Yıl: 5 Sayı: 45 01 Ağustos 2009 15 Günlük Siyasi Gazete İletişim | Bağlantılar | Arşiv
Ana Sayfa
Güncel
Başyazı
Haberler
Makaleler
E-Posta
ABD Emperyalizmi İnsanlığı Toprak Köleliğine Sürüklüyor
ABD Emperyalizmi İnsanlığı Toprak Köleliğine Sürüklüyor resmi
ABD Emperyalizmi, insanlığı Toprak Köleliğine sürüklüyor!
Okuyucularımız haklı olarak başlığı ilk bakışta saçma bulabilir. Çünkü emperyalizm kapitalizmin ileri aşamasıdır; yirminci yüzyıl ile birlikte başlamıştır. Serflik (toprakbentlik, toprak köleliği) ise kapitalizm öncesi üretim ilişkilerine dayanır ve toplumsal devrimler öncesi çağın, Antika çağın ürünüdür. Dolayısıyla burada en azından anakronizm (zaman çelişkisi, zaman uyumsuzluğu) vardır, denebilir. Ayrıca, hadi bizim gibi burjuvazisi cılız ve toplumsal devrimini yapamamış geri ülkelerde hem emperyalizm, hem de derebeylik bir arada bulunsun da, emperyalist metropollerde kapitalizm öncesi üretim ilişkileri kazınmıştır; o halde ABD Emperyalizmi insanlığı toprak köleliğine nasıl ***ürebilir, gibi bir soru da akla gelebilir.
ABD haydutu bunu modern bilimi kullanarak yapmaya çalışıyor. Günümüzde modern bilimin atılım yaptığı başlıca üç alan var:
Bilgiişlem teknolojisi,
Telekominikasyon ve
Biyoteknoloji.
Emperyalizm, sömürüsünü, doğası gereği, tüm bu alanlara yayıyor. “Teknoloji transferi” yalanıyla dünyanın dört bir yanına sermaye ihracı yapıyor. Sermaye ihracı emperyalist ekonominin başlıca özelliğidir. Teknolojiyi sözde “transfer” ederken, hedef ülkeyi kendisine bağımlı kılıyor.
Biyoteknoloji özellikle son 15-20 yılda büyük atılım yapan bir bilim alanı. Kısaca canlıların genleriyle oynama bilimi diyebiliriz. İnsanlık bugün biyoteknoloji sayesinde her türlü canlının genetik materyalini (DNA’sını veya RNA’sını) ayrıştırabiliyor, yapısını ayrıntılı olarak belirleyebiliyor. Hatta canlıların genetik özelliklerini dışarıdan eklemeler yaparak değiştirebiliyor, canlıları kopyalayabiliyor. Dolayısıyla, biyoteknoloji, insanlığın elinde iyi kullanıldığı taktirde çok büyük bir güç demek.
Ne var ki, emperyalizm, biyoteknolojiyi de kirli, insanlık dışı amaçları için, sinsice ve çok yönlü olarak kullanıyor. Biyoteknolojinin, emperyalizm tarafından en haince kullanıldığı alan; tarım. İşte emperyalizm insanlığı tarımda biyoteknoloji uygulamaları ile köleleştirmeye çalışıyor. Böylece sömürüsünü artırmaya ve sürekli kılmaya çabalıyor.
Emperyalizm demek; tekel demektir. Tekeller kapitalist ülkelerde sermayenin birikimi ve merkezileşmesi sonucu doğdu. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından başla****, ekonominin her alanına uzandı tekeller. Bu süreç, yirminci yüzyılla birlikte, kapitalizmin nispeten ilerici dönemi olan rekabetçi biçiminin kendi zıttı olan tekelci ekonomiye sıçramasıyla sonuçlandı. Tekel; gerek ekonomide, gerek siyasette, gerek kültürde, hayatın her alanında gericilik, yozlaşma, vahşet, canavarlık demekti. İnsanlık bunu iki büyük emperyalist paylaşım savaşı ile milyonlarca kayıp vererek yaşadı. Yetmedi, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında dünyanın dört bir yanında olagelen emperyalist canavarlıklarla yaşıyor. İnsanlığa karşı böylesine acımasız olan, kâr için her türlü insanlık dışı, adaletsiz uygulamayı yapan emperyalizm canavarı, doğası gereği biyoteknolojiyi de kirli amaçları için kullanıyor. Türlü yalanlarla bu konuda insanlığı kandırmaya çabalıyor.
Emperyalist Politika ve Bilim
Bugün yeryüzünde emperyalizmin kâbesi ABD’dir. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşından diri çıkan ABD, “üzerinde güneş batmayan” İngiliz Emperyalizminin yerini aldı. Ekonomide, siyasette, kültürde hegemonya kuran ABD Emperyalizmi, bilimi de büyük ölçüde eline geçirmiş durumda. Emperyalist tekeller, büyük paralar dökerek bilim insanlarını, araştırma kuruluşlarını satın alıyor, bunlara gizli araştırmalar yaptırtıyor, yeni keşiflerin patentini ele geçiriyor ve gizliyor. Tek amacı: sömürü. Kârını azami düzeyde tutabilmek. Böyle olunca, bilimin de gerektiği gibi insanlığın refahı için akıp gitmesi engelleniyor. Bilimin önünü tıkıyor emperyalizm. Emperyalizm bunu yapabiliyor, çünkü kapitalist ekonominin itici gücü rekabet, yok olmuş durumda.
