Ana içeriğe geç

Diğer Konular

TÜRKİYE ve köylülük üzerine...

BaşlatanfigenTarih08/06/2001 21:23:16Yorum5

İlk mesaj
Üye24 yazı
Geçen hafta gündemi altüst eden buğday ve tütün fiatları ile ilgili tartışmalar Türkiye'nin üst hiyerarşisinde köklü değişikliklere neden oldu hepimizin bildiği gibi.En önemli nokta IMF'e verilen sözlerle halka, daha doğrusu tarımla uğraşan halkın 'büyük' kesimine seçimlerde verilen sözlerin çakışmaması gibi görünürken; ve bu uyumsuzluk siyasetin yozluğu üzerine iyi bir vurgu aracı gibi görülürken, 4 Haziran tarihli Radikal gazetesinde bu noktaya gelmenin asıl sebebi üzerinde duran bir röportaj vardı. İktisat profesörü Mehmet Altan'ın köylülük ve tarım ekonomisi üzerine verdiği röportaj son çıkan kitabının 'Köylülüğün manşete çıktığı gün' (yanılmıyorsam)bir ön anlatımıydı aynı zamanda.
Mehmet Altan, kendisiyle yapılan röportajda Kemal derviş haricinde hiçbir bakanın IMF'e verilen niyet mektubunu okumamış olduğu iddiasının çok dışında görüşlere yer vermekteydi.Sorunun öncelikle tarımın ne amaçlı yapılması gerektiğine karar vermekten geçtiğini belirtiliyor. Türkiye gibi sanayileşmenin dışında kalan bir ülkenin çalışan nüfusunun yarısı ( 11 milyon ) devlet tarafından tarıma istihdam edilmiş görünüyor. Peki bu 11 milyon kişi dünya standartlarında ne üretiyor? 300 bin kişi ile Türkiye nüfusunun karnının doyacağı dünya ülkeleriyle yapılan kıyaslamalarla belirtilmişken, sulu tarıma geçilemeyen ülkemizde bu nüfus ne için ne üretiyor? İhraç etmek için tahıldan başka ürün gözterilemezken ve tahıl ihracı dünya talepleriyle örtüşmezken, üstelik sadece tahıl üretimine odaklanmış ülkemizin 'kendi kendine yetebildiği' iddia ediliyorken, yanlış ekonomi politikalarının dahası yanlış siyaset politikalarının sonucunda tahıl üretimiyle tarım yaptığını, devletin verdiği parayla tarım yaptığını sanan bir toplum durumunda olduğumuzu kabul etmek mantık sınırlarında yapılabilecek en doğru kabul M. Altan'a göre.
Burada dikkat çekmek gereken önemli bir nokta daha var, tüm dünyada sanayi devriminin ötesinde, bilişim devrimini yakalamak için tarım minimize edilmeye çalışılıyor. Tüm Avrupa ülkeleri tarımı en aza indirmeye çalışırken dünyanın tarım devleri de (Hindistan gibi) bu trendi yakalamaya çalışıyor. Bizdeyse internete sansür karaları çıkarılmaya çalışanların aslında ne sanayi devrimini ne de bilişim devrimini önmesemedikleri ortaya çıkıyor.

Mehmet Altan'la yapılan röportajdan aktarılacak çok görüş var daha, ancak ben hem kitabı oku**** 'tarım'^toplumu olmakla 'köylü' toplum olmak arasındaki farklara kendim ulaşmak ve sonra izlenimlerimi aktarmak istiyorum, hem de zamanımın darlığı nedeniyle bu köylülükten çıkış düşüncesini doğru yerlere yerleştirirken bu röportyajı tamamlayacağını düşündüğüm başka bir yazıdan bahsetmek istiyorum.

Bu yazı da 5 Haziran tarihli Radikal gazetesinde Perihan Mağden tarafından kaleme alınmış.Aslında köylü toplum tavrını geride bırakmak için kararlar almak doğru yalnız tarım desteğini, destek bekleyen tembelleştirilmiş ve bilinçsiz bırakılmış halkı suçlamaya hakkımız yok. Çünkü şovenist sosyal adalet tavrının dışında bakarsak bu ülkede tarımdan başka verimsiz de olsa istihdam alanı yok. Ülkemiz tarım işçilerinin (çoğu aile yanında ücretsiz işçi olarak çalışmakta) buhar makinesinin yeniden bulmalarıyla falan sanayileşmeyecektir şüphesiz...

