Ana içeriğe geç

Pazarlama Ve Satış

İkna Etme, Baştan Çıkarma Ve İnsanları Etkileme

BaşlatanLeventTarih02/01/2005 14:25:00Yorum61

İlk mesaj
Üye488 yazı
Satıcılara bakıyorum çoğu ürününü satma derdinde. Sabahtan akşama kadar bu düşünülüyor. Ürünü pazarlamak çok önemli.
Bunun için bir çok önemli faktör var. Önce iyi bir şey üreteceksiniz. Potansiyel müşterilerinizi tanıyacaksınız, yani hedef kitlenizi sonra da onlara ulaşmaya çalışacaksınız. Bunun için müşterileri ikna etmeniz gerekir. Ürününüz ne kadar kaliteli olursa olsun hedef kitleye ulaşamıyorsanız bunun anlamı yok.O halde pazarlama, reklam ve diğer her türlü stratejilerin büyük önemi var.
İkna etme sanatı sadece bununla sınırlı değil kuşkusuz. Politika da, iş bulmada, hatta evlilik işlerinde bile bu tür stratejilerin kullanıldığına şahit oluyoruz.
Sırf reklamı beğendiği, reklamdan etkilendiği için kaçımız bir filim seyretmedik, bir ürün almadık.
Bu stratejilerin çoğu göz boyama yönelik gibi. Yani ikna etmek için tek başına mantıksal argümanlar zayıf kalıyor. İnsanlar ikna olmak için görüntüye, duygusal mesajlara çok daha fazla önem verebiliyor. Kısaca onları etkilemeniz, cezbetmeniz, üzerlerinde merak uyandırmanız, esrarengiz olmanız gerekiyor.
İnsanoğlu ne kadar inkar etse de görünüşe ve sonuca çok büyük önem veriyor.
Geçenlerde bir parfüm reklamı dikkatimi çekmişti: baştan çıkarıcı olmak istiyor musunuz diye soruyordu. Her yıl buna benzer biçimde kitaplar, kozmetik ürünleri çıkıyor ve bunlar inanılmaz biçimde satıyor. İnsanlar birbirlerini etkilemek için her türlü yola başvuruyor. Artık imajlar konuşuyor; gerçekler ikinci derece de etkili.
Etkileyin, baştan çıkarın, karizmatik olun, ikna edin diyoruz. VEya böyle olması sanki hoşumuza gidiyor. Ama belki buna mecbur kalıyoruz.

Aşağıdaki yazıyı okuyun, ne demek istediğimi anlarsınız:

"Kızı tavlamanız için hayati önem taşıyan bir başka konu var.Kıza sürekli "senin beynini okuyorum" tribi yapacağınıza göre kız hakkında maximum bilgiye sahip olmanız lazım.Mesela gidip bi şekilde kızın doğum gününü öğrenin .Bunu yapmanın en kolay yolu başka ve samimi olmadığınız bi arkadaşınıza sordurmaktır.Bi şekilde kızın doğum gününü öğrendikten sora hangi burç olduğunu kesin olarak öğrenin ve başka bir zaman kız bi şey yaptığı zaman "Zaten bu senin burcunun en belirgin özelliği "diye başlayın.Hangi durumda bunu kullanacağınız önemli değil.Astrolojinin en güzel tarafı tamamen uydurma üzerine kurulu bir bilim olması.Kız "Hayır,bu benim burcumun özelliği falan değil" derse(ki demez ama hani derse diye yazıyorum) "Ben Amerikanın en büyük astroloğu Bilmem kim'in ktabında böyle okumuştumAma yine de gider başka kaynaklardan da araştırırım" dersiniz olur biter.Uydurmakta sınır tanımayan bizler için hiçte zor bir şey değil.Zaten kızın bundan önce soracağı "Sen benim burcumu nerden biliyosun ki?" 10 puanlık uzman sorusuna vereceğiniz "Uzun süre astrolojiyle uğraştım ve insanların haraketlerini gözlemleyerek hangi burca dahil olduklarını anlayabiliyorum." cevabı az önce sorması muhtemel olan soruyu zaten eler.éAma kız bu sefer de "Peki doğum günüm ne?" gibi az önceki olağan üstü zihin okuma(!) gösterisini yapan size küfür içerikli bir soru soracaktır.Sakın nasıl olsa gerçek tarihi biliyorsunuz diye direk tarihi sölemeyin,bu yeterince etkili olmaz.Bunun yerine mesela kız 22 ekim doğumluysa "kesin birşey söylemem için doğum yerini bilmem lazım ,ama sanırım 19 ile 23 Ekim arası bir tarih çünkü Mars her yıl bu tarihlerde Akrep burcunu etkisine alarak astrofizyolojik semptomların gelişmesine neden olur buda sana aşırı duygusallık olarak geri döner." diyin. Bir taşla kuş katliamı yaptınız.Bu konuşma sayesinde hem kıza inanılmaz derecede astrofizik bildiğinizi,hem onunla aşırı derecede ilgilendiğinizi hem de onun aşırı duygusallığının(Unutmayın bütün kızlar kendini aşırı duygusal sanar)kaynağını kanıtlamış oldunuz.Kızın gözünde artık ilahsınız.Kız sizin az önceki gösteriyi nasıl yaptığınızı çözemeden(Ki asla çözemez) siz hemen "Bana doğum yerini söylersen sana ayrıntılı bir yıldız haritası çıkarabilirim" diyin.Kız hemen atlayıp doğum yerini söyleyecektir. Sizde hemen bir kalem kağıt çıkarın ve kağıdın üzerine anlamsız şekiller daireler falan çizin.Sonra uzun uzun düşünüyormuş gibi yapmak suretiyle kağıda bakın.Kağıdı ters çevirin ,düz çevirin,bi kaç bişey daha çizin.Ve sonra kıza dönüp "22 Ekimde doğmuşsun.Yükselen burcun Aslan strenekopotolojik gelişimin inanılmaz.İnsanlar seni mutlu sanıyorlar ama çok büyük bir sorunun var.Çok yakında hiç beklemediğin birinden bir çıkma teklifi alacaksın,çok düşüneceksin ama sonunda sende ondan hoşlandığını farkedip kabul edeceksin ve çok mutlu bir ilişkiniz olacak."diyin.Kız kendini kaybetmiş bir şekilde size bakıyor olacaktır.Sizde onun gözlerinin içine bakın.Doğum tarihi tam olarak sölemeniz kızın diğer söylediklerinizede inanmasını sağlayacak.Birincisi kimsenin yükselen burcu kesin değildir.Yanılma şansınız yok.İkincisi strenekopotolojik gelişimin astrolojiyle alakası yok(merak ediyosanız söyliyim,kemik gelişimi demek) ordan da yırtarsın,üçüncüsü daha öncede söylediğimiz gibi sürekli büyük bir oruna sahiptir,bunuda bildiniz,ve son söylediğinize de inanmaması için hiç bir neden kalmadı.Tabiki burada çıkma teklif edecek olan siz oluyorsunuz.:)))))))Böylece kızın bilinçaltına bir erkek ona çıkma ettikten sonra bir süre düşünmesi ve sonra kabul etmesi komutunu yerleştirmiş oluyorsunuz.Artık siz istesenizde o komutu ordan silemezsiniz.Kızın gözünde artık siz Cooperfieldsınız." Kaynak: http://www.gonulsehri.net/kiztav.htm