Öte yandan, emperyalizm döneminde sermayenin organik bileşimi değişir. Tekellerin sabit sermaye yatırımları (makineler, hammaddeler vb.) çok büyük artış gösterir. Buna karşılık değişken sermaye, sabit sermayedeki bu büyük artışa göre geri kalır. Bu durum tekellerin kâr oranının düşmesini getirir. Çünkü kârın kaynağı İşçi Sınıfının sırtından çıkarılan artıdeğer sömürüsüdür. Sabit sermaye yatırımları böylesine artan, dolayısıyla kâr oranı düşen tekeller, yeni teknik buluşları uygulamaya koymazlar; çünkü yeni teknik buluşların üretimde yer alması demek, sıfırdan yeni yatırım demektir, kârın daha da düşmesi ve risk demektir. Bu nedenle emperyalist tekeller teknik gelişmeyi durdurmaya çalışırlar. Bilimi, tekellerine alışlarının nedeni de budur. İnsanlığa hizmet değil, sömürülerini garanti altına almak.
Ancak, emperyalizmin gücü teknik gelişmeyi durdurmaya yetmez. Çünkü bilim ve teknik çok yönlü ve birbiriyle bağıntılı ilerler. Bir bilim dalındaki yeni buluş, kaçınılmaz olarak, başka bilim dallarında veya üretim alanlarında sıçramaya yol açar. Bu gelişmenin önünü alamayacağını anlayınca, tekeller, hem yeni buluşları tekelinde tutmak, hem de kâr elde edebilmek amacıyla davranır; bilimi insanlık dışı hedefleri için kullanır. Örneğin nükleer enerjiyi silah olarak kullanarak, yüzbinlerce masum insanı katletti emperyalizm. Yasak olmasına rağmen; dün Vietnam’da yaptığı gibi, bugün Afganistan ve Irak’ta kimyasal silahlarla sivilleri öldürüyor. Gizlice biyolojik silahlar geliştiriyor ve bunları sinsice uyguluyor. Biyoteknoloji, bu açıdan emperyalizmin elinde büyük bir güç. Sadece silah olarak değil, artık üretim anlamında da emperyalizm için büyük bir kâr aracı biyoteknoloji.
Tarımda Biyoteknolojik Amerikan Yardımı:
Emperyalizmin Yeni Stratejik Silahı
Emperyalizm, biyoteknoloji sayesinde yeni tarımsal ürünler üretiyor. Bu ürünler daha çok genetiği ile oynanmış bitkiler ve bitki tohumları. ABD Emperyalizmi bu bitkileri ve tohumlarını tüm dünyaya yayma çabasında. Genetiği ile oynanmış bitkiler ilk kez 1996 yılında piyasaya sürüldü. Bir anda ortalığı genetiği ile oynanmış mısır, pamuk, soya fasulyesi, patates gibi ürünler kapladı. Örneğin 2001 verilerine göre; ABD’de genetiği ile oynanmış mısır % 20, soya % 63, pamuk % 13, kanola % 5 oranında üretilir oldu. Bunların yanı sıra genetiği değiştirilmiş tahıllar, sebzeler, meyveler de var kuşkusuz... Bu ürünlere pek çok olumlu özellik kazandırıldığı öne sürülüyor. Örneğin, mısır ve soya fasulyesinde olduğu gibi, ürünün taşıdığı protein miktarı ve kalitesi artırılıyor, yeni proteinler ekleniyor, yağ miktarı değiştiriliyor; pamukta olduğu gibi liflerinin dayanıklılığı artırılıyor; domates ve patateste olduğu gibi besleyici özelliği geliştiriliyor; pirinçte olduğu gibi taşıdığı A vitamini miktarı artırılıyor vb. Bu ürünlerden elde edilen katkı maddeleri diğer yiyeceklere ekleniyor. Ayrıca, bitkilere bazı bakteri ve virüs genleri eklenerek bitkinin haşereye (zararlılara) ve virüslere karşı dayanıklılığı artırılıyor. Veya bitkinin zararlılara ve yabani bitkilere karşı kullanılan ilaçlara karşı dayanıklılığı artırılıyor.
İyi ya, denecek, genetiği ile oynanmış bitkiler madem bunca yararlı, emperyalist sömürü bunun neresinde?
Genetiği ile oynanmış bitkilerin gerçekten de yararlı özellikleri olabilir. İnsanlık için çok büyük bir potansiyele sahip. Ne var ki bu ürünlerin güvenliği henüz tam anlamıyla ortaya konulmuş değil. Daha 1992’de, o zamanki ABD Başkanı George W. H. Bush, “Genetiğiyle oynanmış bitkiler diğer bitkilerden farklı değildir, dolayısıyla güvenlik kontrolüne gerek yoktur” diyordu. (Bu nedenle Avrupa 2004 yılına kadar genetiğiyle oynanmış ürünlere karşı durdu. Şimdi Avrupa’da da, ABD’nin baskısı sonucu, sınırlı da olsa, kapılar bu ürünlere açıldı, hatta bu bitkilerin ziraatına başlandı. Başka bir emperyalist güç daha bitkilerin genetiği ile oynayacak! Gene başlangıçta bu ürünlere karşı soğuk duran Vatikan da, Kasım 2003’ten beri onayını verdi. Fetva işi de böylece tamamlandı! ) Bu işin bir yanı... Daha önemlisi, emperyalizmin, genetiğiyle oynanan ürünleri sömürü aracı olarak kullanıyor oluşu. ABD Emperyalizminin tüm dünyada genetiğiyle oynanmış ürünlerin kullanımını özendirmesi, hatta baskı yapması bundan.