Şimdilik bu kadar,konuyla ilgili ayrıntılı bilgi edinip sizlerle paylaşmaya çalışacağım. ilginizi çeker umarım

Yerleşim Türkiye / İstanbul
YORUMLARTopluluk ne düşünüyor?
5 yorum
Üye1236 yazı
Hem üslup hem içerik güzel. İlgi ve zevkle okuduk (kendi adıma), devamını merakla bekliyoruz.

Yerleşim Türkiye / YstanbulMeslek Dany?manlyk
Üye24 yazı
KÖYLÜLER NE ZAMAN MANŞET OLUR?

Kitabı okumaya henüz fırsat bulamamakla beraber M. Altan'ın bahsettiğim röportajından aktarmak istediğim birkaç nokta daha var.

Türkiye'de çalışan nüfusun %45'ini oluşturan ve sadece devletin belirlediği taban fiyatlarla ilgilenen tarım kesiminin verimsizliğine dair araştırma sonuçları vermek gerekirse; devlet bütçesindden %13 sübvansiyon alan tarım sektörünün milli gelire yıllık katkısı en fazla %13. Galiba kendi kendine yetebilmekle kastedilen de bu. Fakat yıllardır insanların zihnine tarımın ve Türkiye topraklarının verimliliği daha farklı yansımalar yapmış olamlı ki kendi adıma, tahminimden daha kötü çıktığı için, bu göstergeler karşısında şaşırdığımı belirtmem gerekiyor.

Türkiye'de ince tarımın, daha doğrusu ince olmasa da emeğiyle birlikte getirisi yüksek olan tarımın tütün ve yağ bitkileri terımı olduğu biliyoruz. Bunların da "kendi kendine yetme" sınırını aşmadığını bilmek, dahası topraklarımızda yapılan hiçbir zirai faaliyetin ülkemize dışarıdan getirisi olmadığını bilmek gerçekten kötü.

Üretici taban fiyatlarının oy avcılığı ve seçim öncesi yatırım amacı dışında hiçbir değer taşımayacağı da verimlilik analizinde motivasyonun içeriğine bakıldığığında ulaşılan bir sonuç. Çünkü sınırlndırılmışlığın verimsizliği doğuracacğı açık bir gerçek. Kısaca, fiyat belirleme vaadedilen güvence dışında "teşvik" değil baltalama anlamı taşıyor ki fazlaca bölünmüş topraklarda yapılan tarım, ziraatçinin aç karnını doyuracak sınırlarda tutuluyor.

Burada ayrı bir gösterge de 37 günlük çalışmanın tahıl tarımına yetiyor olması. Varlığımızı farketmekten bu denli uzak olmak gerçekten acı.
Sözlerime şimdilik son verirken, gazetedeki röportajın başlığına yer vermek istiyorum. "Rejim köylüyü memurlaştırdı." 10 yıl önce orta tabakanın üstündeyken, şu anda ortanın altına inen bir memur ailesinden geliyor olmam varolan "memur" ağırlığının içinde devletçi "tarım" anlayışının da varlığının da doğurduğu vahim sonuçları daha iyi ifade edecektir sanırım.Dünya bilişim çağına doğru hızla yol alırken tarım kesimini memurlaştırmanın utancı da bize ait olacaktır.

Saygılarımla

Yerleşim Türkiye / Ystanbul
Üye320 yazı


MERHABA,

Öncelikle Figen'in düşünce ve yorumlarına en içten samimi duygularımla katıldığımı ifade etmek isterim. Ben de bu konuya yönelik düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Yaşadıklarımız ( en azından benim gibi düşünenlerle..) bazı gerçekleri en acı şekilde gözümüzün önüne koyuyor.

Biz ne yazık ki tezatlar ülkesi olmuşuz!...

Bakınız, size ülkemizde gördüğüm resimden bölümler aktarayım:

* Bir tarafta hak, hukuk, adalet, eşitlik kavramlarından sıkça bahsederek, torpilden nefret ettiğimizi haykırırken, diğer taraftan kendimizin veya bir yakınımızın işini halletmek için bütün kanalları kullanmak ve sonuç almak için uğraşırız. Peki kendimizi nasıl avuturuz?

"Herkes yapıyor, ben yapmazsam enayi yerine düşerim."

Şimdi ben soruyorum: "Bu şekildeki davranışımızla sistemin iyileşmesini nasıl bekleyeceğiz?"

