Ana içeriğe geç
YORUM YAZ

Tartışmaya katıl

Mesajınızı açık ve okunabilir biçimde yazın.

Not: Yorum gönderebilmek için kayıt olmalısınız.
Kayıt olmak için, buraya tıklayınız. Kayıt ücretsizdir!
Kullanıcı adı:
Şifre:
Mesaj ikonu:
İÇERİKMesajınızDüşüncenizi açık, okunabilir ve konuya katkı sağlayacak biçimde yazın.

Önizle ile kontrol edin. Ctrl/Cmd+B · I · U0 kelime0 karakter
Gönderi seçenekleriİmza, bildirim ve moderasyon
 

Hazır olduğunuzda kaydedinÖnizleme değişiklikleri kaydetmez.
  

Konu bağlamını inceleOrijinal yazı ve son yorumlar

Orijinal yazı

20/09/2004 : 13:45:45
Globalleşme karşı konulamaz bir süreç haline gelmiştir. Globalleşme birlikte bir değişim yaşanmakta ülkeler yakınlaşmakta birleşmekte, kültür erozyonu yaşanmakta,dünya küçülmektedir.Dünya sorunları bütün ülkeleri ilgilenmekte insan hakları benimsenmekte,mesafeler kısalmakta ulaşım,iletişim dünyanın bir ucundan bir ucuna çok kolay olmaktadır. Globalleşmenin bir çok iyi yanı vardır. Teröre, savaşlara,karşıdır. Sağlık sorunlarına hangi ülkede olursa olsun insanlara yardım edilmekte felaketlerde hep beraber olunmakta faşist devlet adamlarının elinde kalan halk kurtarılmaktadır. Bunların yanında kötü yanları ya da kötüye kullanılması sonucu güçlü devletler daha da güçlenmek için fakir ülkelere tuzaklar kurup bu ülkelerdeki ulus kavramını yok etmeye çalışıp bu ülkeleri ele geçirip kaynaklarını kullanmaya çalışmaktadır. Kalkınmış güçlü devletler kültürlerini dinlerini zayıf ülkelere aşılamakta, kaynakları doğal kaynakları ele geçirmeye çalışmaktadırlar. Globalleşmenin en kötü yanı gelişmekte olan ekonomisi güçlü olmayan ülkeleri borç vererek kendine bağlamaya çalışıp bu ülkelerin üretim gücünü ele geçirip üretim gücünü yok edip kendi mallarını zorla satıp güçlenmek istemesidir. İyi kötü yanlarıyla globalleşme karşı konulamaz bir süreçtir ve böyle olması da gerekir.

Size çok uzun bir konuyu kısaca özetledim. Bu olayın herkese birşeyler çağrıştırdığından, bazı ülkeleri aklınıza getirdiğinden eminim. Biz bu sürecin içinde sizce globalleşmenin iyi yönlerinden mi faydalanıyoruz yoksa kötü yönlerinden mi?

Son 22 yorum (en yenisi önce)

23/06/2005 : 23:58:50
mynet haber


Bush ve Blair, İstanbul'da yargılanacak


Çalışmaları, dünyanın çeşitli ülkelerinde 2 yıldan bu yana sürdürülen Irak Dünya Mahkemesi'nin (WTI) nihai oturumu, Topkapı Sarayı Darphane-i Amire salonlarında yarın başlayacak.

5 ayrı konuda birbirini izleyen toplantılarla 25-26 Haziran günlerinde de sürecek mahkemede, Irak işgali ve sonrası, belge ve tanıklarla sorgulanacak, belgelenecek, ABD Başkanı George W. Bush ve İngiltere Başbakanı Tony Blair yargılanacak. Mahkemeye, farklı ülkelerden, dünyaca tanınmış 60'ı aşkın barışçı, uluslararası hukukçu, yazar, eski diplomat; iddia heyeti ve jüri üyesi ya da tanık olarak katılıyor. Vicdan jürisinin başkanlığını Hintli yazar Arundhati Roy, iddia heyetinin başkanlığını ise Profesör Richard Falk yapıyor. Türkiye'den Profesör Turgut Tarhanlı, Profesör Ayşe Erzan, Profesör Murat Belge, Profesör Baskın Oran ve başka bilim ve düşün adamlarının da yer alacakları mahkemede, İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu da gözlemci sıfatıyla bulunacak.