ABD Emperyalizmi, genetiği ile oynanmış bitkileri yaymak için çeşitli yollar kullanıyor. Bunlardan birisi, halkımızın da dilinde olan ve ne anlama geldiği iyi bilinen “Amerikan Yardımı”. Bugün halkımız, gerçekte hiçbir işe yaramayan, hiçbir sorunu çözmeyen ama yardım olarak gösterilen tutumlara “Amerikan Yardımı gibi!” der, geçer. Gerçekten de böyledir. Üstelik, hiçbir işe yaramayan, tersine “yardımı” alan için çeşitli zararları olan bu sözde yardımları boşuna vermez emperyalizm. Halkımız bu “yardımları” iyi bilir. Küçüklüğümüzde ilkokullarda (1960’lı yılların başları) “beslenme desteği” olarak kokuşmuş Amerikan süt tozlarından hazırlanmış sütleri (karışımları desek daha doğru, çünkü ne idüğü belli değildi) biz çocuklara içirmeye çalışırlardı. Buna karşılık ABD Emperyalizmi içimize girmişti, sözde “barış gönüllüleri” özde CIA ajanları, tüm Anadolu’da, deyim yerindeyse, fink atıyordu. Böylece etnik köken, mezhep ve ekonomi haritamız, yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz çıkarıldı, gelenek göreneklerimiz saptandı. Bir yandan da IMF, Dünya Bankası, NATO, CENTO, USAID vb. uluslararası örgütlerle elimiz kolumuz bağlandı. Ve sonuçta ABD Emperyalizmi kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaya başladı bizimle.
Günümüzde, geri ülkelere Amerikan gıda yardımının içyüzü, Amerikan “yardım” örgütünün (USAID: United States Agency for International Development: Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı) resmi sitesinde açıktan ortaya konuluyor: Amaç, “gelişmekte olan” ya da yoksul ülkelerde genetiğiyle oynanmış tahılların kullanımını teşvik etmek. Bundan da birincil yarar görenin ABD olduğu vurgulanıyor (
http://www.usaid.org):
“Amerika’nın dış yardım programlarından birincil yarar gören hep Birleşik Devletler olmuştur. USAID sözleşmelerinin ve bağışlarının yaklaşık % 80’i doğrudan Amerikan firmalarına gitmektedir. Dış yardım programları tarımsal ürünler için büyük pazarların oluşmasına yardım etmiştir.”
ABD Emperyalizmi, genetiği ile oynanmış ürünleri dünya üzerinde olabildiğince yaymaya çalışıyor. Özellikle de geri ülkeler başlıca hedef. Meral Tamer, 17 Mart 2005 tarihli Milliyet’te, ABD’nin yapmak istediğini, bir biyoteknoloji hocasının ağzından şöyle açıklıyor:
“Tüketiciyi Koruma Derneği TÜKODER’'in toplantısında konuşan Yıldız Teknik Üniversitesi biomühendislik ana bilim dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Şeminur Topal’ın şu sözleri tüyler ürperticiydi:
‘Amerika, seçimler sonrasında Irak’ta genetik modifikasyon dışında tarım yapmama kararı getirdi!’ Yani Iraklı tarım üreticileri artık sadece genetik değişime uğramış tarım ürünleri üretebilecek. İnanılır gibi değil. Prof. Topal’a göre ‘ABD, özellikle de geri kalmış ülkelerin tarımını ele geçirmeye çalışıyor ve bu politikasını, ABD senato üyelerinin çoğunun yönetim kurulu üyesi oldukları çokuluslu şirketler eliyle yürütüyor.’”
Demek ki, tarımda biyoteknoloji, emperyalist tekellerin dünya tarımını ele geçirmede stratejik bir silahı durumunda. ABD Başkanları Nixon ve Ford zamanında, Amerikan Tarım Bakanlığı yapmış olan Earl Butz, 1974’te bunu açıkça belirtiyordu: “Gıda, bizim uluslararası anlaşmalarda kullandığımız başlıca silahtır”, diyordu bu bakan.
Genetiğiyle Oynanmış Ürünler Açlığa Çözüm mü?
İşte ABD Emperyalizmi, genetiğiyle oynanmış bitkileri ve tohumları geri ülkelere “yardım” olarak verip, onları tamamen kendisine bağımlı kılmaya çalışıyor. “Açlığa çare” olarak gösteriyor, böylece gerçek niyetini saklıyor. ABD, AB’yi dize getirirken de aynı yalanı kullanıyordu. Haziran 2003’te, Bush, AB’nin genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili yasağını Afrika’daki açlığın nedeni olarak koyuyor ve konuyu Dünya Ticaret Örgütü’ne ***üreceğini bildiriyordu. Bush “Bir kıtadaki (Afrika) açlık tehlikesi için Avrupa ülkelerini biyoteknoloji karşıtlığına son vermeye çağırıyorum” diyordu. Aynı ay içinde, Bush politikasının AB’deki baş destekçisi İngiliz Blair Hükümetinin Çevre Bakanı Michael Meacher, genetiğiyle oynanmış bitki ve tohumlara karşı oluşu nedeniyle görevden alındı. Çünkü “çatlak ses” istenmiyordu. Bakanın dediği, genetiğiyle oynanmış ürünlerin güvenilirliği hakkında henüz elde yeterince bilimsel veri olmadığıydı. Buna bile tahammül edemediler. Aslında, açlık ile karşı karşıya olan başta Afrika ülkeleri olmak üzere tüm geri ülkeler, bu emperyalist oyunu için biçilmiş kaftandı. Çünkü biyoteknoloji ürünlerinin bolluk getireceği, açlığın ortadan kaldırılacağı belirtiliyordu. Üstelik, geri ülke yöneticilerini satın almak da emperyalizm için kolaydı. Yoksullukla savaş görüntüsü satılık geri ülke yöneticileri için de cazipti. Bunların ceplerine üç beş dolar da konuverirdi... AB gibi metropollerde ise tekellerin baskısı etkin olacaktı. Amerikan tekeli Monsanto ile İsviçre tekeli Syngenta’nın baskısı altında AB, yukarıda da belirttiğimiz gibi, 2004 yılında yasağı kaldırarak genetiği değiştirilmiş ürün yetiştirmeye başladı.
