ülke kendi politika anlayışı içinde çeşitli adımlar atıyor elbette, ancak yeterli olmadığı açık. AB Komisyonu 2020 yılında tüm üye ülkelerin kullandıkları enerjinin yüzde 20’sini yenilenebilir enerji kaynaklardan üretme gibi net bir hedef belirledi. Türkiye’nin ivedilikle temiz teknolojiye geçiş, ulaşımdan kaynaklanan emisyonları düşürme ve temiz enerji kaynaklarından enerji üretimini destekleme konularına el atması şart.
Sizce Türkiye’nin en önemli ve acil çözülmesi gereken çevre sorunu nedir?
Küresel ısınma Akdeniz havzasını kuraklıkla vuracak. Türkiye’nin su kaynaklarını iyi yönetmediği açık ve bu konuda değişimin başladığı da görülüyor. Ancak yeterli değil. Türkiye sanıldığının gibi su zengini değil. Ülkeler su varlıklarına göre sınıflandırıldıklarında; yılda kişi başına düşen ortalama kullanılabilir su miktarı 1.000 m3’ten az olan ülkeler "su fakiri", 2.000 m3’ten az olanlar "su azlığı yaşayan", 8.000 m3’ten fazla olan ülkeler ise "su zengini" olarak nitelendiriliyor. Türkiye, kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı açısından "su azlığı yaşayan" bir ülke konumunda. Türkiye İstatistik Kurumu’nun öngörülerine göre, 2030 yılında ülkemizin nüfusu 100 milyona ulaşacak. Mevcut nüfus artış hızı, yanlış planlama, aşırı tüketimle birleştiğinde, 20 yıl içinde Türkiye su fakiri bir ülke olmaya doğru hızla ilerliyor. Ülkemizin net tüketilebilir su miktarı 112 milyar metreküp/yıl (98 milyar metreküp yüzey ve 14 milyar metreküp yeraltı suyu olmak üzere) olarak belirtiliyor. Giderek azalan yağışlar, kaçak su kullanımı ve yeraltı suyuna olan yoğun talep sonucu yeraltı su seviyeleri hızla düşüyor. Yeraltı kaynaklarında eksilen tatlı suyun yerine tuzlu su girişi olurken, bunun etkisiyle, yeraltı suları nicelik ve nitelik olarak sürekli bozuluyor. Konya ovasında yer altı suları seviyesi her yıl 2-3 metre azalıyor. Su yaşamsal olduğu için perolden çok daha önemli bir kaynaktır. Bir insan en fazla 72 saat susuzluğa dayanabilir. Yalnızca bu gerçek bile suyumuzun tükenmesinin ne kadar büyük felaketlere yol açacağının bir göstergesi. Türkiye’nin ikibinli yıllarda mücadele edeceği en büyük sorun kuraklık ve su azlığı olacak.
Peki Türkiye’yi yönetenler karşı karşıya olduğumuz bu kuraklık tehlikesinin gerçekten farkında mı? Türkiye’nin bu konuyla ilgili "ulusal bir stratejisi" var mı?
Ülkemizde yöneticilerin son dönemde yaptıkları açıklamalara bakarsak, su sorunumuzun farkında olduklarını görüyoruz. Ancak yapılması gerekenleri konuşma noktasına geldiğimiz bugünlerde sanki farkında değilmişiz gibi bir sonuç çıkıyor. Çünkü şu ana kadar somut adım henüz göremedik. Bir de bilmek ve farkında olmak yetmiyor, doğru politikaların üretilmesi lazım ve maalesef Türkiye’nin ulusal bir su politikası mevcut değil. Veya varsa da kimse bilmiyor.
Son olarak bilinçli bir bireye düşen görevler nelerdir? Bireyler olarak küresel ısınmanın önüne geçebilmemiz, en azından çözüme katkı sağlamamız mümkün mü?
Tabii mümkün. Aslına bakarsanız bireysel katkı en önemlisi. Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekiyor. Örneğin tasarruflu ampuller kullanmak, geri dönüşüme katkıda bulunmak, daha az sıcak su tüketmek gibi... Her bireyin uygulayabileceği basit önlemler var. Bilgiyi çevrenizle paylaşmak, uygulamak en önemli adım. Herkesin çözümün bir parçası olması elzemdir.
