Türkiye’de yönetsel reform çalışmaları hemen her dönem gündemde olagelmiş, özellikle 1960’lı yılların başından itibaren kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması sürekli gündemde kalmıştır. Kamu yönetiminin yeniden yapılandırılmasına ilişkin yapılan belli başlı çalışmalar;
·Mehtap Projesi (1962),
·İç Düzen Projesi (1967-1971),
·İdarenin Yeniden Düzenlenmesi Raporu (1971),
·Başbakanlık İdareyi Geliştirme Başkanlığı (1984),
·Kamu Yönetimi Araştırma Projesi (KAYA) (1988-1991),
·Kamu Yönetiminin İyileştirilmesi ve Yeniden Yapılandırılması (VIII.Beş Yıllık Kalkınma Planı-Özel İhtisas Komisyonu Raporu-2000),
şeklinde sıralanmaktadır. Yukarıda yapılan çalışmaların grup üyelerince incelenip, değerlendirilmesinde sayısız yarar bulunmaktadır. Türkiye’de kamu yönetiminin yeniden yapılandırılmasını; son yıllarda gerek Türk kamuoyu, gerek Avrupa Birliği, gerekse uluslararası kuruluşlar (IMF, DÜNYA BANKASI, OECD-PUMA), artık ihtiyaçtan öte bir zorunluluk olarak belirlemekte ve bir an önce gerçekleştirilmesini talep etmektedirler. Bu doğrultuda kamu kurum ve kuruluşlarının da yeniden yapılanma ihtiyacını ve gerekliliğini benimsediği, ve bu yönde giderek hızlanan çalışmalar yapıldığı gözlenmektedir.
Yukarıda sıralanan kamu yönetiminin yeniden yapılandırılmasına ilişkin yapılan çalışmaların başarıyla sonuçlandıklarını söylemek güçtür. Ancak reform hareketlerinin dinamik bir süreç olduğunu da göz ardı etmemek gerekmektedir. Reform hareketlerinin bir öncekilerin tamamlayıcısı ve devamı niteliğinde olduğu unutulmamalıdır. Örneğin, Belçika’da yaklaşık 100 yıldan bu yana kamu reformu sürdürüldüğü ifade edilmektedir.
Türkiye’de 1962 yılında Mehtap Projesi ile başlayan kamu yönetiminde reform çalışmaları daima; kamu kurum ve kuruluşlarını kapatılması, birleştirilmesi, bölünmesi, ayrıştırılması vb. noktada odaklanmış ve çözümün, çarenin bu olduğu benimsenmiştir.
40 yıldan bu yana; iki bakanlığı birleştirmeyi, bir bakanlığı ikiye bölmeyi, kamu kurum ve kuruluşlarından bazı birimlerin alınıp yeni kamu kuruluşları kurmayı, bir kamu kuruluşunu kapatmayı, bir kamu kuruluşunun diğer kamu kuruluşuna ilhak etmesini veya bir kamu kuruluşunun diğer bir kamu kuruluşu içinde eriyip yok olmasını hep kamuda reform olarak sunduk, kamuda reformun bu yöntemlerle yapılabileceğini kabul ettik. Bu duruma çoğu zaman kendimizi de inandırdık. Şunu da eklemek gerekir; bu yöntemlerle reform yaparken sulandırdığımız gerçeğini de unutmamak gerekir. Kurumsal bağnazlıklar ve olumsuz eğilimli politik tercihler sulandırmalarda ve sapmalarda hatırı sayılır katkılarda bulunmuştur. Ancak geldiğimiz noktada kamu reform çalışmalarında çok da başarılı olamadığımızı da itiraf etmeliyiz.
Yakın zamanlarda; Hazineyi Maliye Bakanlığından ayırmayı, Maliye Bakanlığı ile Gümrük Bakanlığını birleştirmeyi ve tekrar ayırmayı, Sanayii ve Ticaret Bakanlığından dış ticaret birimini koparıp, Hazine ile birleştirmeyi ve daha sonra tekrar ayırmayı, tarım, orman, hayvancılık, köy işlerini defalarca birleştirip, ayırmayı, Hazine ve Merkez Bankasından bazı birimleri koparıp BDDK’yı kurmayı, piyasalarda düzenleme ve denetleme görevleri bulunan icracı bakanlıklar varken ve bu bakanlıkların görev ve yetkilerinde fazla bir değişiklik yapmaksızın üst kurullar adı altında yeni kamu kuruluşları kurmayı, hep kamusal reformlar olarak sunduk ve kabul ettik. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak dönüp arkamıza baktığımızda yaptığımız reform adı altındaki bu işlerden çok fazla da memnun olamadık. Çünkü toplumsal ve ülke ihtiyaçlarımız yine karşılanamıyordu. Bu nedenle de “kamuda reform” her dönemde yükselen paradigma olmaya devam etmiştir. 3 Kasım seçimlerinden sonra bu paradigma daha da yükselmektedir.