Bugün dünyada 1.5 milyar insan açlıkla boğuşuyor, her yıl 1 milyonu aşkın insan açlıktan ölüyor. Her gün ortalama 35 bin çocuk yetersiz beslenme nedeniyle ölüyor. Her altı çocuktan biri, anne iyi beslenememiş olduğundan, yeterince gelişmemiş olarak doğuyor. Beş yaşın altında her üç çocuktan biri, beslenememe nedeniyle gelişemiyor. Durum böylesine içler acısı. Sözde bu ülkelere “yardım” yapıyor ABD Emperyalizmi. Böylece, aynı zamanda henüz güvenlik kontrolü yapılmamış ürünlerini milyonlarca insan üzerinde deneme fırsatı buluyor. Emperyalist canavarın niyetini sezip bu ürünleri ülkelerine sokmak istemeyen yöneticilere USAID yetkililerinin cevabı şu: “Dilencilerin seçme hakkı yoktur. Ya bu ürünleri alırsınız, ya da aç kalırsınız!” Yani kırk katır mı, kırk satır mı, gibi iki seçenek tanıyor açlık içindeki insanlara. Kaldı ki, bugün Afrika’daki (hatta tüm dünyadaki) açlığın birincil nedeni gene emperyalist sömürüdür, talandır. Aynı zamanda, özellikle ABD Emperyalizminin çevre kirliliğine, su kaynaklarının hoyratça harcanmasına, ozon tabakasının delinmesine, atmosferde karbondioksit artışına, dolayısıyla sıcaklık artışına, iklim değişikliklerine, kuraklığa yol açtığı iyi biliniyor.
Öte yandan, emperyalistlerin açlık gibi bir derdi yoktur. Açlıktan ölen milyonlar onların umurunda değildir. Çünkü emperyalistler maltusçudur. Thomas Robert Malthus, 1766-1834 yıllarında yaşamış bir İngiliz ekonomistidir. Kapitalist toplumun dengesizliklerini aklamaya çalışırken nüfus artışını kullanır. Bu nedenle de kendisi Papaz Malthus olarak bilinir. İngilizcede nüfuz sözcüğünün karşılığı “population”dur. Population’un pop’u alınarak Malthus’a takılır. Böylece Thomas Malthus, olur Papaz Malthus (pop, papaz demektir). Papaz Malthus’a göre nüfus, geometrik dizi ile artış gösterir. Yani her seferinde iki kat artış olur; 1® 2 - 4 - 8 16 #8594; 32 #8594; 64 #8594;128... gibi artış gösterir. Buna karşılık yiyecek üretimi veya toprağın üretkenliği aritmetik diziyle artar. Yani 1 #8594; 2 #8594; 3 #8594; 4 #8594; 5 #8594; 6 #8594; 7 #8594; 8... gibi bir gidiş gösterir. Böyle olunca da yiyecek üretimi, nüfus artışını karşılamaya yetmez. Bunda kapitalist ekonominin hiçbir suçu yoktur. Aşırı nüfus vardır. Burjuvazi, kapitalizmi masum gösteren bu saçma teoriye “mal bulmuş Mağribi gibi” sarılır. Çünkü, kapitalist ekonominin her 8-10 yılda bir olan ağır bunalımlarını, bolluk içinde açlığı Malthus böylesine suya sabuna dokunmadan açıklayıveriyordu. Açlıktan ölenler mi? Onlar zaten “aşırı nüfus” idi, ölmeleri normaldi. Hatta ölmemeleri için yardımda bulunmak hataydı. Ne var ki, Malthus’tan hemen sonra gelen Marks-Engels, Malthus’un martavallarını insanlığa gösterdiler. Engels, 1844’te basitçe, Marksizmin dupduru bakışıyla şöyle yazıyordu:
“(...) Rekabette dalgalanmalar küçükse, talep ve arz, tüketim ve üretim birbirine azçok eşit iseler, üretimin gelişimi içinde zorunlu olarak öyle bir aşamaya erişilir ki, üretici güçler belirli bir fazlalık göstermeye başlar, öyle ki, ulusun büyük bir kitlesinin geçimini sağlama olanağı kalmaz ve insanlar tam bolluk içinde açlıktan ölürler. İngiltere uzunca süredir bu çılgın durumu, bu süregelen saçmalığı yaşıyor. Böyle bir durumun zorunlu sonucu olarak üretim daha büyük dalgalanmalar gösterdiğinde, o zaman refahla bunalımın, aşırı üretimle durgunluğun birbirlerinin yerini alması başlar. İktisatçılar bu çılgın durumu hiçbir zaman açıklayamamışlardır. Bunu açıklamak için yanyana varolan zenginliğin ve yoksulluğun çelişkisinden daha da anlamsız –gerçekten de çok anlamsız– olan nüfus teorisini icat ettiler. Bu gerçeği görmek, iktisatçıların işlerine gelmedi... çünkü bunu yaptıkları zaman bütün sistemleri paramparça olacaktı.
