Ana içeriğe geç
YORUM YAZ

Tartışmaya katıl

Mesajınızı açık ve okunabilir biçimde yazın.

Not: Yorum gönderebilmek için kayıt olmalısınız.
Kayıt olmak için, buraya tıklayınız. Kayıt ücretsizdir!
Kullanıcı adı:
Şifre:
Mesaj ikonu:
İÇERİKMesajınızDüşüncenizi açık, okunabilir ve konuya katkı sağlayacak biçimde yazın.

Önizle ile kontrol edin. Ctrl/Cmd+B · I · U0 kelime0 karakter
Gönderi seçenekleriİmza, bildirim ve moderasyon
 

Hazır olduğunuzda kaydedinÖnizleme değişiklikleri kaydetmez.
  

Konu bağlamını inceleOrijinal yazı ve son yorumlar

Orijinal yazı

20/09/2001 : 15:06:34
Kendime sığınıyorum bugün...
En sevdiğim mevsim sonbahar, neden bilmem. Oysaki doğanın uzun bir uykuya daldığı mevsim, yağmur yağıyor, paçalarım hafiften ıslanıyor, saçlarımda yağmurun izleri alnımdan süzülüp çeneme doğru akıyor, o kadar tazeleyici bir duygu ki, bir yaprak süzülerek iniyor heybetli çınar ağacından kızılın her tonu üstünde var, işte şimdi yerde son evresini geçiriyor, bir su birikintisine takılıp son bulacağı tekrar toprağa karışacağı yeri arıyor, onun ölümünün rengi kızıl, ve doğuşu tekrar topraktan olacak, herkesin geçirdiği malum süreç, ama yaşamın son bulduğu anın renginin farklı olduğu bir süreç...
Yavru bir kedi, bir dükkanın önüne sığınmış ama anlaşılan biraz geç kalmış, sırılsıklam küçücük bedeni, o kadar pasaklı güzel bir kedi ki, şehir kedisi hemen belli, şehir kedisi dedim diye gülmeyin, hemen sırnaşırlar biraz yüz verirseniz kucağınıza yerleşip uyuyabilir bile, ama kırsal kesimlerde daha farklıdır, daha yabani, insanlara fazla yaklaşmayan ve insanlardan bir şey ummayan kediler, kısacası onlar da hayata ayak uydurmaya çalışıyorlar. Şehirde mecburlar belki korunmaya, ne yazık ki karıştırdıkları çöplerde bile kendilerinden önce başkasının elleri olduğu için ister istemez muhtaçlar sadece onların muhtaç olmadığı gibi. Biz doğaya ayak uydurmamız gerekirken, belki de doğa bizimle uzlaşmaya çalışıyor.
Acaba yaşamımın rengi ne, ve son bulurken ne olacak, bir yaprak gibi ağır adımlarla mı, yoksa bir fırtınanın önüne kattığı bir yolla mı...
Küçük bir yolculuktu anlattığım sadece, aklımın bir köşesinde, oturduğum yerden çıktığım bir yolculuk, birkaç resmin birbiri ardına eklendiği ,aklımda canlandırdığım, yağmurun kokusunu bile hissettiğim kısa bir yazı.
Başkalarına bakmak kolaydır belki dışarıdan, ama hiç kendinize baktınız mı,istekleriniz, beklentileriniz, insanlar sizin için ne düşünüyor sizin için önemli mi, sinirlendiğiniz zamanlarda karşınızdakine kızmak yerine empati kullanıyor musunuz? Ne kadar empatik siniz?

Son 11 yorum (en yenisi önce)

11/09/2007 : 18:17:20
Sürükleyici bir konu, yazıyı yazan kişi ve yorumlarını gönderenleri tebrik ediyorum.
08/10/2001 : 14:41:45
Bu gün yine arabasızım..Hastanede tedavi gören bir hasta ile ilgilenmek üzere, bir yakınıma arabayı dün verdim.Yine yaya olmaya çalışacağım.Farketme duygumuzu, bencil olmayan ve başkası ile ortak alanlarda kullanabilirsek daha iyi gözlemlerimiz olabilir.Gözlemlerimizi, hayat kesitinde mutlu odalardan mutlu adalara,mutlu ülkelere,hatta mutlu bir dünyaya taşıyıp, insan eksenli parametreler ile zenginleştirirsek yaşanılan kesitin her türlüsü bize güç katar..

Akın bey'in vurgu yaptığı "insan olmak" ile Doğan bey'in bana çok ilginç gelen "herkesin mutlu olduğu bir dünyada ölmek dileği"nin buluştukları ortak nokta :
İNSAN VE MUTLULUK ...Hiç bir sınırlamanın düşünülmesine engel olamayacağı iki önemli kavram..Bizimle yaşayan..Bizimle ölmeyen..Bizimle varolan..Yaşanabildiği gibi yaşatılabilen bir duyarlılık..

