sonra bir adam saati sordu bana, 'saat kaç?' dedi. adamın bana doğru yürüyüşünden anlamıştım bir şeyler soracağını. yine de kendimi buna yeterince hazırlayamadım çünkü aklımı sen kurcalıyordun. önce adamın suratına biraz baktım. sen aklımı kurcalarken dış dünya ve gürültüsü, hani banyo yaparken saçlarımız kulaklarımızı örter de su çok derinden tuhaf bir ses çıkartır uçak geçiyormuş gibi, işte öyle geliyor bana. yani buna tam bir iletişimsizlik diyemeyiz, dış dünya ve ona ait bir gürültü olduğunun bilincindeyim yine de. bu yüzden adamın suratına hala bakmaya devam ederken seni düşünmekten bir an evvel kopmaya odaklandım. ilk hedefim buydu, ondan sonra arta kalanlarını temizleyebilmek için saatime bakacak ve biraz da o arada duraklayıp zaman kazanacaktım. derken yavaş yavaş belirdi her şey. saatime baktığımda rakamları seçebildim. ne var ki bu rakamlar arasında anlamlı bir bağ kurabilmek gene de kolay olmadı.
sen aklımı henüz kurcalamıyorken ben kendi kendime oyunlar oynardım. ya da mütevazı olmaya gerek yok, tamam, resmen bilimsel çalışmalar yapardım. canım sıkıldığında portakal yer gibi yapardım mesela. ortada bir portakal yoktu tabi, sadece hayal ederdim. ama buna kendimi vererek. maksadım, o güne kadar portakal yemişliğimden edindiğim deneyimleri bir araya getirerek -portakal yemediğim halde- portakal yemeye ne kadar çok yaklaşabileceğimi görebilmekti. bunu küçümseme çünkü gayet de başarılı ilerliyordum. hayalgücümü epey geliştirmiştim. hem çok zor da değil düşün bak, elinde tutuyorsun portakalı, eski portakallar yok artık kabukları tam soyulmuyor, hisset elinde, birden geçir dişlerini, hayal et, o mayhoş tad gelsin damağına diline. acaba diyorum bu yöntemi senin için de kullanabilir miyim. deniyorum, bugün de hep aklımı kurcaladın.