“Bizim için sorunu açıklamak kolay. İnsanlığın elinde bulunan üretici güç ölçüsüzdür. Toprağın üretkenliği sermaye, emek ve bilimin uygulanmasıyla ad infinitum (sonsuz) artırılabilir.” (F. Engels, Bir Ekonomi Politik Eleştirisi Denemesi. K. Marks-F. Engels, Nüfus Sorunu ve Malthus, Sol Yayınları, 1976)
Engels Usta, aynı yazısında devamla şöyle diyordu:
“(...) Toprak üretkenliğinin aritmetik diziyle arttığı nerede tanıtlanmış? Toprak alanı sınırlıdır. Bu çok doğru! Bu toprak yüzeyinde istihdam edilecek işgücü, nüfusla birlikte artar. Hatta tutalım ki, emekteki artışın neden olduğu verim artışı her zaman emek artışıyla orantılı olarak artmıyor olsun: gene de üçüncü bir öge vardır ki, bu kuşkusuz iktisatçıların asla önem vermedikleri ve ilerlemesi en az nüfus kadar hızlı ve onun gibi kesintisiz olan bilimdir... Ve bilimin üstesinden gelemeyeceği ne vardır ki? Ama ‘sadece Mississipi vadisinde işlenmeyen toprakların bütün Avrupa nüfusunu doyurmaya yeter’ olduğu söyleniyorken, yeryüzü topraklarının ancak üçte biri ekilmekteyken ve bu üçte birin verimi daha şimdiden bilinen iyileştirme yöntemleriyle altı katına çıkarılabilecekken, aşırı nüfustan söz etmek saçmadır.” (age)
Kapitalizmde tarım, sanayiye göre geri kalır. Bunun başlıca nedeni toprak rantıdır. Dünya nüfusu da gerçekten Papaz Malthus’un belirttiği gibi hızla artıyor. Ama buna rağmen yaşam Marx-Engels’i doğruladı. Tarımsal üretim, kapitalist sistemin bütün olumsuzluklarına rağmen çok daha fazla arttı. Ancak gene de, insanlar kapitalist ekonominin dengesizlikleri nedeniyle bolluk içinde açlıktan öldüler, ölüyorlar. Ölümlerin nedeni nüfus artışı değil, dünya nimetlerinin eşitsiz üleşimidir. Sömürüdür.
Günümüzde emperyalizm hâlâ maltusçuluğu savunuyor. Dünyadaki nüfus artışı, yoksulluğun nedeni olarak konuluyor. Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in 1974’te hazırladığı NSSM 200 kodlu “Güvenlik Politikası”nın başlığı şöyleydi: “Birleşik Devletler’in Güvenliği ve Denizaşırı Çıkarları için Dünya Nüfus Artışının Etkileri”.
Kissinger’in bu politikası, 1975 yılında Başkan Ford döneminde resmi politika olarak açıklandığında şöyle deniyordu: “Hükümet dünya nüfus artışını acil önlemler alınması gereken hali hazırdaki en büyük tehlike olarak görmektedir.” Vatikan’ın sert tepkisi sonucu Kissinger’in politikası resmen geri çekildiyse de, bugün bu hain Amerikan politikası IMF, Dünya Bankası, USAID gibi kuruluşlar tarafından geri ülkelere dayatılan reçetelerde yer alıyor. Örneğin, Zimbabve Başkanı yurtsever Robert Mugabe, genetiğiyle oynanmış ürünleri ülkesine sokmak istemeyince, IMF, ülke stoklarında bulunan tahılın satılarak borçların ödenmesi gerektiğini bildirdi. Bu halkınız açlıktan ölsün anlamına geliyordu. Dilencilerin seçme hakkı yoktu. Gene Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre, yaklaşık 4.5 milyon insanın açlık içinde olduğu Güneydoğu Afrika ülkesi Malavi’de, USAID, genetiğiyle oynanmış gıdaların kullanılmasını dayattı.
Görüldüğü gibi, ABD’nin amacı gıda yardımlarıyla açları kurtarmak değil. Açlıkla savaşıyor görünüp genetiği değiştirilmiş ürünlerin yaygınlaşmasını sağlamak. Zaten savaşlarla, geliştirdiği silahlarla, yarattığı çevre kirliliğiyle doğrudan maltusçuluğun uygulayıcısı durumunda ABD Emperyalizmi.
Genetiğiyle oynanmış yiyecekler de açlığa çözüm değildir, aslında. Çünkü açlığın nedeni; doğrudan doğruya emperyalist sömürüdür. Kapitalist aşırı kâr hırsı içinde yapılan, aşırı ve plansız-programsız üretimdir, üretim anarşisidir. Nitekim dünyada milyonlarca insan açlıktan ölürken, ABD’nin aşırı miktarda üretilen tahılı boya**** kullanılamaz hale getirdiği biliniyor.
Pekiyi neden?
Çünkü emperyalist tekeller böyle istiyor.
Tekeller ve Tekelci Tarım Politikaları
Emperyalistlerin bugün yapmak istedikleri, vaktiyle sözde “Yeşil Devrim” ile yaptıklarını daha ileri boyutlara taşımak. “Yeşil Devrim”, ABD Emperyalizminin 1940’lı yıllarda başlattığı bir sömürü harekatı. Harekatı başlatanlar, Rockefeller ve Ford gibi uluslararası tekellerdi. Tarımda verimli tohumlar ürettik diyerek, dünyaya kendi tohumlarını satma girişimiydi.
Bu tohumlar verimli miydi?
Eğer ABD Emperyalizminin yapay gübreleri bol miktarda kullanılırsa, gene emperyalistlerin zirai ilaçlarıyla bol ilaçlama yapılırsa ve bir de bol sulanırsa iyi ürün alınıyordu. Doğal, insanlığın binyıllardan beri üretegeldiği bitki tohumları, bu ağır kimyasal ve yapay gübre ortamına dayanamıyordu. Dolayısıyla sanki bu ürünler gerçekten çok verimliymiş gibi gösterildi dünya halklarına. Böylece dünya üretmenleri tohumu da, yapay gübreyi de, ilaçları da, hatta sulama aletlerini de tekellerden alır hale getirildi. Bu arada dışa bağımlı makinalaşmak da cabası...
Bu arada, aşırı yapay gübre ve kimyasal kullanımının çevre kirliliğine yol açtığını da belirtelim.
Bu sömürüden biz de kaçınılmaz olarak “nasibimizi” aldık. Demokrat Parti döneminde Türkiye’ye binlerce traktörün girdiği bilinir. Atmışlı yıllarda, ABD kaynaklı “Meksika Buğdayı” pek büyük tantana ile ülkemize girmişti. Bu; patates, şeker pancarı, mısır gibi diğer ürünler için de süregeldi.