Medeni dünyanın hiçte insani olmayan tutum ve davranışları ile ihtirasların kurbanı ettirdiği insanlık dramının öğrettikleri ise hepimizin gözü önünde yaşanıyor.Gözlemlerimizden öte, gözümüzün içine girercesine iletişimin yanıltıcı bütün mahareti ile mizansenin dekorları tamamlanıyor..Zorbalığın anlattıkları ve öğrettikleri ile kendini ve etrafını insan olarak farkedememenin körlüğü ortamında, manzara seyrettiğini düşünen bir hayalperestin rolünü mü oynuyoruz?
Acaba farklı olabilirmiyiz? Evet olabiliriz.Öyle ise etrafa kendi gözümüz ile bakalım.Başkasının aldatıcı ve özendirici "gözü" ile ne kadar "gözlem" yapabiliriz?Algılamalarımız ne kadar bağımsız ve özgün bir senteze uygundur?

GÖZlemimizin "GÖZ"'e olan ihtiyacı ile gÖZümüzün ,sÖZümüzün ve ÖZlemimizin odaklanması gereken "ÖZ"'e duyulan buluşma isteği, yaşam kesitinin perspektiflerini farketmemizi kolayaştırır..Kolay gelsin.
08/10/2001 : 10:26:04
Rahatsız Olabilmek,

Hiç cebinizdeki paradan, telefonunuzdan yada evinizden hiç rahatsız oldunuz mu? Ben oldum, aynı İsmail beyin yaşadıkları gibi, yıllarca eğitim alarak çalışarak elde ettiğiniz şeyler size rahatsızlık verebiliyor. Hemen yanıbaşınızda siz tüm refahı ve güvenliği ile yaşarken insanlar açlık sınırında mücadele veriyor. Yada okumaya öğrenmeye bir şekilde yeni bir hayat kurmaya çalışıyor. İşte o zaman bir gerçekle yüzleşiyorsunuz.

Amacınız daha pahalı bir araba mı? Daha büyük bir ev mi? Daha pahalı bir yaşam mı? Yoksa? Tüm bunlara sahip olduğunuzda hep daha fazlası için yaşamak ne kadar doğru? Bunlar size ne kazandıracak, bekarsanız( bir çoğu için şart değil ama) daha güzel bir kız yada daha yakışıklı bir erkek arkadaş, eş. Toplumda daha fazla saygı. Hanım yada bey gibi bir takı mı? yada ne? Korku, sizin paranızın yada gücünüzün getirdiği saygı.

İşte tüm bunlar bende karma karışık duygular yarattı yıllarca. Birşeyi fark ettim bunlara sahip olmak beni mutlu etmeyecek. O yüzden araba almıyorum o parayı başka yerlerde kullanıyorum. Artık 5 yıl önce ilk çalışmaya başlıdığımda ki gibi para da biriktirmiyorum artık. O kadar fazla biryerlere gidip para da harcamıyorum. Kendimden çok fazla ödün vermeden ( o kadar duyarlı değilim ) elimdeki parayı paylaşıyorum. Her ay belli bir yüzdesini kazancımdan kesip veriyorum bunun süreklilik arzetmesi de gerekiyor.

Tüm bunlar bana son 2 yıldır korkunç bir huzur verdi. Akşamları yatağıma yattığımda bankada çok param olmadığını aşağıda garajımın boş olduğunu biliyorum ama inanın çok keyifli uyuyorum ve 3-4 saat uyku bile fazlasıyla yetiyor. Yastığa başımı koyar koymaz uykuya dalıyorum. Sabahları işe giderken yolda şarkı söyleyerek yürüyorum( deli galiba bu adam diye bakıyorlar ). Tek tavsiyem yapın bir çocuğu okutmakla başlayın ve imkanlarınız ölçüsünde genişleyin çevrenizi organize edin. İnsanlar bu konuda aç ve hazır.

Yaşam ancak paylaşılırsa anlam kazanıyor. Ancak dolu dolu yaşanırsa keyif alınıyor. Hayat sadece basit isteklerden ibaret değil. Gelecekte bizlerin yetiştirdiği yada katkı sağladığı insanların bazı kilit görevlerde olması ve bu etkiyi artırarak yaymasını görmeniz size zamanın sonuna doğru giderken kendi bütününüzle gurur duymanızı ve gerçekten bitişe hazır olmanızı sağlayacaktır. Çünkü yeni ve sizinkine benzer hayalleri olan yeni dünyalar var olacak ve gelişecek. Güzel bir dünya ancak böyle başlar.

İşte bunu başardığımızda gerçekten eşit ve mutlu bir dünya yaratamaya başlayabiliriz. Bu haretetin bir tayfuna dönüşme mesi için hiçbir neden kalmaz. Unutmayalım dünyadaki tüm değşimleri birtek insan başlattı. O neden siz olmayasınız yada onu ortaya çıkaranlardan biri.

Herkesin mutlu olduğu bir dünyada ölmek dileği ile.


