MERHABA,
Öncelikle Figen'in düşünce ve yorumlarına en içten samimi duygularımla katıldığımı ifade etmek isterim. Ben de bu konuya yönelik düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim.
Yaşadıklarımız ( en azından benim gibi düşünenlerle..) bazı gerçekleri en acı şekilde gözümüzün önüne koyuyor.
Biz ne yazık ki tezatlar ülkesi olmuşuz!...
Bakınız, size ülkemizde gördüğüm resimden bölümler aktarayım:
* Bir tarafta hak, hukuk, adalet, eşitlik kavramlarından sıkça bahsederek, torpilden nefret ettiğimizi haykırırken, diğer taraftan kendimizin veya bir yakınımızın işini halletmek için bütün kanalları kullanmak ve sonuç almak için uğraşırız. Peki kendimizi nasıl avuturuz?
"Herkes yapıyor, ben yapmazsam enayi yerine düşerim."
Şimdi ben soruyorum: "Bu şekildeki davranışımızla sistemin iyileşmesini nasıl bekleyeceğiz?"
Doğu ve güneydoğuyu dolaşmanızı tavsiye ederim. Kimse alınmasın, köylerdeki kentlerdeki herkes daha sık seçim olmasını istiyor. Neden? Çünkü devlet olarak oy zamanı onları hatırlıyoruz. Bu durumu ben şuna benzetirim: Eğer karınıza ya da kocanıza sadece berlirlenmiş özel günlerde hediye alırsanız(doğumgünü, evlilik yıldönümü gibi..) bir süre sonra sadece hediyenin kıymeti yüzünden aranızda tartışma çıkabilir. Çünkü siz karşınızdakini şartlıyorsunuz. Eğer bunu yıl içine yayabilseydiniz, unuttuğunuzda muhtemelen sorunla karşılaşmayacaktınız. Eşiniz sizi hoş görebilecekti.
Bizim ükedeki durum da aynen böyle...
Başbakan yerli malı arabasına binerek, (meşhur ifadesi ile taban)ına kendisinin lüks düşkünü olmadığı, halkın bir parçası olduğu mesajını verir. Acaba ortaya konulan sonuçlar itibariyle ne kadar samimi?!...
Ve sonuçlar: Başbakan devletin ve hükümetin başı. Ben binmiyorum kimse binemez dediğinde aşağıdakiler nasıl binebilir? Gelir dağılımının son derece kötü olduğu ülkemizde halen kullanılmakta olan onbinlerce makam şoförü, sayıları bine yakın son model MERCEDES makam aracı var... Kimler mi biniyor? Sanırım kitleyi ifade etmek zor ama, halkın hizmet etmesi gerek kurumların yöneticileri. Kamuda maaşlar elbette düşük. Bu gerçeği herkes biliyor. Peki şunu kıyaslayan ve sonucunu ortaya koyabilen var mı? Verdiği kararlar sonucu kullanılan kaynakların etkililiğini bir tarafa bırakacak olursak, bir kamu yöneticisinin devlete gerçek anlamdaki maliyeti acaba ne kadar? Araştıralım, birçoğunun maliyeti özel sektörde binlerce dolar alanlardan kıyaslanamayacak kadar çoktur. Özel sektörde fabrika müdürü makan odasını canı istediği için değiştiremez. Ama kamuda makam odası kurtarılmış alandır, hükümdarlık alanıdır. Herşeyden daha önemlidir. Gücün resmidir. Karadenizde bir rektörün deniz manzaralı makam odasına girdiğimde inanamadım. Acaba ABD Başkanının bu kadar lüks ve büyük bir ofisi var mıydı? Sanırım yüzmilyarlara mal olan o ofis daha büyük katma değerler üretiyordur!!!
Tezatlar ülkesi Türkiyede bundan haberdar olan milyonlar var!...Ne yapılabiliyor?
Tarımla uğraşanlar, tekniği ilerletmek, bu konuda ilimden faydalanmak, entegre sistemler kurmak derdinde değiller. Çünkü tarım da çözemediğimiz toprak ağalığının bir sonucu olarak karşımızda duruyor.
Ya gece kondulara ne demeli. Ankara'da havaalından her şehre gelişimde içimde, zihnimde, bütün bedenimde o ürpertiyi hissediyorum. "Buralarda nasıl yaşarlar, buna nasıl müsade ederiz" diyorum. Devletin toprağını göçebe zihniyeti ile birileri gaspediyor ve biz oy uğruna onları pazarlıyoruz ve göz yumuyoruz. Üstelik bir de tapu veriyoruz. Ankara'nın göbeğinde meclisin çok yakınında gecekondular var. YIKAMIYORUZ. Tamam evsiz bırakmıyalım. Uzaklara, düşük maliyetli uydu kentler kuralım ve zorunlu olarak oralara gönderelim. O arsanın sefasını sürmesine izin vermeyelim, verdirmeyelim.
Boğazı aynı mantıkla senelerdir talan etmediler mi?
Ve eğitim sistemimiz... İşte bence bütün problemin kaynağı bu. Değişim ve dönüşümün en önemli aracı eğitimdir. Fazla derine inmeden birkaç somut örnek vereceğim. Üniversite dahil yaklaşık 8-10 sene ingilizce öğretiyoruz. Tezatlar ülkesindeki sonuç: "bir gazete haberinin ana temasını bile anlayamayan bir topluluk.." Yalnış nerede? Bence felsefede, kafalarımızı değiştirerek bunu yapmalıyız. Türkiye'de aydın" geçinen grupların bazılarının zaman zaman yaptığı, bizlerin de şahit olduğu gibi anıtkabire "Ata'ya şikayet" ziyaretleri yaparak bu işler çözümlenmez. Ancak Reha MUHTAR'a ve TEVOLE'lere konu başlığı olursunuz.
Türkiye'nin bütün gerçekleri ile sorunlara yaklaşacak, samimi yaklaşımlara ihtiyacı var. Okullarda kullandığımız siyah önlükler göçebe kültürümüzün bir parçası olan kul ve köleliği devam ettirmiştir. Aile içinde söz sahibi olmayan çocuk, okulda da insanın içini karartan üniformasıyla öğretmeni tarafından ezilmiştir. Daha sonra birileri siyah önlükleri terk etmişse de, bu sefer uniforma hastalığı mavi, bordo, çağla yeşili yeni üniformalar yaratmıştır. Hala eğitim öğretim sisteminde tekdüzeliği yok edecek radikal çözümlere gidilememektedir. Acaba birileri eğitime katkı payında biriken katrilyonları nasıl harcadıklarını açıklayabiliyor mu? Her hafta sadece spor lotodan gelen yüzlerce milyar var. Değişimin bu kadar hızlı olduğu günümüzün dünyasında başlamak için neyi bekliyoruz? Acaba "bilgisayarlı eğitim"e geçmek demek sadece kullanıldığı şüpheli bilgisayar dershaneleri kurmak mı?
Tezatlar ülkesi Türkiye'deki bu sorunları arka arkaya dizsek onlarca ciltlik roman olabilir.
Sözün özü problem sadece tarım ve seçim ekonomisi değil. Bizim zihniyetimizin kan değişikliğine ihtiyacı var. Belki de Atatürk'ün zamanında gerçekleştirdiği gibi bir devrimci yaklaşıma ihtiyaç var. Herşeyi kökünden değiştirmek zorundayız. Şikayetçi olduğumuz konuyu ortadan kaldırmak için taşın altına biz de elimizi koymalıyız.
AKIN ARSLAN