Bir de erkekleri etkilemek için kullanılan baştan çıkarma teknikleri var. Bunlar gerçekten etkili mi diye sorabilirsiniz. Reklamlardan, bir sürü saçma sapan filimlerden, imajlardan etkilendiğimize göre bunlardan etkileniyoruz. Ama işin uçunu çok kaçırdık gibime geliyor. Çünkü teknoloji o kadar gelişiyor ki, artık insanları baştan çıkarmak bir teknik mesele haline geliyor. Bu şimdiden böyle kırk elli yıl sonra neler olur bilinmez. Kız parfümü alıyor ve hemen erkeği baştan çıkarıyor çünkü koku o kadar etkili bir şekilde yapılmış ki aklınızı kaybediyorsunuz. İşin ucu çok kaçtı gibime geliyor. Ama kapitalizmde başarı için her şey mubah olduğundan kim bilir daha nelere şahit olacağız.
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Danışmanlık
YORUMLARTopluluk ne düşünüyor?
61 yorum
Üye488 yazı
Yine de bu konuda konuşmaya devam edelim ve ortak noktaları yakalayalım:

"1. Tanımlama :Olası müşterileri nitelemek ve beklentilerini tanımlamak

2. Görüşme hazırlığı yapmak (preapproach) : Satış öncesinde ürünü tanıma ve ayrıntılı biçimde ürün hakkında bilgili olma, ürün ve kullanımı hakkında gelebilecek her tür soruya hazırlıklı olma amacıyla satışçının yapması gereken hazırlıklardır.

3. Satış görüşmesi (approach): Satışçı ile müşterinin yüz yüze geldiği en önemli aşamadır. İlk izlenimden başla****, müşterinin ilgisini çekmek, ikna edici iletişime girmek satışın sonucunu etkileyen diyalogların yaşandığı aşamadır.

4. Sunum ve gösterim (presentation and demonstration) :Satış görüşmesine giden yolun sunuşla başladığı savunulur. Olası müşteriyle karşılaşıldığında, ürünün özelliklerinden çok ürünün müşteriye sağlayacağı yararları vurgula****, açık bir iletişim kurarak, müşterinin beş duyusuna seslenerek ve ihtiyaçlarını belirleyerek güçlü bir satış sunuşu yapmak mümkündür.[4]

5. İtirazları karşılamak (handling objections) : Müşteriden gelecek itirazlar fiyat, teslim tarihi, malın özellikleri, kullanım alanları gibi özelliklerine, firma politikalarına, garanti koşullarına yönelik olabilir. Satış sırasında müşteriden gelen itiraz, satışın başladığı ve ürünle ilgilenmeye başlaması şeklinde yorumlanır [5].

6. Satış kapanışı (closing): İtirazların karşılanması başarıyla sonuçlandığında, satış sürecinin doğal akışı kapanış aşamasına gelinmesidir. Ancak satışçının müşteriyi iyi izlemesi ve beden dilinden de yararlanmasıyla satış kapanışını hızlandırmak mümkündür.

Satış süreci başladığında, satışçı ve alıcı aynı amaç, duygu ve görüşleri paylaşmasa da başarılı bir satış sürecinin sonunda iki tarafın görüşlerinin aynı noktada birleşmesi beklenir. Satış süreci içinde en can alıcı nokta, sağlıklı bir iletişimin kurulması yoluyla ikna sürecinin satış aşamalarına eşlik etmesidir. Kuşkusuz, söz konusu iletişim, öncelikli olarak sözlü ve zaman zaman da sözsüz biçimde sürdürülecektir. Burada sözlü iletişim bir yana bırakılarak sözsüz iletişim üzerinde durulacaktır.