__________________
Dogan Atik
07/10/2001 : 08:29:21
Merhaba,

İsmail Bey hayattan, yaşadığımız gerçeklerden, bakıp da göremediklerimizden bir kesit vermiş. Teşekürler....

Ahmet ALTAN, Tehlikleli Masallar adlı kitabında diyor ki:

ALINTI YAPILAN METİN:


" En korkunç gerçekler, söylenmeye değmeyecek kadar basit olan bildik gerçeklerdir."



Ağzına sağlık, o kadar güzel tanımlamış ki. Düşünün bir kere bir eksikliğiniz var ve onu dışarıdan sürekli olarak gizliyorsunuz. Peki kendi kendinizle başbaşa kaldığınızda? O zaman ne yapıyorsunuz, kendinizi nasıl avutuyorsunuz?. Eksikliğiniz kulaklarınızda çınlıyor değil mi?

İşte insan böyle bir yaratık... Akıl insanda yorumlama, muhakeme etme, insan olduğunu hissetme özelliğini doğuştan vermiş.

Fakat bizim niyetimiz bozulmuş ve zaman geçtikçe kendimize yalan bir dünya yaratmışız. Bir insanın niyeti, o insanın içinde bulunduğu ortamı nasıl algıladığını, ortamda bilincini nasıl organize edeceğini belirleyen en önemli etmendir. Eğer niyet bozuksa siz gördüğünüz dünyayı istediğiniz gibi tanımlarsınız.

Sayın Altan'ın "basit gerçekler" olarak ifade ettiği ve bizim kabul etmemiz gereken en temel gerçek "insan" olduğumuzdur.

İnsanoğlu dünyaya tamamen eşit şartlarda gelir, daha sonra dünya acımasızca ona müdehale eder ve onu belirli kolidorlara, sınıflara, sosyal statülere sokar. Bazı imkanlar yaratırken bazılarından uzak tutar. Bunun kaynağı doğa mıdır? Hayır, doğaya da bilinçli ya da bilinçsiz olarak müdehale etmeye çalışan insanın kendisidir. İnsan geçmişte yaptıkları, halen yapageldikleri ve yapmayı hayal ettikleriyle, konvansiyonel anlamdaki teknolojiyi çok üst seviyeye çıkarırken, düşünsel teknolojide ilk çağda kalmıştır. Bugün doğan çocuklar geçmişte doğanlardan daha çok korku öğreniyorlar.

Unutmamamız gereken çok önemli bir gerçek var. Kültürün oluştuğu temeli değiştirmeden, bu kültür içinde yaratılacak gelecek, değerler üzerine kurulu bir gelecek olamaz. İnsan merkezli düşünüp insanlığı yeniden tasarlamalıyız. Aksi takdirde yaşam alanımız her geçen gün azalıyor, insanı insan yapan değerlerden hızla uzaklaşıyoruz.

İsmail Bey'in önceki gün akşam gördüğü çocuk, her gün binlercemizin baktığı ama göremediği hayatın gerçek kesitlerinden birisidir.

Önce görenlerin sayısını arttırmalı, daha sonra en temel hak olan "layıkıyla yaşamak hakkı"nı herkese eşit olarak verebilmeli, bölgemizde ve dünyada sevginin, barışın, mutluluğun,saygı ve hoşgörünün temel değerler olduğu bir toplum yaratabilmeliyiz.


Güzel günlere,

Akın Arslan




06/10/2001 : 13:53:55
Bazen arabasız olmak güzel bir şey..Geçmiş yıllarda aracımdan ve şoförümden ayrılarak kızılay'da minibüse binip yıldız'a doğru yol aldığımda, o güne kadar farkedemediğim çevreyi görüyordum.Başkasını görme ve anlama yetisi artıyor insanın.Bir olayı yaşadığınız veya yaşayanı anladığınız kadar değerlendirebilirsiniz.

Dün akşam 21:00 sularında meşrutiyet caddesinde yürürken,karşılaştığım bir manzaranın etkisini sizinle paylaşmak istiyorum.Belki de "Bunda ne var?Olağan manzara "da diyebilirsiniz.

Kapanmış bir mağazanın vitrininin önünde ,dizütü oturmuş bir çocuk..İlkokul öğrencisi.Dizlerini, yerin soğuğundan ve etkisinden korumak için çantasını sergi yapmış.
Öne eğilen bir pozisyonda yerdeki defterine yazı yazıyor.Ödev yaptığı belli.Defterin üst tarafına kitabı koymuş, oraya bakıp dersini yapıyor.Benim gibi akan insan trafiği ile ilgili değil.Konsantrasyonunu dersine vermiş.Yersiz,çulsuz,masasız,imkansız denecek bir ortamda kabullenilmiş bir teslimiyetin çocuksu ciddiyeti içinde ders çalışıyor.Vitrinin ışığını lamba olarak kullanıyor.Onun aydınlığında geleceğini aydınlatmaya çalışıyor.