Çiftçiler kendi kendine yeter durumdayken, bağımlı hale geldiler. Üretim pahalandı. Ülke ekonomileri tarımda emperyalistlere bağımlı hale geldi. Aynı zamanda, yerli tohum türleri yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladı. Dolayısıyla tüm dünyada biyolojik çeşitlilik azaldı. “Yeşil Devrim” sayesinde dünyada yüzbinlerce tahıl türünün silinip gittiği belirtiliyor. Aşırı yapay gübre ve zirai ilaç kullanımının özellikle az sulanan bölgelerde kuraklığa ve aşırı kirliliğe yol açtığını da ekleyelim.
Bütün bunlara karşılık ne elde edildi?
Yoksulluğun daha da artması, dışa bağımlılık, geri ülke ekonomilerinin daha çok açık vermesi, çevre kirliliği vb. vb...
Türkiye bunun iyi bir örneği. Eskiden tarımda kendi kendine yeten, pek çok tarım ürünü ihraç eden Türkiye, bugün bunların çoğunu dışarıdan alıyor. Tarımsal üretim gittikçe de pahalanıyor. Yerli üretim, yabancı tarım ürünleri karşısında pahalı kalıyor. Çünkü, bağımlı hale gelen çiftçilere tekel fiyatları dayatılıyor. Sonuçta, emperyalist tekellerin ürünleri piyasaları tutuyor.
Emperyalizm döneminde tekeller devlet ile bütünleşir ve acımasız bir oligarşik devlet kapitalizmi uygulanır. Dolayısıyla ABD’nin tarım politikası, tekelci dayatmadan başka bir şey değildir. Dünya halklarının başına bu çorabı geçirmeye çalışan tekeller, sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen üç beş şirket. Başlıcaları: Monsanto, Syngenta, DuPont, Bayer, Zeneca, Cargill, Novartis, Ciba-Geigy gibi tekeller. Başka üretim alanlarından, özellikle kimya ve ilaç sanayiinden, belki tarım ilaçları üretiminden, bize tanıdık gelen isimler bunlar. Dünya tohum piyasasının dörtte biri, genetiğiyle oynanmış tohum piyasasının yüzde yüzü, tarım kimyasalları piyasasının üçte ikisi bu tekellerin elinde.
Bunların biyoteknoloji alanında en büyüğü ve en tehlikelisi Amerikan tekeli Monsanto. USAID ile ortak çalışıyor, geri ülkelerde ortak bağlantılar kuruyorlar. Eski Monsanto yöneticileri USAID’de çalışıyor. Örneğin, 2004 Kasımına kadar Tarım Bakanlığı yapan Ann Veneman, Monsanto’nun bir yavru kuruluşundan gönderilme. Aynı zamanda Uluslararası Tarım Politikası Konseyi adlı, Monsanto, Syngenta, Cargill, Nestle gibi tekellerin kurduğu bir ticaret kuruluşunun da yönetiminde, bu kadın. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld de Monsanto’nun yuttuğu bir ilaç şirketinden gelme. Böylesine içiçe geçmişler tekeller ve devlet. “Amerikan yardımı”nı kullanan başlıca şirket konumunda Monsanto. Amerikan Tarım Bakanlığı’nın, USAID’in ve bu tekellerden bazılarının (Monsanto, Syngenta, Cargill, Bayer) kurduğu bir de “hayır” kurumu var: International Service for the Acquisition of Agri-biotech Applications (ISAAA: Tarım-biyoteknoloji Uygulamalarının Kazanılması İçin Uluslararası Servis). Görevi Latin Amerika, Afrika ve Asya’nın geri ülkelerinde genetiğiyle oynanmış bitkilerin tarımını yaygınlaştırmak.
Emperyalizmde, sermaye belli bir üretim kolunda kalmaz. Küçük şirketleri yutarak başka alanlara da yayılır. Sermaye gittikçe yoğunlaşır ve merkezileşir. Monsanto için de böyle. Son beş yıl içinde birçok tohum üreticisi firmayı yuttuğu belirtiliyor. Aslında bir kimya şirketi Monsanto. Vietnam Savaşında, dioksin adlı kimyasalı içeren ve ormanları yok etmekte kullanılan, aynı zamanda kanser yapıcı etkisi olan “Turuncu Ajan” adıyla bilinen vahşi silahın üreticisiydi. Buradan tarım ilaçları üretimine, oradan da genetiği değiştirilmiş tohum üretmeye işi vardırıyor. Cargill gibi bir tekelin bile tohum üretme birimini Monsanto’ya satması, gücünü gösteriyor. Genetiğiyle oynanmış tohum piyasasının % 91’ini elinde tutuyor Monsanto. Syngenta ise pirinç tohumu üretimini tekeline almış durumda.
Tekellerine aldıkları sadece tohum üretimi değil. Yukarıda gördüğümüz gibi, tarım kimyasalları (haşere ilaçları ve yabani otlara karşı ilaçlar, yapay gübreler) konusunda da tekel konumundalar. Böyle olunca, biyoteknolojinin “nimetlerinden” yararlanıyorlar. Ürettikleri sert kimyasallara dirençli tohumlar üretiyorlar. Böylece diğer türler kimyasaldan zarar görürken, kendi ürettikleri zarar görmüyor. Sonuçta bakıldığında, tohum da bunlardan, gübre de, tarım ilaçları da... Çiftçiyi bir kez kendi ürünlerini kullanmaya kandırdıktan sonra gerisi kolay. Monsanto bunu yapanların başında geliyor. Örneğin, kendi geliştirdiği Roundup adlı yabani ot ilacına dayanıklı biyoteknoloji ürünü tohumlar üretiyor Monsanto. Adı da Roundup Ready bu tohumların. Dolayısıyla çiftçi hazır olarak pazarlanan Roundup Ready tohumlarla, Roundaup ilacını almak durumunda kalıyor. Daha sonra da gelsin tekel fiyatları! Deniz Sipahi’nin 25 Nisan 2004 tarihli Milliyet’te yazdığına göre, 1 kilo külçe altın ile 1 kilo genetiğiyle oynanmış, örneğin domates tohumu ancak alınabiliyor. Ve taneyle satılıyor bu tohumlar. Üstelik çok da ucuza üretiliyor genetiğiyle oynanmış tohumlar.