200'den fazla yabancı konuğun beklendiği, halen 500 civarı izleyicinin kayıt yaptırdığı mahkemeye ait bilgiler, bugün yapılan basın toplantısıyla basın mensuplarına aktarıldı. Tanıtım toplantısında konuşan UNESCO Barış Ödülü sahibi uluslararası hukuk profesörü Richard Falk, "Irak Dünya Mahkemesi tarihi öneme sahip bir girişim. Dünyanın dört bir yanında gerçekleştirilen, Irak Savaşı'nın hukuki boyutlarıyla ilgili mahkeme oturumlarının oluşturduğu sürecin son noktası. Dünyanın duyarlı insanlarının gerçekleştirdiği bu kadar kendiliğinden girişim daha önce hiç olmamıştı. Irak Dünya Mahkemesi, savaş ve barış meselelerinde hiç bir devletin veya liderin hukuktan üstün olamayacağı inancıyla hareket eden ahlaki küreselleşme denilebilecek bir ifadeyi temsil ediyor. Irak Dünya Mahkemesi'nin, infaz gücü bulunmayan bir mahkeme olduğunun farkındayız. Daha ziyade duyarlı, bağımsız, tarafsız ve dürüst insanların gerçekleştireceği bir soruşturma bu. Irak Dünya Mahkemesi, saldırı savaşına, savaş suçlarına ve insanlık suçlarına karşı çıkıyor, hükümetlere veya BM'ye karşı çıkmıyor" dedi.


Mahkemenin programı hakkında bilgi veren katılımcılardan Hilal Küey, "Irak Savaşı sonrasında 1.5 yıldan beri ABD yargılanamıyor. Çünkü Roma tüzüğünü imzalamadı. Ancak bu, onun aklanması demek değil. Biz istedik ki Roma tüzüğünü aynen uygulayalım. Bir vicdan jürimiz olacak. Bu jüri 3 günün sonunda toplanıp, Pazartesi günü kararını açıklayacak. Biz sadece Bush ve Blair'i yargılamıyoruz. ABD ve İngiliz hükümetleri, asker göndermese de dolaylı yollarla destek veren hükümetler, Arap hükümetleri, ayrıca savaşa çanak tutan medya yargılama konularımız olacak" diye konuştu.


Küey, savaşa engel olmak için bir girişimde bulunmayanları da suçladıklarını belirterek, "Amacımız cezalandırmak değil, tarihe doğru kayıt düşmek istiyoruz. Buradan çıkacak sonucu Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığı'na da göndereceğiz. Tanıklıklar gerçek, deliller gerçek. Biz sanal değil, sahici bir mahkemeyiz. Uluslararası hukuk silah karşısında tıkandı. Bu tıkanıklığı nasıl aşarız onu düşünüyoruz" açıklamasında bulundu.


Konuşmaların ardından katılımcılar basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Toplantı için neden İstanbul'un seçildiği yönündeki soru üzerine konuşan hukuk profesörü Richard Falk, "İkinci tezkerenin Meclis'ten geçmemesi barış için önemli bir etkendi. Türkiye, savaştan en çok etkilenen ülkelerin başında. Ayrıca 3. sebep de, Türkiye'nin 1990'dan beri üslerini açarak yardım etmesi ve savaş karşıtı gösteriler" ifadelerini kullandı.


Falk, kararın ne olabileceği yönündeki soruya, "Bu, jürinin vereceği bir karar. Yaptırım gücü olan değil, sembolik bir mahkeme. Eğer ABD yargılansaydı nasıl bir karar çıkardı, bunu göstermek istiyoruz. Biz gerçek bir mahkeme değiliz ama ciddiyeti, delileri toplamasıyla bir mahkemeyiz. Uluslararası kuruluşların görevini yapmadığı ortamda bu bizim sorumluluğumuzdu. Bush ve Blair zaten her yerde istediklerini söyleme imkanı buluyorlar. Biz bu 3 günlük ortamda susturulanların konuşturulmasını istedik" cevabını verdi.


"Saddam da yargılanacak mı?" sorusu üzerine Falk, "Bu mahkeme Irak savaşını değerlendirmek için yapılıyor. Saddam'ın yargılanması konusunda kuşkumuz yok, mutlaka yargılanmalı. Ancak Saddam odağımızda değil. Keşke onu yargılayan mahkeme bağımsız olsaydı" dedi.


İstanbul Barosu Bakanı Avukat Kazım Kolcuoğlu da, "Baroların bu işgale karşı duyarlı olmaları gerekir. Biz bunu dünya barolarına taşıdık ama net bir tavır alamadık. Ancak giderek bu duyarlılığın arttığını görüyoruz. Biz bu mahkemenin 20 ülkede yaptığı çalışmalardan elde edeceği kanıt ve belgeleri uluslararası ceza mahkemesi savcılığına sunmayı düşünüyoruz.


Mahkemenin vereceği karar 30 yıla kadar hapis ve para cezasını ön görüyor" diye konuştu.