"Bu çocuğun orada ne işi var? " sorusuna verilecek cevabım yok.Yanında açtığı bir mendil büyüklüğündeki "Tezgah"'ı herşeyi anlatıyor.Yeni açılmış bir paketin içinde kağıt mendil satıyor.Daha doğrusu alan olursa satacak. Para kazanmaya çalışan bir çocuk duruşu göremedim.Eğitimi için böyle bir özveriye katlanmış çocuk yüzü ile karşılaştım.Mahzun ve kararlı..Fakir ama onurlu..İmkanı olmayan ama çözümü olan..Bu güne değil,yarına hazırlanan..Arkadaşları gibi değil,kendisi gibi olmanın zorluklarına alışmış bir Çocuk..

Çocuğu ve "Tezgah"ını farkettiğimde geri döndüm.Yukarıda ki gözlemlerimi yakaladım."Alış veriş" yaptım..Oradan ayrıldım.. Miminibüste bu çoçuğu düşünen dalga boyları içinde Kybolup gittim.Durağa vardığımı farkettiğimde toparlanmaya çalıştım.

Beş dakika daha yürüyüp sitenin önüne gelmiştim ki, yeni bir manzara benim hüznümü ve tanımlanamayan duygularımı yine deşti.Gecenin birikmiş çöp yığını içinde poşetlerden pet şişelerini ve satılabilir nesneleri ayırmaya çalışan bir bayan.Saat 22:00'ye yakın.Loş ışıkta,belkide çocuk gibi farkedilme cesaretini taşıyamayacak bir yaşın etkisi ile "eşya"topluyor.Aynı zamanda bir anne.3-4 yaşlarındaki çocuğu, çöp yığınının kenarında annesine "eşlik"ediyor..

Oran'da gördüğüm bu manzarayı çoğumuz değişik yerlerde ve zamanlarda da görüyoruz. Ancak hayatın sadeliği ve yürüyüşü ile bu insanları farkedip onlara yoğunlaşmayı ve bu ülkede yaşayan paydaşlarımızı farketmenin gerekliliğini vurgulamaya çalışıyorum.

Eve geldim.Çocuklarımla iki olayı da paylaştım.Türkiye'nin bu anlaşılmayan yüzünün ve mutsuz yığınların baskısı altında sorumluluğumu yerine getirip getirmediğimi sorgulayıp durdum.
İyil bir gelecek her kesin olmalı... Şüphesiz hepimizin yapacağı birşeyler var.
06/10/2001 : 11:06:34
Merhaba,

İnsanı doğadaki diğer canlılardan ayıran temel fark “akıl”dır. Ye yazıl ki aynı "akıl" dünyada sevgi, mutluluk ve barışın yaygınlaşmasına, sosyal adaletin sağlanmasına aynı derecede hizmet edememiştir.

Teknolojinin mekanik olan boyutu hızla gelişmiştir. Dünyada son 30 yılda üretilen bilgi, ondan önceki 5000 yılda üretilen bilgiden kümülatif olarak daha fazladır. Ama bu bilgi insan olmanın gereği olan insanlığın geleceğine ilişkin değer yaratabildi mi? Yoksa yüksek teknoloji insani değerleri de mekanik bir hiyerarşi içine mi sıkıştırdı?

Şimdi sizinde bir deney yapalım:

Akşam sevdiğiniz bir yerde fona içinizi rahatlatan güzel müzik ko**** gözlerinizi kapatın ve kısa geçmişinizi gözden geçirin. Şu kavramları zihninizin derinliklerinde bilinç altında sorgulayın :

Sevgi, bağlılık, karşılık beklemeksizin vermek, yardım etmek, çevremizdekileri mutlu etmeye çalışmak, yakınlarımıza vakit ayırmak, doğayla başbaşa kalmak, dolunayın ışığının suya vuran yansımalarının ufuk hattına doğru olan görkemli yolculuğunu seyretmek, başkalarının iyiliklerini düşünmek, bir kelebeğin bir haftaya sığan yaşam mücadelesini izlemek, insanların gözlerinin içindeki parıltıyı görmek, kumsalda bir kayanın üzerine oturup, denizin coşkusunu paylaşmak, dalgaların sesini ve sizi çağırışını benliğinizde hissetmek, heyecanla birşeyleri yarım yamalak anlatmaya çalışan bir çocuğu dikkatli bir şekilde dinlemek, teşekkür etmek, utanmak, yastığa kafanızı koyduğunuzda uyumadan önceki 5-10 dakikada yaşam filminizi izlemek,artıları ve eksileri görmek,....

Acaba kısa geçmişinizi dikkate aldığımızda, yukarıdakiler azaldı mı, yoksa arttı mı?

..............................

Azaldı değil mi? Evet azaldı bizi biz yapan değerleri her geçen gün yitiriyoruz.

