Konuya biraz daha gecikmeli giriyorum. O nedenle ilk mesajlarda yazılanlarla ilgili fikirlerimi sizinle paylaşmak istiyorum.
neden küreselleşmiş bir şirketimiz sorusuna bir soruyla cevap vermek istiyorum: Biz gerçekten küreselleşmiş bir şirketimizin olmasını istedik mi ?
Son dönemler hariç, Küreselleşme konusunda ciddi bir çabamız ve isteğimiz zaten olmadı. Buna bir ihtiyaç da duymamışız. böyle bir hedef ve vizyon olmadan yola çıkmışız.
İlk hedef kendi kendine yetebilmek olmuş. Kendi kendine yettikten sonra, Türkiye'nin gelişen bir pazar olması, nedeniyle oluşturulan sanayi de içe yönelik, ithal ikameci bir sisteme dayanan bir sanayii olmuş. İç piyasada da korumacı duvarlarla bu sanayii gelişmiş ve serpilmiş. Bu arda ürettiğimiz bir kısım tarım ürünlerini de dışarıya sattıysak daha ne isteyelim

, halimizden son derece memnun olmuşuz. Bu yıllar yılı bu şekilde sürüp gitmiş.
Osmanlı'nın son dönemlerinden itibaren bizim dış dünyayla olan ilişkilerimiz hep oralardan eğitim, kültür vs. almak için olmuş, yani zinciri kırıp ta biz ne verebiliriz gibi bir şey düşünülmemiş. Halimizden memnun devam etmişiz.
Vermeye odaklı, bir yapılanma olmadığından dolayı, dışarıda , global dünyada ( gerçi o zamanlar global bir dünya kavramı da yoktu) neler oluyor, diğer insanlar ne yapıyorlar, biz neler yapabiliriz üzerinde pek fazla düşünmemişiz. O zamanlarda ticaret ve sanayii ile uğraşanlar ise , kendilerine göre haklı olarak, ithal etmenin ihraç etmekten daha karlı, daha kolay olduğunu görerek bu konuyu ikinci plana itmişler.
80'li yıllardan sonra ihracatında önem kazanması moda olması ile birtakım faaliyetler başlamış. O tarihten itibaren dışarısı da bizim için , gurbetçiler haricinde , kazanç kapısı olarak görülmeye başlamış. Burada yapılan da pro-aktif olmak yerine daha reaktif çözümler üretilmiş. Uzun vadeli, hedef ve planlar yerine yine çok kısa vadeli çözümlere odaklanmışız. Yani, o dönemlerde gerek özel gerek kamuda olayların akışını belirleyen, kendi politikalarımız, mukayeseli avantajlarımız, inceden inceye hesaplanmış stratejiler yerine , o an elimizde ne varsa, onu bir şekilde dünyaya pazarlamaya odaklanmışız. Fason üretim o anki kurtuluş kapısı olmuş. Daha gelişmiş Batı ülkelerinin bıraktığı alanlarda biz öne çıkmaya başlamışız. Bu sahalarda yavaş yavaş dünyayı tanımaya başlamışız, işler yolunda gittiğinden daha geniş bir platformda düşünmek aklımıza çok fazla gelmemiş, zaten o dönemde buna o kadar da gerek yokmuş. (NOT: Bu arada bu yapılanları eleştirdiğim zannedilmesin, eğer bunlar da yapılmamış olsa bugün globalleşen bir dünyada hiçbir şekilde adımız dahi olamazdı. Burada ifade ettiklerim, şu an neler yapabiliriz, nerelerde daha farklı davransaydık,daha başarılı olabilirdik sorusuna bir cevap aramaktan ibarettir.

)
Fiili olarak ihracatın başladığı yıllarda da mukayeseli avantajlarımızı, kalite, marka gibi uzun zamanda gerçekleştirilebilen , ama gerçekleştirildiğinde de uzun vadeli kazançlar sağlayan kavramlar yerine, ucuz iş gücü gibi, daha kolay taklit edilen unsurlar üzerine inşa ettiğimizden, gelen krizlerden, döviz dalgalanmalarından çok kolay etkilenmişiz. Hali hazırdaki ihracat pazarlarıyla da derin ve uzun soluklu ilişkileri gerçekleştiremediğimizden, bir bakmışız ki, farkında olmadan, sebebini bile anlayamadan, bu çok popüler pazarlar elimizden uçup gitmiş.
Bütün bu olaylardan sonra biz şimdilerde yeni yeni global pazarlarda aktif ve tanınan global şirket kavramı üzerinde düşünmeye başladık. Kısacası eskiden böyle bir derdimiz yoktu.

"Yeni ekonomilerde Global Şirket nasıl olunur, global pazarlarda aktif, verimli ve de karlı bir hale nasıl gelinebilir?" sorusu için ayrı bir tartışma gerektiğinden şimdilik bu kadarla yetiniyorum.
Selamlar
MOE