Meksika'da yaşayan ABD'li gazeteci John Rose, mahkemede tanık olarak ifade verecek. Rose, "Meksika da Irak'a asker gönderdi ama bu işten zarar gördü. Mahkemede bu konuda gördüklerim ve bildiklerimi anlatacağım. Bush ve Blair savaşın suçlularıdır, yargılanıp ceza alacaklarına inanıyorum" ifadelerini kullandı.
Öte yandan, Irak Dünya Mahkemesi İstanbul Koordinasyonu adına Müge Sökmen de, Türkiye'de savaş karşıtı hareketlerin güçlü olması ve tezkerenin geçmemesinin, savaş karşıtı hareketlere güç ve moral verdiğini söyledi.
22/06/2005 : 13:36:07
Paşaların demokrasinin önünde bir engel olduğunu söylemek haksızlık olur.
Türkiyenin demokrasiyi bütün kurumlarıyla işletebilmesi için asker şu an bir güvence olarak
görünüyor çünki biz Türk toplumu olarak herhangi bir şeyi kendi başımıza yapamıyoruz güdülmeye alışmışız sanki; eğer bir gün demokrasi halk olarak içimize sindirirsek ozaman ne askere nede dışardan herhangi bir müdehale ye gerek kalacak (AB nin uygulatmak istediği karalar vs) gibi
bu ne zaman olur şu an pek belli değil.
Şu an var olan düzenin bozulup kötüye gitmesinin önündeki en büyük engelin paşalar olduğu söylenilebilir umuyoruz bu da pek uzun sürmeyecek.
20/06/2005 : 10:52:01
Verdiği önemi görebiliyor musunuz? Gözlerim yaşardı doğrusu!!!

Mynet Haber

Dünya Bankası Türkiye Direktörü Andrew Vorkink, Dünya Bankası'nın Türkiye'ye rekor düzeyde kredi verdiğini, bunun da Banka'nın Türkiye'ye verdiği önemi gösterdiğini söyledi.

Vorkink, sadece Haziran 2004 ile Haziran 2005 döneminde, 1 milyar 800 milyon dolar kredi kullandırdıklarını vurguladı.

Türkiye'nin aldığı kredilerin yüksekliğinin, gerçekleştirdiği ''başarılı reformlar ile hızlı dönüşümün'' bir sonucu olduğunun altını çizen Vorkink, ''Türkiye, Hindistan'dan sonra Dünya Bankası'ndan en çok kredi alan ikinci ülkesi konumunda bulunuyor'' dedi. Vorkink, devamla şunları söyledi: ''Bütün bunlar, Banka'nın Türkiye verdiği önemin bir göstergesidir. Dünya Bankası, Türkiye'nin güçlü bir potansiyeli olduğuna inanıyor ve gelecek projelerini, programlarını finanse ediyor. Bundan sonraki yardımlarımız, Türkiye'nin AB'ye daha çok yakınlaşmasını sağlamak için olacak.''

Workink bu arada, son günlerde gündeme gelen, özellikle özel okulların faydalanacağı eğitimdeki Katma Değer Vergisi (KDV) oranının indirilmesinin, ''gayet mantıklı bir hareket olacağını'' söyledi.

Ayrıca Türkiye'nin, zaman zaman AB'ye tam üye olan Doğu ve Orta-Güney Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığını hatırlatan Vorkink, bu kıyaslamanın doğru bir kıyaslama olamayacağını, çünkü bu ülkelerin piyasa tecrübelerinin eski Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla başladığını, Türkiye'nin ise çok daha eski bir piyasa geçmişi ve tecrübesine sahip olduğunu kaydetti.

Vorkink, ''Türkiye, AB'ye tam üye olan Doğu ve Orta-Güney Avrupa ülkeleriyle değil, piyasa geçmişleri bulunan İspanya ve İrlanda ile kıyaslanmalıdır. Ben Türkiye'nin reformları sürdürmesi halinde, ileride bir İrlanda ve bir İspanya olacağına inanıyorum'' şeklinde konuştu.

Dünya Bankası, Haziran 2003 ile Haziran 2004 dönemi arasında Türkiye'ye 1 milyar 586 milyon dolar, Haziran 2004 ile Haziran 2005 döneminde ise 1 milyar 800 milyon dolar kredi kullandırdı.