Anlamıyor anlamak istemiyoruz.... Doğayı anlamıyoruz, hızla yok ediyoruz, çevremizdekileri anlamıyoruz her geçen gün daha çok insanı kırıyoruz, kendimizi anlamıyoruz hayal kırıklıkları yaşıyoruz, şirketimizi anlamıyoruz batırıyoruz, pazarı anlamıyoruz yanlış politikalarda ısrar ediyoruz, müşteriyi anlamıyoruz kaybediyoruz, çocuğumuzu anlamıyoruz onun bizi anlamadığını düşünüyoruz,

Kısacası anlamıyoruz.... Empati karşımızdakileri anlamaya çalışmakla başlar, onun gibi düşünmekle devam eder.

Mahatma Gandi ;

ALINTI YAPILAN METİN:


“Eğer karşımızdakilerin gözlükleri ile onların bakış açısından olaylara bakabilmek sabrını gösterebilseydik, dünyadaki problemlerin ¾’ü mevcut olmazdı.”

Diyor.

İnsanların birbiriyle hatta bütün canlılarla empati kurması gerektiğini anlatan bir halk masalını aktarmak istiyorum.

ALINTI YAPILAN METİN:


Göğsü kınalı bir serçe varmış, gök gürlediği zamanlar tir tir titreyerek yere yatar, gök yıkılmasın diye de ayaklarını havaya kaldırırmış, bir yandan da, “korkumdan kırk kantar yağım eriyor” dermiş, bir gün birisi sen kendin 5 dirhem gelmezsin, nerden oluyor da kırk kantar yağın eriyor demiş, bunun üzerine serçe, şöyle cevap vermiş, "herkesin kendine göre dirhemi ve kantarı var, siz ne anlarsınız."



Güzel günlere,

Akın Arslan



04/10/2001 : 13:47:02
Doğan bey'in güzel yaklaşımları için teşekkür ediyorum.Konuya canlılık ve derinlik kattınız.
Yaşamın merkezinde biz olduğumuza göre,hayatımızın direği kendimiziz.İnsan sayısınca özel dünyalar var.Herkesin dünyası kendi hayatıdır.Bu hayatın direği yıkıldığı an Doğan beyin tanımıyla kendi "kiyameti" kopuyor.Devam eden dünya artık biz değiliz.Yaşanan kesitin değerleri ve sınırları içinde, amaçları olan ve içeriği dolu bir hayat felsefesi ile evrendeki ahengin parçası olarak koroda yer alıp takım ruhuna katılabiliriz.Empati,böyle çoskuya dönüşmüş bir hayatın, gökkuşağı gibi zengin renkler ve engin ufuklara açılan bir moral dünyası olur.
Kapalı çarşı için belgesel hazırlaması istenen bir değerli senarist, 20 gün boyunca sürekli kapalı çarşı ve civarında gözlem yaparak senaryonun omurgasını belirlemeye çalışmış.Bir türlü "şimdi oldu."diyeceği bir tatmin çizgisi bulamamış.Sonraki günlerde, beyaz kostümleri ile dikkat çeken şerbetçiye gözü iliştiği an, beyninde bir kıvılcım çakarcasına senaryonun omurgası olarak şerbetçiyi düşünmeye başlamış.
Uzun bir süre şerbetçiyi izleme ve dinleyerek anlama süreci..Mesleğin incelikleri..Gün boyu kapalı çarşıdaki gezintisi,insanlarla iletişimi..v.b.uzayan bir tanıma ve anlama dönemi.Daha ilginci,şerbetçinin bir günde attığı adım sayısı izlenerek hesaplanmış.Şerbetçinin,kapalı çarşı ve civarında bir günde yimi bin(20 000) adım attığı belirlenmiş.
Senaryonun adı: YİRMİ BİN ADIMDA KAPALI ÇARŞI
İletişim uzmanı ve uluslararası düzeyde senarist olan bu hocamızın,bir prodüktör arkadaşımdan dinlediğim hikayesinde ismini öğrenemediğim için bağışlayın.Ancak ders almamız gereken anlamlı bir hayat kesiti olduğunu düşünüyorum.
Sonuç:
HERŞEYİNİZİ VERİRSENİZ; BİR ŞEYİNİZ OLUYOR.BUNUN ADI BAŞARIDIR.
04/10/2001 : 08:53:49
Merhabalar,

İsmail beyin işaret ettiği çözümü dışarda değil kendinde ara felsefesine ben de gönülden katılıyorum. Empati yapmayan insanların sizi anlamadığından şikayet etmek yerine siz onları anlayın ve kendinizi onların gözünden sizin aklınızdan ifade edin.

Yaşam özde evrenle bütünlük arzeder ve ahenkli bir biçimde akar. Mutsuzluk ancak bu ahengin dışına çıktığımız da eğer oluşan girdapları kontrol edemeyerek savrulursak bizi yakalar. Yaşam kısa bir deneysel çalışmadan ibaret değildir. Bir bütün ve tamamıdır evrenin. Herkezin evereni doğumu ile zamanı başlatır. Ölümü ise kendi kıyametidir. Öncesi ve sonrası onun için hiç olmamış ve olmayacaktır. Yaşadığınız anda bile sizden uzaktaki milyarlarca insan kendi evernlerinde yaşarken siz ne kadarına ilgilisiniz ki? O halde yaşadığınız zaman bile öncelikleriniz sizin evreninizde tanımlı.