Üzülerek görüyorum ki, yine aynı şeyleri yaşıyoruz. Kamuda reformun toplumsal ve yönetsel bir sorun ile ihtiyaç olduğunu algılama düzeyinde hep sorunlar yaşıyoruz, işin hep kolaycılık yönünü ön plana çıkarıyoruz. Kamu hizmetlerinde koordinasyonsuzluk, işlevsizlik, iletişimsizlik, gecikme vb. nedenler ileri sürerek yine kamu kuruluşlarını birleştirme, ayırma, kapatma gibi yöntemlerle kamuyu yeniden yapılandırma seslerini yükseltmeye başladık. Ancak yükselen bu seslerin doğru olduğunu, gerçek bir ihtiyaçtan kaynaklandığını göz ardı etmemek gerekir.
Kamu sektörünü yeniden yapılandırmak, ülkeyi yeniden yapılandırmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Yeniden yapılandırma çalışmalarında; ülkenin gerçek ihtiyaçları ortaya konularak, bu ihtiyaçlar doğrultusunda kamunun yeniden yapılandırılmasına hizmet edecek, yol gösterecek metedolojiler ortaya konulmalı, seçenekler üretilmelidir. Karar alıcılara (siyaset, bürokrasi, sivil toplum örgütleri) sağlıklı ve doğru karar almaları doğrultusunda katkı sağlanmalıdır. Türkiye’de 3 Kasım seçimlerinden sonra, yeni bir yönetim süreci ve güçlü bir iktidar dönemi başlamış, bu durum ciddi bir fırsat olup, her türlü kamusal reformlar gerçekleştirilebilecektir. Bu bağlamda hepimize düşen, sürekli olarak daha çok bilgiyle donanıp, daha çok fikir üretmektir.
Saygılarımla.
·Mehtap Projesi (1962),
·İç Düzen Projesi (1967-1971),
·İdarenin Yeniden Düzenlenmesi Raporu (1971),
·Başbakanlık İdareyi Geliştirme Başkanlığı (1984),
·Kamu Yönetimi Araştırma Projesi (KAYA) (1988-1991),
·Kamu Yönetiminin İyileştirilmesi ve Yeniden Yapılandırılması (VIII.Beş Yıllık Kalkınma Planı-Özel İhtisas Komisyonu Raporu-2000),
şeklinde sıralanmaktadır. Yukarıda yapılan çalışmaların grup üyelerince incelenip, değerlendirilmesinde sayısız yarar bulunmaktadır. Türkiye’de kamu yönetiminin yeniden yapılandırılmasını; son yıllarda gerek Türk kamuoyu, gerek Avrupa Birliği, gerekse uluslararası kuruluşlar (IMF, DÜNYA BANKASI, OECD-PUMA), artık ihtiyaçtan öte bir zorunluluk olarak belirlemekte ve bir an önce gerçekleştirilmesini talep etmektedirler. Bu doğrultuda kamu kurum ve kuruluşlarının da yeniden yapılanma ihtiyacını ve gerekliliğini benimsediği, ve bu yönde giderek hızlanan çalışmalar yapıldığı gözlenmektedir.
Yukarıda sıralanan kamu yönetiminin yeniden yapılandırılmasına ilişkin yapılan çalışmaların başarıyla sonuçlandıklarını söylemek güçtür. Ancak reform hareketlerinin dinamik bir süreç olduğunu da göz ardı etmemek gerekmektedir. Reform hareketlerinin bir öncekilerin tamamlayıcısı ve devamı niteliğinde olduğu unutulmamalıdır. Örneğin, Belçika’da yaklaşık 100 yıldan bu yana kamu reformu sürdürüldüğü ifade edilmektedir.