Banka, gelecek yıl ise Türkiye'ye 1.6 milyar dolar kredi kullandırmayı planlıyor.
11/06/2005 : 17:13:18
Öncelikle şu tespitleri bir daha ortaya koymalıyız... Türkiye'nin aydın geçinenlerinin hemen tamamına yakını, çağdaşlaşmayı, medenileşmeyi,globalleşmeyineredeyse son 2 asırdır Avrupa'yı taklid veya Avrupa'ya teslimiyet olarak görmüşler.
İçimizdeki hainler ve gafiller vasıtasıyla, 'Vahş” Batı'ya bu teslimiyet, son 150 yılda, Türk Milleti'nin maddeten ve manen değerlerinden soyulmasının, hatta bazen akıntıya kapılarak 'gönüllü soyunmasının' baş sebebidir. Avrupa'ya gözü kapalı hayranlıkla teslim olan; milletten kopuk, kendilerini milletin üstünde gören bir kısım zavallılar, içlerinden çıktıkları toplumu, güdülecek bir sürü gibi görme zavallılığından bir türlü kurtulamamışlardır.
Türk Milleti'nin istikbaline, güzel geleneklerine, sanatına, kültürüne, şarkısına, türküsüne, şiirine, masalına, diline, dinine, maneviyatına, milliyetine saldırmak, bütün değerlerini aşağılamak, bu 'aşağılıkların' seçtiği en kolaycı yoldur. Bu 'yallı-zilli yolda' icra-yı zenaat ederlerken, bir başka kolay yol seçerler. Borazanlığını üstlendikleri dış şer odaklarına, maddeten 'ne kadar yal, o kadar yağlı bal' şartıyla, manen de kayıtsız şartsız teslim olurlar.
Köyün içine varıp, o köye giden yolu bulmak için, dürbünle kılavuz aramaya gerek yok. Türkiye, tarihinin en sıkıntılı, en kara günlerini yaşıyor. Son 10-15 yılda, özellikle son 2 yılda, 'idare edenleri'ne benzedi Türkiyemiz... 'Vahşi Batı'nın sömürme hamleleri karşısında, 'şamar oğlanı'na döndü Türkiye!.. Sömürme uzmanları, Türkiye'ye öylesine darbeler vuruyorlar ki, sadece bu darbelere dayanmayı bile gurur vesilesi olarak sunabiliyor içimize Truva Atı misali yerleştirilmiş olan bir takım soysuz ve onursuz... Sanki ringde karşısına korkuluk dikilmiş, kendisi korkulukla uğraşırken, görünmez yumruk, tekme, sırttan hançer darbeleriyle, iyice benzetilmiş, yediği dayaktan acı hissetme duygusunu kaybetmiş, kum torbasına dönmüş boksöre benziyoruz.
Ümidini kaybetme!..
ANCAK, milletçe içine düşürüldüğümüz 'ahval ve şerait' ne olursa olsun, Türk Milliyetçileri olarak ümidimizi asla kaybetmemeliyiz. 'Ümidini kaybetme' ve 'yan gelip yatma' gibi deyimlerin, bizler için şeklen olumsuz, manen tarihten ve ecdaddan aldığımız, dolu dolu emir hitapları olduğunu, hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız.
Peki, Türk Milliyetçileri, bu darbeler karşısında tedbir alabiliyorlar mı?.. Gerekli tepkiyi verebiliyor, en azından uyarı görevlerini yapabiliyorlar mı?.. Türkiye'ye ve Türk Birliği'ne karşı kurulduğu artık aşikar olan Avrupa Birliği konusunda Türk Milliyetçileri'nin, müşterek bir fikirleri ve tedbirleri var mıdır?..
Türk Milliyetçiliğini gönlünde, ruhunda taşıyan, aklıyla, iz'anıyla yaşayan herkes, AB'nin, Türkiye üzerindeki 'bölme, parçalama, eritme ve yutma planını' bilir ve buna karşı mücadele eder. Bilir ki, AB Türk'ün birliğine, dirliğine karşıdır.
