Çözemediğim soru işaretleri ile karşılaştığımda, içim daraldığında, kendimi yalnız ve çaresiz hissettiğimde gelirim bu parka..
En kuytu banka oturup, ayaklarımı öne doğru uzatıp kollarımı bağlayıp düşünürüm.
Eskiden daha tenha olurdu, meraklı gözlerle karşılaşmaz bu kadarda tedirgin olmazdım.
Neden bilmem gözleri kapalı bankta oturan adam çekiyor insanları, bazılarını güldürüyor, kimileri uyuduğumu zannedip laf atıyor;
“ Otel mi burası kardeşim?”
Akşamüstleri genç çiftler geliyor, erkek ceketini çıkartıp yere seriyor, kolunu kız arkadaşının omzuna atıyor, oturuyorlar...
Gizliden gazete kâğıtlarına sardırdıkları biralarını içenler, aşka gelip şarkı söyleyenler ve kendi kendine konuşanlar da var...
Takım elbiseli iki adam geçiyor önümden, kısa boylu olan hararetli bir şeklide anlatıyor...
“ Hakan Şükür’ü çağırmamış Fatih Terim!......”
****
Sandığı aynalı, elleri rengarenk bir ayakkabı boyacısı yaklaşıyor yanıma..
Yüzüme bakmadan, gözleri kösele pabuçlarımda soruyor
“ Boyayalım mı ağabey?”
Sorusunu yanıtlamadan, ayakkabılarımı terliklerle değişiyorum..
Kulağının arkasına kırmızı bir karanfil sıkıştırmış...
(Karanfil beni alıyor Foça’ya Karanfilli Doğan’ın yanına ***ürüyor..
İki senedir görmüyorum, sağlığı nasıl acaba?)
Mendili ensesinde, saçlarını özenle taramış...
— Limon kolonyası mı bu sürdüğün?
— Beğenmedin mi ağabey?
- Yooo ......
- Aslında boyacı değilim...... Ben kendim müziksiyenim..İş yok bu günlerde evin kirası yaklaşıyor...Sıkışınca böyle ekmeğe çıkıyoruz..
— Sandığın güzelmiş!
- Baba yadigarı, elli senelik var.....Çok aç kaldık biz ağabey, çok yokluk çektik......Satmadım ama bu sandığı.........
— O da seni satmaz ...(!) Ne çalıyorsun sen?
Taburedeki oturuşu değişiyor, boğazını temizliyor, yelek cebinden bir kart çıkartıp uzatıyor... Beyaz gömlek, siyah pantolon giymiş yüzü belli olmayan adam resminin üzerine büyük harflerle “ Klarnetçi Amet!” yazılmış, bir de cep telefonu eklenmiş...
— Adam kim?
— Amma yaptın te şindi be agacım... Benim, tanıyamadın mı?
Heyecan özüne döndürüyor şive İstanbul’dan uzaklaşıp Trakya’nın göbeğine oturuyor.....Gülüyorum
— Laço? ( nasılsın)
— Laço siya ( iyiyim)
— Ooo agam bizdensin sen de...!
- Ep Trakyalıyız be ya.............Ben kendim de müziksiyenim...
— Ne çalarsın sen?
— Darbuka
Ahmet bütün sarı dişlerini göstererek gülmeye başlıyor.......
— Ne oldu?
— Sülüycem ama kızma!
— Tamam.
- Müziksiyenin alığı........
- Anladım Ahmet anladım.....
****
Yedi sekiz yaşlarında saçları erkek çocuğu gibi kısa kesilmiş, entarisi basmadan, küçük bir kız çocuğu utana sıkıla elindeki kâğıt mendili uzatıyor...
— Okul masraflarım için ağabey!
— Mendil kolay. Söyle bakalım kulaklarında neden ip var?
- Annem yeni deldirdi de...Küpe alamadık...Kapanmasın diye....
****
Sonra tombik bir çocuk kilomu bilirsem para istemeyeceğini söyleyerek, baskülü bırakıyor ayaklarımın dibine... Nazlanıyorum önce, omuzlarımı silkiyorum.. Israrcı kerata! Kurtuluş yok....Kilomu gramı gramına bilmişken, ücretini ödüyorum...
****
Hava kararmak üzere, kalkıyorum uyuşmuş bacaklarımla, ellerim cebimde parkın kapısına doğru yürüyorum...
Biri sesleniyor arkamdan...
Ahmet. Nefes nefese.....
“ Ağabey kalemin var mı? Karttaki numarayı kapadılar benim. Arasın mararsın...................