Tarımda emperyalist oyununun bundan sonraki aşaması çok daha vahşi, çok daha insanlık dışı. Monsanto’nun geliştirdiği bir teknik, tüm dünyadaki üretmenleri tekellere bağımlı kılacak nitelikte. Monsanto, ürettiği tohumlara “Terminatör Gen” adlı bir gen sokuyor. Terminatör gen, tohumun soy vermesini önleyen bir gen. Dolayısıyla ikinci bir kez tohum olarak kullanılamıyor bu geni taşıyan tohumlar. Normalde, tarım üretmeni her yıl ürettiği tohumların bir bölümünü, bir sonraki dönemde ekmek üzere ayırır. Köylümüz, dünyanın diğer kesimlerinde olduğu gibi, bu yıl ektiği ekinden aldığı ürünün bir bölümünü seneye ekmek için tohum olarak ayırır. Bir sonraki sene bu süreç tekrarlanır. Bu böyle devam eder. Ancak, eğer terminatör gen taşıyan tohumları kullanırsa, her yıl yeniden ekmek için tohum satın almak zorunda. Çünkü kendi ürettiği tohumlar soy vermeyecek. Emperyalizm, adı Holivut filmlerini çağrıştıran bu teknolojiyle köylülüğün işini bitiriyor. (İngilizce “terminator” sözcüğü, bitirici, sonlandırıcı anlamına geliyor). ABD, terminatör tohumları üretiyor, ancak kendi topraklarında ekilmesine izin vermiyor, dışarıya satışı ise serbest.
Bir kez terminatör tohumlar kullanılmaya görsün. Dünya üretmenleri, tefeci eline düşmüş köylüden beter duruma düşecek. Emperyalizm, tohum fiyatlarıyla istediği gibi oynayacak. Köylü, her yıl emperyalist tekellere gittikçe artan miktarda ödemeler yapmak zorunda kalacak. Verim alabilmek için tekellerin dayattığı kimyasallları, gübreleri de kullanmak zorunda kalacak. Çünkü başka seçeneği kalmıyor köylünün. Bu durumda köylünün düşeceği durumu “Modern Serflik” olarak tanımlasak, yeridir.
Emperyalist tekeller, bütün bu geliştirdikleri tohumların patentlerini hemen alıyorlar. Böylece, onlardan habersiz bu tohumların kullanılışı yasak. Aslında insanlığın binlerce yıldan beri, yaklaşık yedi bin yıldan beri uyguladığı geliştirme (çaprazlama, melezleştirme) çabalarıyla bugüne kadar gelen tohumlar binlerce gen taşıyor. Tekeller, bu binlerce gen içinde çok küçük eklemeler, çıkarmalar yaparak ürünün niteliğini değiştiriyor. Patentini de alarak insanlığın binlerce yıllık ortak mirasının üzerine oturuveriyor. Bilim böyle insanlık dışı kullanılamaz.
Emperyalizm, bu kadarla da kalmıyor. Geleceğe yönelik yasal düzenlemeler için geri ülkeler, özellikle açlık tehlikesi içindeki Afrika ülkeleri üzerinde, baskı ile yasal değişiklikler yaptırtıyor. Bu yasal değişiklikler, tekellerin ürünleri kullanıldığı takdirde “Entelektüel Mülk Hakkı” (Intellectual Property Right) adıyla tekellere ödeme yapılmasını getiriyor. Görüldüğü gibi soygun planı çok yönlü yürütülüyor. Geri ülkelerin köylülüğü, yasal olarak da emperyalist derebeylere (tekellere), modern serflik gereği havadan ödeme yapacak.
Ne yazık ki, tarımda bu emperyalist oyununun böylesine açık oynanmasına rağmen genetiğiyle oynanmış tohumlar ve bitkiler dünya üzerinde hızla yayılıyor. ISAAA verilerine göre, genetiğiyle oynanmış bitkilerle tarım yapılan alanın 2004’ten 2005’te % 11 artış göstererek 90 milyon hektara ulaştığı belirtiliyor. Bu miktar, 1996’da 1.7 milyon hektardı. Dünya tohum piyasası yılda 100 milyar dolara ulaşmış durumda. Tekeller, dünya üzerinde geride kalan 1.4 milyar üretmenin peşinde. Dünya köylülüğünü kendine tümüyle bağımlı hale getirmeyi amaçlıyor.
Bizim halkımız da, farkında olmadan genetiğiyle oynanmış ürünleri hem tohum olarak hem de yiyecek olarak kullanıyor. Milliyet’te Meral Tamer, 17 Mart 2005’te; “(...) geçen yıl genetiği değiştirilmiş ürün faslından 1 milyon tona yakın mısır, 400 bin ton da soya almışız” diyor.