SÖZSÜZ İLETİŞİM KAVRAMI
Her türlü iletişimin yaşamsal önem taşıdığı günümüzde sözlü iletişim biçimleri dışında kalan ve önemi yeterince anlaşılmamış olan sözsüz iletişim, aslında yarattığı etki bakımından sözlü iletişimden daha büyük güce sahiptir. Albert Mehrabian’ın araştırmalarına göre iletişim içinde vücut, %55, ses%38, sözcükler %7 etkilidir. Ken Cooper’ ın yedi yıl boyunca yaptığı çalışmalar sonunda elde ettiği ortalama değerler ise iletişimde vücudun %60, sesin %30 ve sözcüklerin %10 etkili olduğudur. Bu konuda bazı yazarlar sözsüz iletişim elemanlarının iletişim sırasındaki etkisinin %65 ile 90 arasında rolü olduğunu da savunmaktadırlar.[6] Genel olarak vücut amacın, ses ise önemin en iyi göstergesidir. Ancak bazen sözcüklerle işaretlerin iletişim sırasında çelişki yarattığı da görülebilir. Olumlu sözlere eşlik eden olumsuz mimik veya jestlerin söylenenlerden daha etkili olması sık rastlanan durumlardandır.[7]

Sözsüz iletişim, bireylerin varlıklarıyla, bedenlerinin dış dünyaya verdiği sinyallerle, başkalarına olan mesafeleriyle, kişilikleriyle ilgili objelerle, yakın çevreleriyle, giyim ve kuşamlarıyla çevreye verdikleri tüm mesajlardan oluşur. Sözsüz iletişim, insan bedeninin tek başına değil, ilişki halinde olduğu birey, grup ve ortamlarla ele alındığında daha anlamlı mesajlar içerebilir. Bu nedenle, duruş, oturuş, yürüyüş biçimi gibi vücudun fiziksel hareketleri kadar, çalışma ortamı (dekorasyon, eşyalar ve nesneler) ve kültürel imgeler de sözsüz iletişimin birer bileşeni olmak durumundadır. Farklı toplum yapıları ve kültürler içinde farklı anlamlar yüklenen sözsüz iletişim kodları yine de bazı ortak özelliklere sahiptir[8]:

· İletişim yokluğunu yoğunluğunu olanaksız kılma,

· Duygu ve coşkuları yetkin biçimde dile getirme,

· Kişiler arasındaki ilişkileri tanımlama ve belirleme,

· Sözlü iletişimin içeriği hakkında bilgi verme,

· Güvenilir mesajlar sağlama,

Kişisel satış sırasında satışçı müşterinin beden dilinden yararlanarak daha başarılı sunuş ve görüşmeler gerçekleştirebilir. Proksemik ve kinezik analiz bilgileri bu konuda temel veriler olarak değerlendirilebilir.

Egemenlik alanlarının bilinmesi ve uyulması kişisel satışta, tanıtım toplantılarında ve satış gösterilerinde olduğu gibi potansiyel alıcıların ipuçlarıyla belirlenmesinde de yararlı olacaktır. Egemenlik alanlarına dikkat ederek etki yapmayı amaçlayan ama sınırları bozmayan bir yaklaşım beklenen etkiyi arttırır. Sosyal alan başkalarının rahatlıkla bulunabileceği bir uzaklıktır ve tanıtım toplantıları ve satış gösterilerinde satışçı ile alıcılar arasında rahatça iletişim kurulabilecek bir alandır. Satışçının alıcıları yarım daire biçiminde çevresine toplaması ise hem yüz yüze iletişim kurmak, hem de tek merkezden onlara seslenme olanağı bulmak bakımından çok elverişlidir. Sırdaş alanın ise, özellikle kişisel satış sırasında kullanılmaması büyük önem taşımaktadır. Özellikle kişisel satış sırasında satışçı ve alıcı arasındaki uzaklık kişisel alan sınırlarında kalmalıdır. Satış sırasında karşılaşılan bazı itirazları karşılamak ya da daha ikna edici olmak için kişisel alanı geçen satışçıların başarı şansı kendiliğinden azalacaktır. Teorik olarak kişisel alanın 30-75 santimetrelik bir alan olduğu kabul edilmektedir. İstanbul’da bu değerler 25-100 cm. dir