Kendi evreninizde barışık ve koşulsuz yaşarsanız özü yakalarsınız. Yargısızca herkezi kabul etmek. Anlamaya çalışmak ve anlamadığınız anda saygı göstermek, başka evrenlere ve yaşamlara karşı doğanın iç dengeleri ile davranmak. O zaman çevrenizdeki herşey ama herşey emin olun size aynı uyumla davranacaktır. Burada ki uyum sevgi dolu olmak anlamına gelmez. İnsanarın hepsini yada herşeyi sevmek zorunda değilsiniz. Bu sizi sadece mutsuz kılar. Derecesi ne olursa olsun sevgi sadece özel olanla zamandan bağımsız paylaşılacak kadar kutsaldır. Fakat sevmesenizde saygı duymak, anlamak veya anlamaya çalışmak zorundasınız.

Kalkın bugün eski fakat unutulmaya başlamış bir dosta açacağınız bir telefonla işe başlayın. Yada kavga ettiğiniz, sizi sevmediğini düşündüğünüz birisine içten bir gülümsemeyle merhaba deyin. Yaşam treni kaçarken ardını kovalamayın. Bırakın gitsin, eğer sizin kendi yaşam treniniz varsa başka trenleri yakalamak zorunda kalmassınız. Ekspresle yolculuk ederek küçük ve güzel durakları ıskalamayın oralarda durup bir sıcak tavşan kanı sevgiyi yudumlayın. Çimlere uzanıp güneşi izleyin yıldızlara bakın ve aynı gökyüzünü paylaştığımızı haykırın. En sevdiğiniz yıldızı yeni tanıştığınız birine hediye edin, ertesi gün onun hala orada olduğunu ve daha bir parlak size göz kırptığını göreceksiniz.

Çıkartın zırhlarınızı aşklarınızıda aynı coşku ve derinlikle yaşayın. Eğer sonunda üzülürseniz kendinizle grur duyun ve sevinin. Hala içinizde acı çekecek kadar sevgi var.

Zaman insana ideallerine ulaşması için tanınmış süreden başka bir şey değildir. Siz kendinizi sınırlarınıza ulaşmış hissettiğiniz an sizin evreninizin kıyamet başlar. O yüzden empati yapın yapınki yaşamı en derinden anlama şansına sahip olun yargılamadan kabul edin ki kabul edilin. Sadece saygı duyun koşulsuzca ki saygı duyulun.

Sevgiyle kalın.


__________________
Dogan Atik
02/10/2001 : 14:46:56
Empati,sempatik ikmal ile beslenmeli.Empati,evrenin sır okyanusunda,yunus gibi denizin derinliklerinde yaşayan canlıları farkedecek merakla beslenmeli.Yaşam kesitleri arasına dalacak kadar dalgıç,insanlara zaman ayıracak kadar özverili,dinleyip anlayacak kadar sabırlı,çözüm üretecek kadar konuyla ilgili,ekolojiyi dikkate alacak kadar duyarlı,enaz kimya bilimi kadar insan kimyası barışık olmalı.
Bu ritmin gıdası, insanın ruh ikliminde yaşattığı samimiyettir.Şair "Kınayanlar beni bilmez,bilenler beni kınamaz."derken "bilenlere"sığınıyor.Anlaşılacak kadar yoğrulan bir bilginin damıttığı deneyimle kazanılan hayatın empatisi bize çok şeyi fısıldar.
Yalnızlıktan ve anlaşılamamaktan şikayet etmeyede gerek yok.Hayatın empatisi bize çok şey öğretir.Canlı olan her şeye dost olabiliriz.cansızlarda bir şekilde bize hizmet ediyor.Anlamasada bizimanladığımızı bize sunuyor.Tıpkı zaman kavramını bilmesede bize zamanı öğreten saat gibi.Bilinçsiz olup bilinçli iş yapan bu kadar canlı ve cansızın sunduğu ve "buyrun"dediği empatiyi çözersek,gök kubbede organizmaların bir orkestrayı andıran düzeni karşısında empatiyi yakalayamazmıyız?
Hayat ortağımız olan bu atmosferin aralanan penceresinden uzakları seyretmemize ne engel var?
22/09/2001 : 17:22:25
Merhaba,

"Kendine sığınmak"

Kendine sığınabilmek; inanın bu tabiri çok beğendim. Sevgili Deniz bize bunu hatırlattığın için kucak dolusu teşekkürler...