Bu bir yana Monsanto, içimize girmiş, Türkiye’de üretim yapıyor. Güngör Uras, 17 Aralık 2003 tarihli Milliyet’te:
“Monsanto Türkiye’ye de doğal yapısı değiştirilmiş tohum satıyor, Mustafakemalpaşa’da da üretim yapıyor... Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği’nin açıkladığı istatistiklere göre, bizler mısır, ayçiçeği ve şekerpancarında yüzde yüz, diğer tarım ürünlerinde farklı oranlarda doğal yapısı değiştirilmiş tohum kullanıyoruz. Halkımızın doğal yapısı değiştirilmiş tohum hakkında bilgisi yok. Veya halkımız buna aldırış etmiyor”, diye yazıyor.
Örgütsüz oluşu nedeniyle halkımızdan bilgi saklandığını, halkımızın kolayca kandırıldığını da biz ekleyelim.
Sonuç
Genetiğiyle oynanmış ürünler, dünya halklarını emperyalizme daha bağımlı hale getirecektir. Tarımda “yeşil devrim”in yaptığını tamamlayacaktır. Bu, dünya halklarının gittikçe daha da yoksullaşması anlamına gelir. Dünyada tarımsal nüfusun büyük kesimini küçük üretmenler oluşturmaktadır. Tekellere bağımlılık; küçük üretmenlerin yoksullaşmasını, ellerindeki toprakları yitirmelerini getirecektir. Çünkü küçük üretmenlerin pahalı tohumla, gübreyle, tarım ilaçlarıyla başetmesi mümkün değildir. Küçük üretmenlerin toprakları ya boş kalacak, ya da büyüklere yem olacaktır. Bu durum, tarımda kıt kanaat da olsa kendi kendine yetebilen geri ülkelerin dışarıya (tekellere) muhtaç olmasını, tümüyle emperyalizmin kucağına düşmesini getirecektir.
Genetiğiyle oynanmış ürünlerin güvenlik kontrolü, bugün için yeterince yapılmış değildir. İnsan sağlığına zararlı etkilerinin olup olmadığı uzun vadeli araştırılmalıdır. Amerikan Emperyalizmi, tekeller, kâr uğruna insan sağlığını tehlikeye atmaktadır. ABD’de ise 3 yaşına kadar çocuklara genetiğiyle oynanmış yiyecek vermek yasak. Ayrıca bu ürünlerin çapraz geçişlerle doğal bitki örtüsünü de etkileyebileceği belirtilmektedir. Böylece kimyasallara dirençli yabani otlar veya ucube başka bitkiler doğabilir. Amerikan “Yeşil Devrimi” tarım kimyasalları, gübrelerle zaten yeterince çevre kirliliği yaratmıştır. Kullanılan kimyasalların arıları, kelebekleri bile yok ettiği belirtiliyor. Ayrıca, bugün dünyamızda çevre kirliliğinin başlıca sorumlusu ABD Emperyalizmidir. Sadece kendi topraklarındaki kurulu sanayisi, toplam sera etkisi doğuran gazların % 25’ini üretiyor. Ve ABD ısrarla, bu gazları sınırlandırmayı amaçlayan Kyoto Protokolu’nu imzalamıyor.
Genetiğiyle oynanmış tohumların yaygın şekilde kullanımıyla, varolan bitki türlerinin azalacağı endişesi de var. Şu anda yeryüzünde sözde “Yeşil Devrim”in yaptığı tahribat çok büyük. Ekilebilir toprakların; yapay gübre ve kimyasallarla % 40 oranında tahrip edildiği belirtiliyor. Genetiğiyle oynanmış bitkiler bu süreci hızlandıracaktır. Yaygınlaştığı ölçüde farklı türler azalacaktır. Türlerin fazlalığı biyolojik zenginliktir. Sahip çıkılması gerekir. Salgın bitki hastalıklarına karşı da çok türün bulunması yararlıdır.
Gördüğümüz gibi, emperyalist tekeller bilimi vahşi amaçları için kullanıyor. Çünkü tekellerin tek amacı vardır: Kâr. Başka hiçbir şeyi gözleri görmez. İnsan hayatıymış, çevre kirliliğiymiş, doğal türlerin yok oluşuymuş, onların umurunda değildir. Bilim onların elindeyken kötü sonuçlar doğurur. Biyoteknoloji de böyle... Gerçekte, biyoteknoloji, insanlığın önünde büyük bir bilimsel devrim. İnsanlık yararına, insan beslenmesi için olsun, sağlığı için olsun veya doğal yaşam için olsun çok büyük olanaklar sağlama gücü olan bir alan. Bu nedenle biyoteknolojiye değil onu uygulayanlara ve nasıl uyguladıklarına bakmak gerekir. Bu anlamda, bugün için emperyalist tekellerin biyoteknoloji uygulamalarına karşı durmak ama biyoteknolojiye sahip çıkmak doğru olur. Çünkü emperyalizm biyoteknoloji ürünlerini bugün bir silah gibi kullanıyor. Dünya halklarını kendine tümüyle bağımlı kılıp sömürüsünü artırmak ve garantiye almak istiyor.
İnsanlık, biyoteknoloji sayesinde kuraklığa, zararlılara ve kimyasalllara dayanıklı; amaca göre protein, mineral veya yağ vb. içeriği zengin ürünler yetiştirebilecektir.
Biyoteknoloji, sosyalizm ile gerçek değerine kavuşacaktır. Doğru şekilde uygulanacaktır. Açlığı dünya üzerinden silecek çözüm; planlı üretimdir, adil paylaşımdır, dolayısıyla sosyalizmdir. Sosyalizm, emperyalist sömürüye son verecek, insanlığın ortak mirasını, patentleri geri alacaktır. Böylece genetiği ile oynanmış ürünler insanlığa hizmet edecektir. Bilim masumdur.
Kurtuluş Yolu
Bu siteyi en iyi 1024*768 çözünürlük ve IE 6.0, Netscape 7.x+ bir tarayıcı ile görüntüleyebilirsiniz.
© 2005 Kurtuluş Yolu Gazetesi internet Baskısıdır.