Ana içeriğe geç
YORUM YAZ

Tartışmaya katıl

Mesajınızı açık ve okunabilir biçimde yazın.

Not: Yorum gönderebilmek için kayıt olmalısınız.
Kayıt olmak için, buraya tıklayınız. Kayıt ücretsizdir!
Kullanıcı adı:
Şifre:
Mesaj ikonu:
İÇERİKMesajınızDüşüncenizi açık, okunabilir ve konuya katkı sağlayacak biçimde yazın.

Önizle ile kontrol edin. Ctrl/Cmd+B · I · U0 kelime0 karakter
Gönderi seçenekleriİmza, bildirim ve moderasyon
 

Hazır olduğunuzda kaydedinÖnizleme değişiklikleri kaydetmez.
  

Konu bağlamını inceleOrijinal yazı ve son yorumlar

Orijinal yazı

11/02/2006 : 09:54:08
Çok uluslu bir şirkette üst düzey yönetici olarak çalışan adam, ‘gönüllü kölelik düzeni bu’ diye mırıldandı, kendisine bahşedilen onca imkâna karşın iş hayatından hoşnut değildi ve bu hoşnutsuzluk, olmadık zamanlarda baş gösteren endişe nöbetleriyle kendini dışa vuruyordu. O ana dek iş ortamlarında çok girişken olan bu kişi, şimdi en basit sunumları yaparken bile zorlanıyor, dili damağı birbirine yapışıyor, sözün sonunu getiremiyordu. Örseleyici bir ayrılığın ardından, içinde bir türlü halledemediği o boşluk duygusunu, ‘ben kocamı çok uluslu şirketlere kurban verdim’ diye açıklayan genç kadın devam ediyordu : ‘Oradaki yozlaşmış insan ilişkileri kocamı da bir tufan gibi önüne katıp sürükledi’. Oysa üniversite yıllarından bu yana aynı siyasetin omzuna yaslanmışlar, hem yoldaşlık hem de hayat arkadaşlığı yapmışlardı. Yazgı onları önce kapitalist sistemin buyruğuna sokmuş, sonra da ruhlarının ağır ağır baştan çıkışına tanıklık etmişti. Kendisini küresel bir firmanın ülkedeki vazgeçilmez yöneticisi olarak tanıtan ve işini çok sevdiğini söyleyen adam son zamanlarda anlam veremediği panik ataklardan yakınıyordu. Bu ataklar, kendisi kabul etmese de, iş hayatındaki doyumsuzlukla birlikte başlamıştı, sık sık cipine binerek kırlara gidiyor, tabiatta uzun saatler geçiriyor ve özlediği hayatın tabiat içinde özgürce yaşamak olduğunu dile getiriyordu.



Bildik hikâyeler değil mi? Bu hikâyeler modern çalışma düzeninin insanın ruhunu emip de onu nasıl bir posaya çevirdiğinin kıssaları olarak okunabilir. Denebilir ki, modern kölelik düzeni baştan çıkarıcı maaşlar ve albenili pozisyonlar karşılığında bizi ruhlarımızı unutmaya ve hatta giderek Faustiyen bir anlaşmaya, ruhlarımızı satmaya çağırıyor. Peki neden böyle? Çağımızda benliğin anlam sağlayıcı kaynakları bir bir kuruyor. Hayatın anlamını devşirmek için yüzümüzü işimize, banka hesabımıza, evimize, evimizin önündeki arabaya dönüyoruz. Maddi imkânlarımızın çokluğu, bize bu hayatı doğru ve mutlu bir biçimde yaşadığımız yanılsamasını veriyor. Oysa hepimiz içimizde yaşanmadan bekleyen bir hayatın suçunu duyuyoruz. O hayat orada, keşfedilmeyi ve açığa çıkarılmayı bekliyor. O orada beklediği sürece de hayatlarımızı, bütün ışıltısına rağmen, saman tadında yaşıyoruz. Çünkü kendimizi yeterince özgür hissetmiyoruz. Çünkü işimiz bizi görünmez prangalarla bağlıyor, hareket kabiliyetimizi sınırlıyor.



Yeni çalışma düzeni, müntesiplerine daha çok tüketme kabiliyeti vaat ediyor. Ruhunu sat ama karşılığında büyük arabalar, büyük evler, sayısız eşya al. Dövüş Kulübü’nün o eşsiz repliğinde söylendiği gibi: ‘Sahip olduğun şeyler bir süre sonra sana sahip olur’. Bu çalışma düzeniyle birlikte yeni bir yoksulluk tarzı sökün ediyor, yeni yoksulların özelliği eşyadan yana zengin ama zamandan yana yoksul olmaları. İşte geçirilen uzun saatler ailenin mutluluğundan çalınıyor. ‘Kalpsiz bir dünyada son sığınak’ olan ailenin temelleri sarsılıyor. Çocuklarımızın en çok gereksindiği iki şey, onlara sunduğumuz dikkat ve varlığımız kayıplara karışıyor. Afrikalıların iki tür açlıktan söz ettikleri söylenir. Biri maddi olana; yiyeceğe, barınağa duyulan açlık, diğeriyse ‘niçin?’ sorusunun cevabına duyulan açlık.Başka bir deyişle anlam açlığı. Bana sorarsanız modern iş hayatı, insanların içinde saklı duran anlam arayışını törpülediği için yaygın bir hoşnutsuzluk yaratıyor. Anamalcı zihniyet sadece kâr ve büyümeyi düşünüyor. Öte yanda ‘ruhun krizi’ büyüyor. İnsanlar işyerlerinde de kişilikleriyle dikkate alınmak, varlıklarını ve biricikliklerini hissetmek istiyorlar. Çarkın içinde sıradan bir vida olmak, varlığımıza esaslı bir cevap arayan bizi, ürpertici sorular karşısında kolsuz kanatsız bırakıyor. İnsan benliği, kadim zamanlardan beri, bağlanmak arayışında. Benliklerimiz aşan, daha yüce, zamanla ve zeminle değişmeyecek değerlere bağlanmak ruhu özgürleştiriyor. Seçim yapabilmek ruhun özgürlüğüdür. Kim kırlarda bir kelebek olmayı yeğlemez ki?
(10/2/2006)