Ancak görünen odur ki, Vahşi Batı'nın içimizdeki sahibinin sesi marka borazanlarını da kullanarak gerçekleştirdiği propaganda bombardımanının tesiriyle, Türk Milliyetçileri'nin de kafaları karıştırılmaya başlanmıştır.
Türkiye'nin birliğine, dirliğine, bütünlüğüne, üniter devlet yapısının temeline dinamit koyan, bütün mill” ve manev” değerlerini gonca güller gibi budamaya çalışan ABdir.
MHP Genel Sekreteri Cihan Paçacı'nın Ankara Temsilcimiz Sevgili Hakan Akpınar'ın geçen haftaki köşesinde yayınlanan 'MHP olarak AB'ye girişe karşı değiliz. Zaten bu bir devlet politikasıdır' mealindeki beyanları, bir kısım borazan basını, hatta bizim gazetedeki bazı AB aşıkı yazarları da çok çok sevindirmişti. AB köleliğini 'çağdaşlık' zanneden bu dostlar, neredeyse bize dönüp, 'Bak MHP bile karşı değil, sana ne oluyor' demedilerse, buna nezaketleri (!) engel olmuştu.
Aslında 'çarpık koalisyon' döneminde 'AB'ye onurlu giriş' gibi garip bir 'laf'la başlayan bu garip temayül, 'uyum yasaları' adlı ilk dinamit lokumlarını, Türkiye'nin temeline bağlayan mekanizmanın gaflet ateşi olmuştu.
Ve 1990'lı yıllarda,Türk Birliği ideali, şimdi yerinde yeller esse de yeniden Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin politikası haline geldi... Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bazı politikaları hatalı olabilir. Esas olan Türk Milliyetçileri'nin bu hasta politikaları değiştirmek için, yanlışa direnmeleri, milletimize gerçekleri anlatmalarıdır. Ama halen orta asyadan yanan ateş sönmüş değildir ve Türk milleti bunuda aşacak irade ve kaabiliyeti haizdir.
11/06/2005 : 16:59:51
İşte tam bu noktada globalleşen dünyanın biz neresindeyiz sorusu aklımıza gelmeli ve acaba Türk milleti olarak nasıl bir milli duruş sergilemeliyiz bu düşünülmeli. Unutmayalım sınırların ortadan kalması, bütünleşme gibi kavramların sıkça cirit attığı bu denklemde bizleri birçok sorunun takip edeceği muhakkaktır. En önemlisi de acaba Türk insanı olarak biz bu kavramın nimetlerinden mi faydalanacağız yoksa cefasını çekip sefasını sürenlere koz mu vereceğiz. Neden Türk milleti olarak 300 milyonluk bir Türk nüfusuyla bir bütünleşme taraftarı olmayıp ta kendi kendimizi tenkitle uğraşıyoruz. Bilindiği üzere dünyanın en zengin doğalgaz yatakları orta asyada mevcut. Yine petrol yataklarının önemli bir kısmı bu bölgenin merkezinde. Gelecekte muhtemel savaşlara evsahipliği yapacak enerji savaşları bu kaynakların paylaşılmak istenmesinden çıkacak. Yine ortadoğuyu kasıp kavuracak su savaşlarının yaşanacağı tarih yakındır ve Türkiye olarak bu savaşın beşiğinde yer alacak olan bizleriz. Acaba bu konularda milli bir politikamız var mı? yoksa neden üretilmiyor? varsa hani nerde? işte tüm bu sorunlar içerisinde ABD nin BOP projesine nasıl bakmalıyız sıcak mı soğuk mu ılık mı yoksa etkin rol üstlenerek kerkük musul gibi milli misakta yer alan Türk yurtlarına Türktür Türk kalacaktır gözüyle mi? Bakış açımız bu noktada her zaman dediğim gibi Türk için Türke göre olmalı selam ve saygılar...
11/06/2005 : 10:33:12
GLOBALLEŞME