Doğu ve güneydoğuyu dolaşmanızı tavsiye ederim. Kimse alınmasın, köylerdeki kentlerdeki herkes daha sık seçim olmasını istiyor. Neden? Çünkü devlet olarak oy zamanı onları hatırlıyoruz. Bu durumu ben şuna benzetirim: Eğer karınıza ya da kocanıza sadece berlirlenmiş özel günlerde hediye alırsanız(doğumgünü, evlilik yıldönümü gibi..) bir süre sonra sadece hediyenin kıymeti yüzünden aranızda tartışma çıkabilir. Çünkü siz karşınızdakini şartlıyorsunuz. Eğer bunu yıl içine yayabilseydiniz, unuttuğunuzda muhtemelen sorunla karşılaşmayacaktınız. Eşiniz sizi hoş görebilecekti.

Bizim ükedeki durum da aynen böyle...

Başbakan yerli malı arabasına binerek, (meşhur ifadesi ile taban)ına kendisinin lüks düşkünü olmadığı, halkın bir parçası olduğu mesajını verir. Acaba ortaya konulan sonuçlar itibariyle ne kadar samimi?!...

Ve sonuçlar: Başbakan devletin ve hükümetin başı. Ben binmiyorum kimse binemez dediğinde aşağıdakiler nasıl binebilir? Gelir dağılımının son derece kötü olduğu ülkemizde halen kullanılmakta olan onbinlerce makam şoförü, sayıları bine yakın son model MERCEDES makam aracı var... Kimler mi biniyor? Sanırım kitleyi ifade etmek zor ama, halkın hizmet etmesi gerek kurumların yöneticileri. Kamuda maaşlar elbette düşük. Bu gerçeği herkes biliyor. Peki şunu kıyaslayan ve sonucunu ortaya koyabilen var mı? Verdiği kararlar sonucu kullanılan kaynakların etkililiğini bir tarafa bırakacak olursak, bir kamu yöneticisinin devlete gerçek anlamdaki maliyeti acaba ne kadar? Araştıralım, birçoğunun maliyeti özel sektörde binlerce dolar alanlardan kıyaslanamayacak kadar çoktur. Özel sektörde fabrika müdürü makan odasını canı istediği için değiştiremez. Ama kamuda makam odası kurtarılmış alandır, hükümdarlık alanıdır. Herşeyden daha önemlidir. Gücün resmidir. Karadenizde bir rektörün deniz manzaralı makam odasına girdiğimde inanamadım. Acaba ABD Başkanının bu kadar lüks ve büyük bir ofisi var mıydı? Sanırım yüzmilyarlara mal olan o ofis daha büyük katma değerler üretiyordur!!!


Tezatlar ülkesi Türkiyede bundan haberdar olan milyonlar var!...Ne yapılabiliyor?

Tarımla uğraşanlar, tekniği ilerletmek, bu konuda ilimden faydalanmak, entegre sistemler kurmak derdinde değiller. Çünkü tarım da çözemediğimiz toprak ağalığının bir sonucu olarak karşımızda duruyor.

Ya gece kondulara ne demeli. Ankara'da havaalından her şehre gelişimde içimde, zihnimde, bütün bedenimde o ürpertiyi hissediyorum. "Buralarda nasıl yaşarlar, buna nasıl müsade ederiz" diyorum. Devletin toprağını göçebe zihniyeti ile birileri gaspediyor ve biz oy uğruna onları pazarlıyoruz ve göz yumuyoruz. Üstelik bir de tapu veriyoruz. Ankara'nın göbeğinde meclisin çok yakınında gecekondular var. YIKAMIYORUZ. Tamam evsiz bırakmıyalım. Uzaklara, düşük maliyetli uydu kentler kuralım ve zorunlu olarak oralara gönderelim. O arsanın sefasını sürmesine izin vermeyelim, verdirmeyelim.

Boğazı aynı mantıkla senelerdir talan etmediler mi?

Ve eğitim sistemimiz... İşte bence bütün problemin kaynağı bu. Değişim ve dönüşümün en önemli aracı eğitimdir. Fazla derine inmeden birkaç somut örnek vereceğim. Üniversite dahil yaklaşık 8-10 sene ingilizce öğretiyoruz. Tezatlar ülkesindeki sonuç: "bir gazete haberinin ana temasını bile anlayamayan bir topluluk.." Yalnış nerede? Bence felsefede, kafalarımızı değiştirerek bunu yapmalıyız. Türkiye'de aydın" geçinen grupların bazılarının zaman zaman yaptığı, bizlerin de şahit olduğu gibi anıtkabire "Ata'ya şikayet" ziyaretleri yaparak bu işler çözümlenmez. Ancak Reha MUHTAR'a ve TEVOLE'lere konu başlığı olursunuz.