Etrafınızdaki herşeyin sanki üzerinize geldiğini hissettiğiniz anlar oldu mu? Her zaman çok iyi iletişim kurabildiğiniz insanlarla bir türlü anlaşamadığınız, kendininizi anlatamadığınızı düşündüğünüz anlarda ne yaptınız? Hayallerinizi paylaşmak isteyip de paylaşamadığınız zaman kendinizi nasıl hissedersiniz? Peki amirlerinizin sizi ve yapmak istediklerinizi, hayallerinizi anlamadığını fark edince çaresizlik hissi sizi hangi duygusal paradoksların içine soktu? En son tanrıya ne zaman yalvardınız? Neden?... Çaresizlik ne demek? Kendi kendinizle en son ne zaman hesaplaştınız? Yakın zamanda, dünyadaki duygusal hesabınızın nakit durumunu kontrol ettiniz mi, yaptıklarınızla kaç kişi kazandınız, kaç kişi kaybettiniz? Hiç avazının çıktığı kadar "beni anlamıyorsunuz" diye bağırmak istediniz mi? Ve son olarak yastığa uyumak için başınızı koyunca ne düşünürsünüz?

Keninde sığınmak, bir sigorta olsa gerek. Duygusal yaşamın sigortası. Bu dünyadaki en olağanüstü sistem olan insanın duygusal yaşantısının sigortası. Herkesin kendine sığındığı anlar vardır. Bu sığınmanın özelliği dünyadan bir süre uzaklaşmaktır. Bütün dinlerin özünde kendine sığınma vardır. Özellikle mistik ortamlarda bu durumun daha belirgin bir hal aldığını görüyoruz. İnsanın derin bir sığınma anında kalbin çalışması gibi en temel yaşam fonksiyonlara bile hükmedebildiği gözlemlerle ispat edilmiştir. Tibette yaşayan bir grup budist bu işi yapabiliyorlar...
Kendinize sığındığınızda, günlük yaşamdan, problemlerinizden, fiziksel ihtiyaçlarınızdan ve tepkilerinizden kurtulabilirsiniz. Kendinizi, bilinçaltında bastırdığınız duygularınızı hayallerinizi yeniden yaşarsınız. Sınırlarınızı, yeteneklerini, yaptıklarınız ve yapamadıklarınızı, insan olduğunuzu hatırlarsınız. "Vicdan azabı" kavramı bir sonuçtur. Kendine sığınmanın bir sonucu. Çünkü insanın kendisinin içinde insanın özü vardır. O kötü nedir bilmez, adaletlidir, insancıldır. Kendine sığınmak cesarettir. Kendiyle yüzleşmek istemeyenler bu işten kaçacaklardır. Kendine sığınmayan başkalarını hiçbir zaman anlayamaz, narsist duygularla dünyaya bencil bir yaklaşımla bakar.

Dünyada iki insan birbirinin aynı değildir. Hiçbir zaman karşımızdakinin bakış açısından olaylara bakabilme sabrını göstermeden onları anlayamayız. "Beni anlamıyorsun" ;bu cümleyi literatürden çıkarmak gerekir. Ya sen anlatamıyorsundur, ya da onun doğrusu senin doğrun değildir. Anlamak demek "seni anlıyorum" demek değildir. Anlamak, onun geçmişini, yaşadıklarını düşünmek, beklentilerini hissetmek, hayata bakış açısını görmek, onun doğru ve yanlış kavramına hakim olmak, kendi paradigmalarımızı bir kenara bırakabilmek demektir. Bu iş zordur. Dolayısıyla empati insan için kolay bir süreç değildir.

Eğer geçmişte anlaşılamamanın çaresizliğini hissettiğiniz anlar çoksa, çevrenizdeki insanlar size çok özel sırlarını paylaşacak kadar yaklaşmıyorlarsa, önce kedinize sığının ve sonra empatiyi yaşamaya çalışın. Hem de çok basit şeylerden yola çıkın. Çocuğunuzun neden erken yatmak istemeğini, annenizin neden yaptıklarınıza müdahale etmek istediği düşünün... birşeyler bulabildiniz mi?...Şimdi kendinizi onun yerine koyun ve yeniden düşünün. Bu alıştırmayı sıkça yapın. Her zaman ve her yerde.

Boğazda trafikte sıkışmışsınız, arabanızla milim milim ilerliyorsunuz. Kalabalık bir belediye otobüsünün arkasındasınız. otobüsün içinde biryerlere yetişmeye çalıştığı her halinden belli olan bir genç dikkatinizi çekti. Üzerindeki koyu renk keten takım elbisenin içinde sıcaktan bunalmış, alnından akan terler adeta kendine bir yol ara**** aşağı doğru süzülüyor ve elbisenin yakasına düzensiz aralıklarla düşüyor. Her damla aşağı düştükçe o kafa bir sirkeleniyor, genç gözler hiddetle etrafa bakıyor, yüzü kızarıyor. Her düşen ter damlası ona belki de kaderini hatırlatırcasına vuruyor. Eliyle alnının terini silmeye çalışırken sanki makus kaderini de silmek istercesine kendine adeta şiddet uyguluyor. Bu manzara uzun bir süre devam ediyor. Gözünüzü ondan alamıyorsunuz. Ve birden aynı hareketin tekrarında onunla gözgöze geliyorsunuz...Birkaç saniye anlamsızca birbirine bakıyorsunuz....