irfan erdogan



Globalleşmenin birbirine bağıntılı iki anlamı vardır: (a) Bir firmanın bir ülkenin sınırları ötesinde yatırım yapması, (b) firmaların birbiriyle birleşerek\karışarak (Örneğin Time ile Warner Bros. firmalarının birleşmesi), veya satın alarak ya da ortak-girişimle uluslararasılaşması anlamınadır. Bu tür büyüme iletişim teknolojisinin ve uluslararası pazarın kapsamı ve kapasitesinin genişliği, yüksek maliyet ve finans gerektirmesi, ve pazar kontrolunda daha etken olması nedeniyle gerekli olmaktadır. Bu aynı zamanda üretim ve pazar kontrolu sayesinde karların azamileştirilmesi olanağını sağlar. Globalleşme bugünün dünya kapitalizminin kaçınılmaz bir gereğidir. Bu gereği Amerikan firmaları ve Avrupalılar çok iyi anlamış durumdalar.

Globalleşmenin yukardaki anlamı üzerine örtü çekilir ve globalleşmeye yeni ve popüler bir anlam verilir: Globalleşme evrenselliği, evrensel işbirliğini, evrensel kardeşliği, yoldaşlığı, evrensel birliği, dirliği ve beraberliği ifade eder; Globalleşme kader birliği, dünyada ortaklaşa barış ve özgürlük içinde yaşamayı anlatır. Ne anlatım ve ne ifade!: Epey güçlü. İnsanın içine işliyor ve insanca özlemlerini gıdıklıyor. Yutuyoruz tabi. yutuyoruz çünkü, bu iddia tek bir alandan hücumla gelmiyor, her gün her yönden, popüler media ve müzik, sanattaki gösterilerle desteklenerek geliyor ve güçlendiriliyor: "We are the World, We're the children" diyor içtenlikle Amerikan sanatçıları hep birlikte, ve bunu seyreden sivil-military-endüstriyel kopmplex'in büyükbaşları whisky'lerini yudumlayıp gülümsüyorlar. Ben onlar gibi olsam, ben de gülümserim: Modern kapitalizmin Tanrıyı öldürdüğü ve artık misyonerlerin beş paralık değerleri olmadığı kentsel alanlarda, yeni misyonerler türedi. Bu misyonerler, eskilerden farklı olarak, görevlerini tanrı adına ve karın tokluğuna değil, kapitalist pazarın maddi çıkar gereklerine göre yaparlar: "We are the world" diyenleri çoğumuz huşu içinde dinler ve duygulanırız, kendimizi o "We" içine katarız. Fakat yaşanan dünyanın yaşanan gerçeğinde, "we are the world" demek, ve kardeşlik, barış ve beraberlikten bahsetmek, "savaş, açlık, kıtlık, sefillik ve sömürünün nedeni olan dünya düzenini değiştirmemiz gerekir" diye insanları mücadeleye davet etmedikten sonra, sömürü düzeninin tasdikinden öte birşey değildir. Dünyada barış ancak, dünyanın her yerindeki insanların, ve özellikle ellerine silah verilmiş ve öldürmeye hazırlanmışların silahlarını bırakarak, sokağa dökülerek "sömurüye yeter!" demesiyle olur. Barış ve beraberlik teraneleri okuyanlar, gevşetici, rahatlatıcı ve uyutucu mesajla-masaj yerine, benim dediğim şekilde bir mesajla gelsinler, bakalım ne olur!! "We are the world" diye imperyalist ideolojinin bizlik uyutmacasını destekleyenlerin mesajları sürekli her yerde yayınlanır ve destekleniri, geniş kitlelere ulaştırılır. Benim dediğim şekilde olan ise hemencecik boğulur. Tekrar sorayım: Benim dediğim gibi bir mesaj, "we are the world" masajı gibi popüler iletişim araçlarıyla dünyaya dağıtılsa ve popülerleştirilse, ne olur dersiniz? En azından, silahlanmışlara silahları bırakmalarını söylediği için isyana davet nedeniyle boğazlanırlar. Sermeyenin devleti tarafından sermayenin imparatorluğunu korumak için eline öldür diye silah tutuşturulmuş adam, "ben öldürmem" diye silahı bıraktığında, isyan (veya vatana ihanet) olur!. Bu denli çarpıtılmış, adileştirilmiş, çaresizleştirilmiş bir dünyada yaşıyoruz. Silahı birey olarak kendi başına bırakabilir misin? Asla. Bırakmak olanağı sadece fikirlere bağlı olsaydı epey kişi askere gitmeyi red ederdi. Edemez, tıpış tıpış benim gibi gider. Neden red edemeyeceğini anlatmaya bile gerek yok: Egemen düzenin egemenlik borusu öter. Bu boru da ancak, toplu karşıtlıkla susturulabilir: Ücretli-köleler ve ellerine silah tutuşturulmuşlar, silahlara veda deyip sokağa dökülsünler bak ne olur o zaman!.