Tanışma sırasında müşteriye ait ipuçlarının dikkatle öğrenilmeye çalışması bir dahaki görüşme için çok yararlı olacaktır. İpuçlarının müşteriye, bulunduğu ortama (büro, oda, işyeri), zamana göre öğrenilmesi, unutulmaması ve müşteriyle ilişki ve iletişim sürdüğü sürece kullanılması gerekir. Konuşma başlangıcı için de iletişimi sağlayabilecek ortak ilgi alanları yaratmak yararlı olur. Bunun için odanın dekoru, kitaplar, eşyalar, tablolar, işyeri sahibinin duvarda sergilediği diploma ve sertifikalardan gerekli ipuçları ve özellikle işyeri sahibinin özellikleri hakkında fikir sahibi olmak da kolaylaşır. İyi bir konuşma sırasında iki taraf da aynı vücut duruşunu alır. Ancak hareketleri taklit edilen kişi, sözsüz iletişimin lideri sayılır. Konuşmayı iyi bir ortamda sürdürmek için onay almak ve vermek çok önemlidir. Genellikle baş hareketiyle sözsüz olarak yansıtılan onaylama davranışı, konuşmacının doğru yolda ilerlediğini gösteren en sağlam kanıttır. Baş hareketleri sık sık ve ard arda yapılıyorsa, tersine,, bir an önce bitirilmesi istenen bir konuşma için işaret kabul edilmelidir. Konuşma sırasında içten, kolay duyulur ve inandırıcı bir ses tonu kullanmak, çok hızlı, motorize bir konuşma yerine, dostane ve anlaşılır olmak gerekir.
" Kaynak: http://www.stratejiyonetim.net/kisiselsatis.htm




Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı
Buda etkili sunum teknikleriyle ilgili, etkileme teknikleri kombine gidiyor; etkili konuşma, etkili ikna, etkili pazarlama, etkili giyinme, vb

"Heyecanınızı yenin
l Sunuma başlamadan önce, birtakım rahatlatıcı fiziksel hareketler yapın.


Sizin için önemli olan, içeriğine çok hâkim olduğunuz bir konuyla başlayın.

Konuşmayla kimlere hitap edeceğinizi önceden bilin. Tanıdığınız kişilere karşı konuşma yapmak daha kolaydır.

Ellerinizin titremesini engelleyemiyorsanız, elinize kalem, kâğıt gibi nesneler almayın. Bu şekilde heyecanınızı belli ederseniz konuşmanın etkisi azalacaktır.

Ağız kuruluğunu engellemek için, mümkünse sunum sırasında yanınızda oda sıcaklığında su bulundurun. Konuşmaya başlamadan önce sütlü içecekler, kola, gazoz gibi gaz yapıcı içecekler ve alkol almayın. Kahve de kalp atışlarını artırdığı için heyecanınızı artıracaktır.

Tıkanıp kalmamak için boynunuzu ve gövdenizi rahat bir pozisyonda tutun.

İşin püf noktası
l Göz teması: Salonda sürekli bir yere ya da bir kişiye bakmayın. Salondaki herkesle kısa süreli göz teması kurun.


Ses kalitesi: Sesinizi salondaki herkesin duyabileceği şekilde yüksek tutun. Teybe alarak veya mikrofon çalışması yaparak, kendi sesinizi tanımaya çalışın.

Nefes kontrolü: Nefes alıp verme aralığını uzatın.

Akıcılık: Konuşurken akıcılığınızı geliştirmek için tekerlemeleri hızlı hızlı söyleyerek egzersiz yapın.

Anlamsız kelimelerden kurtulma: 'Ih, eh' gibi kelimeleri sık kullanıyorsanız, sizi her defasında uyaracak bir arkadaşınızla deneme yapın.

Doğru vurgulama: Cümleyi sesi incelterek bitirmek kendine güvensizlik olarak algılanır.

Ayaklar ve bedenin alt kısmı: Ayakları sürekli hareket ettirmek izleyicinin dikkatini dağıtır.