Türkiye'nin bütün gerçekleri ile sorunlara yaklaşacak, samimi yaklaşımlara ihtiyacı var. Okullarda kullandığımız siyah önlükler göçebe kültürümüzün bir parçası olan kul ve köleliği devam ettirmiştir. Aile içinde söz sahibi olmayan çocuk, okulda da insanın içini karartan üniformasıyla öğretmeni tarafından ezilmiştir. Daha sonra birileri siyah önlükleri terk etmişse de, bu sefer uniforma hastalığı mavi, bordo, çağla yeşili yeni üniformalar yaratmıştır. Hala eğitim öğretim sisteminde tekdüzeliği yok edecek radikal çözümlere gidilememektedir. Acaba birileri eğitime katkı payında biriken katrilyonları nasıl harcadıklarını açıklayabiliyor mu? Her hafta sadece spor lotodan gelen yüzlerce milyar var. Değişimin bu kadar hızlı olduğu günümüzün dünyasında başlamak için neyi bekliyoruz? Acaba "bilgisayarlı eğitim"e geçmek demek sadece kullanıldığı şüpheli bilgisayar dershaneleri kurmak mı?

Tezatlar ülkesi Türkiye'deki bu sorunları arka arkaya dizsek onlarca ciltlik roman olabilir.

Sözün özü problem sadece tarım ve seçim ekonomisi değil. Bizim zihniyetimizin kan değişikliğine ihtiyacı var. Belki de Atatürk'ün zamanında gerçekleştirdiği gibi bir devrimci yaklaşıma ihtiyaç var. Herşeyi kökünden değiştirmek zorundayız. Şikayetçi olduğumuz konuyu ortadan kaldırmak için taşın altına biz de elimizi koymalıyız.


AKIN ARSLAN

Yerleşim Türkiye / YstanbulMeslek Dany?manlyk
Yazar997 yazı
ben de bu ülke ve liderlerimiz ile ilgili en büyük karamsarlığı, internetle ilgili RTUK yasa tasarısının hazırlanması ve sonra da meclisten geçmesi konusunda yaşamıştım.

Neyseki cumhurbaşkanından döndü. :)

Alıntı Yapılan Metin:
Belki de Atatürk'ün zamanında gerçekleştirdiği gibi bir devrimci yaklaşıma ihtiyaç var. Herşeyi kökünden değiştirmek zorundayız. Şikayetçi olduğumuz konuyu ortadan kaldırmak için taşın altına biz de elimizi koymalıyız.


sözüne kesinlikle katılıyorum.

Artık herkes için birşeyler yapma zamanıdır. Yoksa bundan sonra başkalarının bizimle ilgili yaptıklarına, verdiği kararlara maruz kalmaya devam edeceğiz.

Saygılar,
ismailk

Yerleşim Türkiye / YstanbulMeslek Bilgisayar-Bili?im
Üye24 yazı
Peki nasıl?
Sadece kendi zihinsel ve fikirsel bakış açılarımızı çağa uydurmak bu ülkede dünyadan habersiz yaşayan milyonlar üzerinde nasıl etki yaratacak?
Hep beraber, en azından sorunları yakalamak için çaba harcayan bizler aynı rahatsızlıkları duyuyoruz.Ama ya diğerleri?Köylerine küçük bir yatırım gelmesini sağlamak için seçim zamanını bekleyen, seçimi özleyen insanları değişim talebine nasıl uyduracağız?
Bizler öncelikle farklı "dünya görüşleri" ile birbirimize küsmüşüz.Eğitimli olsak bile kendimizden olmayanlarla ortak talepler etrafında birleşmek gibi bir çabamız yok.Bunun yanıneda okuduğunu iddia eden, düşündüğünü iddia eden, ülkemizin güç koşulklarını tanıdığını iddia eden öyle "eğitimlilerimiz" var ki, tanıdığım çoğu eğitimsizden daha bağnazlar.
Bir tarafta sınırları belirli kutuplaşmalar, bir tarafta meclis dengelerini lehine değiştirmekle gücünü artıracağını düşünen siyasi parti liderleri, bir tarafta çeşitliliğe kapalı ilerleme iddiasındaki ülkelerin içinde belki de en tek tip, en çağdışı eğitim sistemi,ne olduğunu ne yapmak istediğini bilmeyen insanlar, 1 hafta önce hayatlarını belirleyeceklerini sdandıkları ÖSS ye giren bir buçuk milyon genç,kısılan üniversite ödenekleri,tek sözle yerinden oynayan ekonomik değerler,sınıflı denilen, oysa gerçekte sınıfsız olan bir toplum...
daha doğrusu birey oluşturma çabasından uzak dengeler içinde hiç toplum olamamış bir toplum?bilmiyorum,bir çıkış yolu olmalı..ama nerede?

Yerleşim Türkiye / Ystanbul