Uluslararasi iletisim kitabimdan

13/04/2005 : 11:48:02
Çin mallarına karşı bir rekabet halinde olabilmemiz mümkün değil. İnsanların yerli malına olan eğilimi arttırmak gerekiyor en başta. Biraz ülkeyi sevme ve koruma ruhunun kazandırılması ve ülke için kaizen ruhunu getirmek gerekiyor. Ne olursak olalım Arap, Kürt, Türk hep Türkiye Cumhuriyeti için çalışma yoluna gitmeye çalışmalıyız. Bu ülkede yaşıyor ve bu ülkenin vatandaşısak korumak ve ilerlemesini sağlamak bizim görevimizdir. Devlet insanlar için olduğu kadar bizde devlet için olmaya çalışır ve görevlerimizi yerine getirtmeye çalışırsak bir çok şeyin düzeleceğine eminim.
02/03/2005 : 15:56:24
bir şeyleri kaçırılmıyalım,rekabet her zaman iyidir, gelişmeler rekabet ile olur,biz bir konuda rekbete karşı karşıya kalırsak başka konularda bizim yaşam kalitemizi rekabet yükseltir.
01/03/2005 : 13:34:46
Hiçte bile kimse rüşvet almak zorunda değil. Bir polis hele hiç değil. Sonuçta bu ülkede asgari ücrete çalışan ve iş garantisi olmayan binlerce insan var. İnsanlarda suç rüşveti normalmiş gibi karşılıyorlar. Aralarından defetseler böyle bir sorun kalmaz. Çok fazla dejenere olmuşuz, maalesef ki onurlu yaşamanın verdiği hazzı üç beş kuruşa değişen insanların yuvası olmuş Türkiye!
01/03/2005 : 12:09:06
Türkiye'de 65 km ile giden var mı? Öyle olsa hiç kazalar olmazdı. Plis güvenli süreni yakalamaktan ziyade suçluları yakalasa çok daha iyi olurdu. Ben hiç ortalıkta polis bile göremiyorum. Suçluya bile kontrol yok değil ki suçsuzu yakjalasınlar. Kıbrıs'da emniyet kemerini takmadan çıksan 10 dk. sonra polis ensene yapışır. Kesinlikle rüşvet denen bir olay da söz konusu değildir. Yıllarca ceza yedim ne bana çevremdekine tek kuruş rüşvet teklif olmadı.
28/02/2005 : 14:49:52
bence değiller çok katı konuşuyrsunuz. Aslında suçun büyük çoğunluğu halkta diye düşünüyorum. Biz sözde müslümanız nasıl torpili, rüşveti, soygunu benimseye biliyoruz. Rüşvet isteyene neden prim kazandırıyoruz? Neden rüşvet verme aşamasına geliyoruz? İşlerimiz dört dörtlük yapmaya çalışsak, kararlarımızı ileriyi düşünerek versek, mantıklı davransak zaten bu sistemde ilerleyebiliriz. Kötüye prim verdiren biziz.
06/02/2005 : 13:08:00
İşletmelerin, büyük şirketlerin paşalarla ne alakası var? Ekonomiyi paşalar mı idare ediyor? Kaç tane paşanın bir işletmesi var? Benim bugüne kadar başvurduğum hiç bir işyerini paşalar idare etmiyordu. Etselerdi zaten ben işe girerdim. Yani konu ne olursa olsunsun, nerden bakılırsa bakılsın siz hep aynı sözleri alta ekleyebiliyorsunuz ya helal olsun! Büyük bir yetenek doğrusu. Her lafı aynı yere getirmek. Savunduğu idolü altına eklemek.
04/02/2005 : 21:36:34
Demokrasi Türkiye'de ensesi kalına, cebi dolguna işleyiyor. Çevren yoksa hiç bir hakkını savunamıyorsun. Susup kalıyorsun. En doğal işlerini bile yaptıramıyorsun. Güç çok önemli ye kürküm ye misali olmuşuz. Her yerde herşeyde böyle. Bilginin yerini güç aldı. Ne kadar güç o kadar adalet ve demokrasi. Eşit değiliz hiç birimiz.
09/10/2004 : 10:54:54
HAyatım boyunca tayfa gibi çalıştım, çalışmaktan kaçmadım. Çayda yaptım, başka işlerde, dediğim gibi tam bir tayfa gibi. Bu yüzden gençlere yan gelip yatın filan demiyorum. Çalışın ama hakkınızı da savunun, dosdoğru işin yapın ama yalancılığa, rüşvete, yolsuzluğa izin vermeyin.
Milyonlarca insan sigortasız çalışırken, çalışanın hakkı sömürülürken, insanlar neredeyse bedavaya çalışırken ve tüm sözde demokratlar, liberaller suskun kalırken bu türlü şeylere sessiz kalamam.
09/10/2004 : 10:47:04
Mimmagement demokrasiyi savunuyorsan kullandığın sloganlar piyasa sloganları, piyasanın egenenliğini savunup bunu bize demokrasi diye anlatma.
"İki çıplak bir hamama yakışır" demişsin. Bir demokrat bu sözü pek kullanmaz, kullanmak istemez. Çünkü çıplakta olsa, fakirde olsa insan insandır. Ve biz insanı merkeze alayan bir anlayışla konuşuyoruz, senin gibi piyasayı, kapitali, liberalizmi merkeze alan bir yaklaşımımız yok.
"Ben demokrasiden, sizden fazla hoslaniyorum. Çünkü demokrasiyi yasamak icin, Demokrat bir ülkedeyim. Bunun icinde az seyimi vermedim. Ama demokrasiyi yasayamayanlar, demokrasinin ne demek oldugunu birakin da, ne verdigini- ne aldigini bilemezler. Sizlerin demokrasiyi tanimadiginizi, bilmediginizi iddia ediyorum." demişsin.

Seni fazla tanımıyorum, demokrasi için ne gibi mücadeleler verdiğini de. Ama buradaki yazılarından tanıdığım kadarıyla piyasa yaklaşımını merekeze alan yaklaşımın var. Bu arada şunu da unutma: sen de beni tanımıyorsun bu yüzden söylediğn "ben sizden daha fazla demokratım" sözü hava da kalır. Ama senin kadar piyasa ve kapital yanlısı değilim. Bunu açık olarak görebiliyorum.
08/10/2004 : 18:23:03
"Demokratik çözümler" e inancınız devam edecek, milleti bundan sontada demokratik devletcilikle soyacaksiniz degilmi ? (Sözüm Patron Devleti savunanlara) simdide demokratiklesen devletcilikle..
80 yildir yedigi bu LoLolari yemiyor artik Türk ULUSU.."