Ne düşündünüz?..

Acaba o ne düşünmüş olabilir?... Dünyadaki herkes bu sorgulamaları yapabilse dünyamız daha yaşanabilir olurdu.

Empati insan olmanın gereklilğidir. Yaşam kalitesine, insan olmaya giden yolda ihmal edilemez bir süreçtir.

Güzel günlere,

Akın Arslan


21/09/2001 : 16:32:50
Merhaba,
Empati, günümüzde fazlaca sarf edilen ama malesef pek yardımına başvurmadığımız bir kavram. Modern çağla birlikte gelişen yeni yapı beraberinde de bir çok yeni olanağı bize sundu. Öyleki şu yazıyı yazarak görüşmelerimi paylaşma şansı bile bu gelişimin bir sonucu. Fakat gelişen ve değişen bu yeni dünya beraberinde çok fazla küçüldü. O kadar küçüldükü artık bireyleri kendi çevremizde bile kaybettik. Sadece toplumları ve olayları gören ve kendisi ile yaşayan bireyler haline gelen bir kitlenin içerisinde yaşam savaşı veriyoruz. Bu tabiki beraberinde bireylerin diğer bireylerle ilişkilerini azaltarak sıfıra doğru ***ürüyor. Düşünün insanların birçoğu artık akşamları arkadaşları ile oturmak ve sohbet etmek yerine bilgisayar başında oyun oynuyor mesajlarla haberleşiyor. Eğer mesaj sizin tek hızlı paylaşıma açık kaynağınız ise bu tabiki gelişmeyi olumlu kullanmaktır. Ama aynı kentteki yada gidilebilir mesafelerde oturan metropol vatandaşları iseniz ve kadim dostlarınızla olan iletişiminizi buna rağmen e-mail ile sınırlıyorsanız işte o zaman birey kendi melankolisi içerisinde boğulmaya ve körleşmeye başlıyor. ABD deki terör bizleri o kadar oyaladıki dostlarımızın küçük ama hatırlanası özel problemlerini sevinçlerini göz ardı ediverik kolayca. Niye peki, tabiki bu meşhum olay bizleride ilgilendiriyor ve kaygılandırıyor, öyle olmalıda zaten. Ama bu kaygı anlarımızı ve dostlarla olan aynı mekanı ve havayı paylaşmayı engellememeli. Modern insan hep yarın ile yaşıyor. Peki ya bugün. Yarın hep var. Bugün ise gün dönümünde dün olacak ve biz yeni bir bugün ile yarına sahip olacağız. Hiçbir zaman yaşamadığımız bugün ve yaşayamıyacağımız yarına. Neye karşılık modern kaygılar diye tanımladığımız evrensel fenomenlere benliğimizi feda etmeye değermi ? Empati ancak yüzyüze sıcak bir iletişimle öğrenilir. Söylenen sözlerin, dokunuşların yada kokuları ve bunların yarattığı etkiyi ancak o zaman düzeltilemeden anında görürsünüz. Empati yapmak
yada bunu öğrenmek için kendimize dostlarımıza, Ailemize ve herkese biraz zaman ayımak lazım galiba. Yaşamak için insan olmayı anlamak ve anlatabilmek için. Hissetmek için yapmalıyız. İşte o zaman pragmatist davranmaktan kurtulur bir küçük kırıntıda olsa ilkeli ve kaygılı yaşama doğru hareketleniriz. Doğanca bir tanımlama ile evrenin kendi doğası ile uyumlu, kendiyle ve çevresiyle barışık gülen her an gülebilen geveze bir İNSAN olmayı başarırız. Acıyı ancak o zaman öğreniriz. Ancak o zaman New York ta ölen binlerce insanın acısını hisseder ve ağlarız. Ağladığımız içinde mutlu oluruz. Kendinize bakıp hiç düşündünüz mü en son hangi filimde boğazınız düğümlendi. Empati yapalım, yapmayı öğrenelim. Bunun için bugün hemen dostlarımızla buluşmaya başla**** bir adım atalım. İnsanları meslekleri, servetleri, eğitimleri, yeda sınıfları ile değil insan oldukları için kabul etmeye çalışırsak sanırım empati yapmak zorunda kalmayız. Zaten Empatik yaşarız heranımızla. Karşımızdaki insanları yargısızca anlayabilmek çabası bunun bir gereği ve bunun başarımı ise bu işin sonucu galiba.
Sözlerimi Jorge Luis Borges (1899-1986 Arjantin) nin sözleri ile başlayan Hz. mevlanayla biten iki kısa cümle ile bitirmek istiyorum.

"ÖĞRENEMEDİ İSENİZ ÖĞRENİN ARTIK; HAYAT AN'LARDAN OLUŞUR. SADECE AN'LARDAN ŞİMDİ'Yİ YAKALAYIN."

NE OLURSAN OL GEL.

__________________
Dogan Atik