ÇÖLLEŞİYORUZ
* Sulak alanlarımız kuruyor ve kirleniyor
* Son 40 yılda sulak alanlarımızın yarısını kaybettik
* Kaybettiğimiz sulak alanlar; Amik Gölü, Avlan Gölü, Kestel, Gavur, Yarma, Aynaz, Hotamış, Eşmekaya sazlıkları
* Giderek kuruyan ve kirlenen sulak alanlar; Beyşehir Gölü, Tuz Gölü, Akşehir-Eber Gölleri, Bafa Gölü, Eğirdir Gölü, Kulu Gölü, Sultansazlığı
* Yeraltı sularımız tükeniyor
* Konya Havzası’ndaki 50 bin kuyunun yarısı kaçak
* Her yıl su seviyesi 1-2 metre düşüyor
* 2025’te ülkemizdeki yağışların yüzde 25 azalacağı öngörülüyor
* Hali hazırda, Konya Havzası’nda yağışlar yüzde 40-60 oranında azalmış durumda
Yasemin Erdoğan
http://www.cagatayyolda.net/forum/archive/index.php/t-19751.html
[brimg]/data/pic/20852_7_3acd40730266fc85295c8c4719bc2724.jpgM
Üye2311 yazı
01/11/2009 : 12:10:04#190
İngiltere’de panik raporu
Dergiye göre iki yıl önce arılarının yüzde 30’unu kaybeden Amerikalı arıcılar, geçtiğimiz kış da yüzde 35’lik kayıp yaşadı.
Newsweek’e göre bitkilerin döllenmesinde büyük rol oynayan arıların yok oluşu büyük bir gıda krizinin habercisi. Kanada, Brezilya, Hindistan, Çin ve Avrupa’da da panik devam ediyor. İngiltere Arıcılar Birliği, “2018 yılında İngiltere sınırlarında tek bir arı bile kalmayabilir. 330 milyon dolarlık tarım endüstrisi çökebilir” açıklamasıyla tehlikenin boyutlarını gözler önüne serdi. Amerikan Bal Üreticileri Birliği ise “Trilyon dolarlık tarım endüstrisi tek bir sendelemede parça parça olmaya hazır kristal gibi” diyerek tehlikeye dikkat çekti.
Uzmanlar, arıların nüfusu azalmaya devam ederse gıda krizini de daha korkutucu boyutlara ulaşabileceği uyarısı yapıyor. Çünkü insanlar için hayati öneme sahip 115 tarım ürünün 87’si arılar tarafından döllenerek üretiliyor. Bu ürünler dünya genelindeki 3 trilyon dolarlık tarım ürünleri satışının 1 trilyon dolarını oluşturuyor. İnsanlar bu ürünlerden kalori ihtiyaçlarının yüzde 35’ini sağlıyor; vitamin, mineral ve antioksidan ihtiyaçlarının büyük kısmını da bunlardan alıyor. Arıların ortadan yok olması kiraz, elma, greyfrut, avokado, salatalık, lahana, badem ve brokoli üretimini tehlikeye atıyor.
Alman bilim adamı Albert Einstein, “Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa insanın sadece 4 yıl ömrü kalır. Arı olmazsa döllenme, bitki, hayvan, insan olmaz” demişti.
VATAN

M
Üye2311 yazı
26/11/2009 : 01:53:03#191
Evet son zamanlarda ülkemiz hızla bir ayrışma ve kamplaşmaya doğru gidiyor,tam bir akıl tutulması görünümü veren gelişmeler yaşanmakta,dünyada bir hükümetin adam yerine konması için kamu oyu desteğinin büyük çoğunluğunun arkasında olması gerek,yoksa ne içte ne dışta sizi kimse kaideye almaz.Son hükümetimiz bu desteği arkasına almış görünüyor,özal zamanından beri bu tür oy oranı olarak 2nci durumda..Muhalefete gelince evlere şenlik ,bir sürü küçük yeni parti ,bu arada kongre partisi görünümü veren yurda tam manası ile yayılamamış ana muhalefet partisi...Cumhurbaşkanlığı seçiminden beri gittikçe artan siyasi tansiyon...Kriz,ergenekon,ıslak imza,demokratik açılım,bitmek bilmeyen kısır döngüler,karşılılı suçlamalar...Son yılların en acımasız ekonomik krizi yaşanırken,unutulan esnaf, işadamları ve işsizler ordusu....Evet işsizlik almış başını gidiyorken,pravakatörler,sahte demokrasi havarileri iş başında...Halkın geniş yığınlarının bir numaralı sorunu ekmek davası diğer davaların yanında yitip gitmiş...Sahi arkadaşlar nedir derdimiz,nedir gerçek gündem,birbirimizin hayatını nasıl kolaylaştırıp güzelleştiririzi bıraktık,resmen haytlarımızı iğfal etmekle meşgulüz...Bir daha tüm uğultulardan kurtulup aklı selim düşünmekte yarar var ,özellikle yaklaşan şu mubarek bayram günlerinini de vesile ederek hep birlikte beraberce geleceğe doğru sağlam adımlarla yürümeliyiz...İçimizdeki ve çevremizdeki vesveselere kulaklarımızı tıka****...Bu arada tüm kardeşlerimizin mubarek KURBAN BAYRAMINI KUTLUYOR,ÜLKEMİZE ,İSLAM ALEMİNE VE HEPİMİZE CENABI ALLAH TAN HAYIRLAR GETİRMESİNİ NİYAZ EDİYORUM..

Bu internet sitesinde, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Gizlilik Prensiplerimiz