Burada açık konuşmadığını dolaylı biçimde çamur atmaya çalıştığını görüyorum. Çünkü patron devlet ve demokratik devlet sözünü bir arada kullanıyorsun? Neyi savunuyorsun? Çaktırmadan demokratlara laf atmaya başladın, ve patronlar kulübünün daimi üyesi olduğunu, demokrasiden pek hoşlanmadığını da belli ediyorsun. Devlete tümüyle karşı gibi bir izlenim oluşturuyorsun. Demokrasi de patron bir kere millettir, biz her zaman bunu savunduk. Ama sen ısrarla liberalizmin, piyasanın egemenliğinden söz ediyorsun. Bunu direk söylemesen de neyin savunduğun belli.
Anladığım kadarıyla savunduğun şey tek yanlı biçimde patronların çıkarı, biz bazı patronların kötü ve despot olacağını söylüyoruz, sen tüm bunları görmeyerek, aldırma**** veya redderek her seferinde tüm patronları savunma rolüne düştün.
Milletin parasına göz diken patron da olsa, bürokratta olsa yolsuzluğa, yalancılığa hep karşı oldum. Demokrattan insandan da beklenen budur. Bu yüzden kavramları oyna****, devleti tümüyle yok sa**** çözüm arayışı içinde girenlerden değilim.
08/10/2004 : 18:12:36
Mimmagement şirketlerin sırf o gaye ile kurulduğunu kim söyledi? Ben bir kısım patron ve şirketlerden söz ediyorum, tümünden ve hepsinden değil? Sırf işine yarayan bir cümleyi veya kelimeyi alarak olayı boyalı basın gibi çarpıtma.
Sözü edilen bir kısım patron ve şirketlerdir. Ama eleştirecek yer bulamadığın için böyle tuhaf bir eleştiri yöntemi deniyorsun. Bunları bırak, işin özüne gel. Söylenen sözleri bütünlük içinde ele al.
08/10/2004 : 18:08:50
Yanlış tavsiye de bulunduğumu hiç sanmıyorum. Tesadüfen, hırsızlıkla, yalanla, üçkağıtçılıkla, masonik bağlantılarla, siyasi rantla, bürokrasi aracılığıyla zengin olmuş birilerden fayda beklemiyorum.
Ayrıca kendi kişisel arzularını, sadist duygularını tatmin edecek bir patrondan çalışana fayda değil zarar gelmesi kuvvetli olasılıktır.Bu yüzden çalışan elinde imkan varsa nasıl biriyle çalıştığına dikkat etsin sözü boşuna söylenmedi, Türk genci para için ruhunu, benliğini, kişiliğini, namusunu satma, para için herşeyini satmanı söyleyenlerin sözüne de aldırma, onurlu, namusu, kişikli biçimde kazanmaya çalış.
07/10/2004 : 15:37:50
Devletçiliğin filan sonu gelmedi, sonu gelen liberalizmdir; sonu gelen hantal bürokratik devlettir. Demokratik çözümlere inancımız devam ediyor. Yirmi yıldır söylenen ve hiç bir işe yaramayan şeyleri, "liberalizmi" hala konuşuyoruz. Onun sömürü düzeni olduğunu söylemiştim.
Patronların bir kısmı çalışan değil, köle ister. Akıllarına gelen her işi yaptırmak isterler. Çalışana kendi duygularını ve sadist isteklerini yaptırmak isteyen patronlar da vardır. Bunlardan bazıları tesadüfen zengin olmuşlardır. Şirketlerini kurma gayelerinden biride ona buna hava atmak, kendi arzularını tatmin etmektir. Böyle adamlardan uzak durmanı öneririm.
07/10/2004 : 00:02:38
Allah hakketiğimi veriyorsa günahlarımdan ötürü verir. Devletçiliğimden ötürü değil. Ayrıca ben devletçide değilim. Aksine devletin hantallığına ve torpil düzenine hep karşı çıkmışımdır. Konuları karıştoırdın galiba. Kendimi bu saatte manava gitmiş gibi hissettim sağol.
06/10/2004 : 23:36:32
Benim derdim çay yapıp yapmamak değil, adam benim bilgimle becerimle yapacağım işle şirkete ne getireceğimle ilgilenmiyor böyle saçma sapan sorular soruyor. Oranın zaten çaycısı var küçük bir şirket değildi. Sorun neydi biliyormusun yarı devlete ait olmasıydı. İşin cıkını çıkarıyorlar artık.
06/10/2004 : 16:49:18
Ülkemizde küreselleşmeye ayak uydurmak adına yeteri kadar adım atılıyor mu? Sanki biz Küreselleşmeyi kültürümüzden, adetlerimizden, gelenek ve göreneklerimizden vazgeçmek gibi algılıyoruz. Eğitim, sağlık ve teknoloji alanmında pek ilerleme yanlısı değilmişiz gibime geliyor. Hala eğitime, bilime önem verilmiyor. İnsanlar teşvik edilmiyor. İnsanların bilgi seviyesinin önemine bakılmıyor. Demir çelik özelleşti, fakat eleman alımında partizanlık ön planda hala. Özgeçmişinin yanında adamını da getireceksin diyorlar. Geçenlerde bir şirkete iş başvurusuna gittim. Şirketin en yüksek makamında ki kişi mülakatımı yaptı. Benim bilgi seviyemi, becerilerimi işi yapabilirliğimi ölçmek yerine bana, arada sırada çay servisi yapmaktan gocunmamam gerektiğini, iş başvurusu yaptığımdan eşimin haberi olup olmadığını gibi sorular sordu. Gerçekten küreselleşmenin neresinde olduğumuzu ve bilime ne kadar önem verilip verilmediğini merak ediyorum.