Türkiye’de 1962 yılında Mehtap Projesi ile başlayan kamu yönetiminde reform çalışmaları daima; kamu kurum ve kuruluşlarını kapatılması, birleştirilmesi, bölünmesi, ayrıştırılması vb. noktada odaklanmış ve çözümün, çarenin bu olduğu benimsenmiştir.
40 yıldan bu yana; iki bakanlığı birleştirmeyi, bir bakanlığı ikiye bölmeyi, kamu kurum ve kuruluşlarından bazı birimlerin alınıp yeni kamu kuruluşları kurmayı, bir kamu kuruluşunu kapatmayı, bir kamu kuruluşunun diğer kamu kuruluşuna ilhak etmesini veya bir kamu kuruluşunun diğer bir kamu kuruluşu içinde eriyip yok olmasını hep kamuda reform olarak sunduk, kamuda reformun bu yöntemlerle yapılabileceğini kabul ettik. Bu duruma çoğu zaman kendimizi de inandırdık. Şunu da eklemek gerekir; bu yöntemlerle reform yaparken sulandırdığımız gerçeğini de unutmamak gerekir. Kurumsal bağnazlıklar ve olumsuz eğilimli politik tercihler sulandırmalarda ve sapmalarda hatırı sayılır katkılarda bulunmuştur. Ancak geldiğimiz noktada kamu reform çalışmalarında çok da başarılı olamadığımızı da itiraf etmeliyiz.
Yakın zamanlarda; Hazineyi Maliye Bakanlığından ayırmayı, Maliye Bakanlığı ile Gümrük Bakanlığını birleştirmeyi ve tekrar ayırmayı, Sanayii ve Ticaret Bakanlığından dış ticaret birimini koparıp, Hazine ile birleştirmeyi ve daha sonra tekrar ayırmayı, tarım, orman, hayvancılık, köy işlerini defalarca birleştirip, ayırmayı, Hazine ve Merkez Bankasından bazı birimleri koparıp BDDK’yı kurmayı, piyasalarda düzenleme ve denetleme görevleri bulunan icracı bakanlıklar varken ve bu bakanlıkların görev ve yetkilerinde fazla bir değişiklik yapmaksızın üst kurullar adı altında yeni kamu kuruluşları kurmayı, hep kamusal reformlar olarak sunduk ve kabul ettik. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak dönüp arkamıza baktığımızda yaptığımız reform adı altındaki bu işlerden çok fazla da memnun olamadık. Çünkü toplumsal ve ülke ihtiyaçlarımız yine karşılanamıyordu. Bu nedenle de “kamuda reform” her dönemde yükselen paradigma olmaya devam etmiştir. 3 Kasım seçimlerinden sonra bu paradigma daha da yükselmektedir.
Üzülerek görüyorum ki, yine aynı şeyleri yaşıyoruz. Kamuda reformun toplumsal ve yönetsel bir sorun ile ihtiyaç olduğunu algılama düzeyinde hep sorunlar yaşıyoruz, işin hep kolaycılık yönünü ön plana çıkarıyoruz. Kamu hizmetlerinde koordinasyonsuzluk, işlevsizlik, iletişimsizlik, gecikme vb. nedenler ileri sürerek yine kamu kuruluşlarını birleştirme, ayırma, kapatma gibi yöntemlerle kamuyu yeniden yapılandırma seslerini yükseltmeye başladık. Ancak yükselen bu seslerin doğru olduğunu, gerçek bir ihtiyaçtan kaynaklandığını göz ardı etmemek gerekir.
Kamu sektörünü yeniden yapılandırmak, ülkeyi yeniden yapılandırmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Yeniden yapılandırma çalışmalarında; ülkenin gerçek ihtiyaçları ortaya konularak, bu ihtiyaçlar doğrultusunda kamunun yeniden yapılandırılmasına hizmet edecek, yol gösterecek metedolojiler ortaya konulmalı, seçenekler üretilmelidir. Karar alıcılara (siyaset, bürokrasi, sivil toplum örgütleri) sağlıklı ve doğru karar almaları doğrultusunda katkı sağlanmalıdır. Türkiye’de 3 Kasım seçimlerinden sonra, yeni bir yönetim süreci ve güçlü bir iktidar dönemi başlamış, bu durum ciddi bir fırsat olup, her türlü kamusal reformlar gerçekleştirilebilecektir. Bu bağlamda hepimize düşen, sürekli olarak daha çok bilgiyle donanıp, daha çok fikir üretmektir.
Saygılarımla.