Bildik hikâyeler değil mi? Bu hikâyeler modern çalışma düzeninin insanın ruhunu emip de onu nasıl bir posaya çevirdiğinin kıssaları olarak okunabilir. Denebilir ki, modern kölelik düzeni baştan çıkarıcı maaşlar ve albenili pozisyonlar karşılığında bizi ruhlarımızı unutmaya ve hatta giderek Faustiyen bir anlaşmaya, ruhlarımızı satmaya çağırıyor. Peki neden böyle? Çağımızda benliğin anlam sağlayıcı kaynakları bir bir kuruyor. Hayatın anlamını devşirmek için yüzümüzü işimize, banka hesabımıza, evimize, evimizin önündeki arabaya dönüyoruz. Maddi imkânlarımızın çokluğu, bize bu hayatı doğru ve mutlu bir biçimde yaşadığımız yanılsamasını veriyor. Oysa hepimiz içimizde yaşanmadan bekleyen bir hayatın suçunu duyuyoruz. O hayat orada, keşfedilmeyi ve açığa çıkarılmayı bekliyor. O orada beklediği sürece de hayatlarımızı, bütün ışıltısına rağmen, saman tadında yaşıyoruz. Çünkü kendimizi yeterince özgür hissetmiyoruz. Çünkü işimiz bizi görünmez prangalarla bağlıyor, hareket kabiliyetimizi sınırlıyor.
Yeni çalışma düzeni, müntesiplerine daha çok tüketme kabiliyeti vaat ediyor. Ruhunu sat ama karşılığında büyük arabalar, büyük evler, sayısız eşya al. Dövüş Kulübü’nün o eşsiz repliğinde söylendiği gibi: ‘Sahip olduğun şeyler bir süre sonra sana sahip olur’. Bu çalışma düzeniyle birlikte yeni bir yoksulluk tarzı sökün ediyor, yeni yoksulların özelliği eşyadan yana zengin ama zamandan yana yoksul olmaları. İşte geçirilen uzun saatler ailenin mutluluğundan çalınıyor. ‘Kalpsiz bir dünyada son sığınak’ olan ailenin temelleri sarsılıyor. Çocuklarımızın en çok gereksindiği iki şey, onlara sunduğumuz dikkat ve varlığımız kayıplara karışıyor. Afrikalıların iki tür açlıktan söz ettikleri söylenir. Biri maddi olana; yiyeceğe, barınağa duyulan açlık, diğeriyse ‘niçin?’ sorusunun cevabına duyulan açlık.Başka bir deyişle anlam açlığı. Bana sorarsanız modern iş hayatı, insanların içinde saklı duran anlam arayışını törpülediği için yaygın bir hoşnutsuzluk yaratıyor. Anamalcı zihniyet sadece kâr ve büyümeyi düşünüyor. Öte yanda ‘ruhun krizi’ büyüyor. İnsanlar işyerlerinde de kişilikleriyle dikkate alınmak, varlıklarını ve biricikliklerini hissetmek istiyorlar. Çarkın içinde sıradan bir vida olmak, varlığımıza esaslı bir cevap arayan bizi, ürpertici sorular karşısında kolsuz kanatsız bırakıyor. İnsan benliği, kadim zamanlardan beri, bağlanmak arayışında. Benliklerimiz aşan, daha yüce, zamanla ve zeminle değişmeyecek değerlere bağlanmak ruhu özgürleştiriyor. Seçim yapabilmek ruhun özgürlüğüdür. Kim kırlarda bir kelebek olmayı yeğlemez ki?
(10/2/2006)