El ve kol hareketleri: Beden dili sunumda en etkili olan organ kollardır. Kol hareketleriniz de çok enerjik ve anlamlı olmalı. Kendinizi bir amigo, orkestra şefi ya da pazar satıcısı yerine koyun. Kendinizi aynada ya da videoya kaydederek seyredin. Size en çok yakışan hareketleri bulun." Kaynak http://www.radikal.com.tr/2000/03/30/yasam/ins.shtml

Ama demek istediğim tüm bunlar artık birer bilim ve teknik bir mesele hakine gelmiş. İnsanların hangi durumda nasıl tepki gösterdiği istatiksel biçimde belirlenmiş. Örneğin İzmir'de şöyle, İstanbul'da böyle deniyor. Yani meseleye yemek tarifine bakılır gibi bakılıyor.
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı



Şu da söylenebilir: İnsanlarla ilişki kurmak bir sanattır. Herkesin birbirine ihtiyacı olduğuna göre bu sanatın inceliklerini bilmek gerekir. Ama ben olayın bununla sınırlı olduğunu düşünmüyorum.
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı
"Strateji” kelimesi ilk olarak Çinli Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı” adlı eserinde kullanılmış. Sun Tzu’nun bu eseri M.Ö. 400’lerde kaleme aldığı sanılıyor. Sun Tzu, savaş sanatını “yanıltma, aldatma sanatı” olarak tanımlar. Sun Tzu stratejiyi düşmanı alt etmek için öngörülen üç yoldan en önemlisi olarak ilk sıraya koyar. Strateji, “düşman ordusunu silah kullanmaksızın zorda bırakmak için en iyi yol” olarak tanımlanmaktadır. İkinci sırayı “diplomatik yoldan kazanılan zafer” oluşturur. “Askeri yoldan elde edilen zafer” ise üçüncü sırayı oluşturur. Daha sonra, Çin Savaş tekniğinin temelini çince “Ji” kelimeinin oluşturduğu “strateji” kelimesi oluşturmuş ve yıllar süren gelenekselleşmede “36 Strateji Kataloğu” oluşturulmuştur. Çin’de bu 36 stratejiyi her ortaokul öğrencisinin ezberlemesi zorunlu tutulmuştur. Bu stratejiler arasında “güzel kadın stratejisi”, “kendini sakatlama stratejisi”, “nifak sokma stratejisi”, “Akasyaya söylenmek fakat dut ağacını göstermek stratejisi”, “Balık yakalamak için suyu bulandırmak” “konuğun rolünü ev sahibinin rolüne dönüştürmek” gibi “ahlakilik” kavramının hiç tartılmadığı stratejiler var. Orta Asya tarihini incelediğiniz vakit sürekli bir Türk-Çin çekişmesi ve savaşı görürsünüz. Çin’in bu mücadelede işte en çok kullandığı metodlar bunlar olmuştur. Onlar için ahlakilik yoktur, savaşı bir şekilde kazanmak vardır ki mümkünse savaş meydanına çıkmadan kazanmak. Belki de Sun Tzu ve Çin, 2000 yıl sonra 1513’de “Prens” adlı eserini yazan Niccolo Machiavelli için ilham kaynağı oluyordu. Bu kitap, Machiavelli öldükten 4 yıl sonra 1532’de basılıyor fakat hiçbir ilgi görmüyordu. Belki de sanayi devriminin gerçekleşmesiyle herkes birer Makyavel olmuştu. Kendi isminin “Makyavelist” şeklinde “amaçlarına ulaşmak için her yolu mübah sayan görüş” anlamında kullanılması da belki bu tarihlerden sonra oluştu. J.Bentham (1748-1832) bu paralelde bu düşünceleri felsefeleştirmiş ve “hedonizt (hazcı)” görüşü benimseyerek “Faydacı Okul”u kurmuştur. Ona göre “haz iyidir ve hazdan başka hiçbirşey iyi değildir.” Daha sonra William James (1842-1910) somut duruma göre hareket etme ve “rölatiflik” temeline dayalı “pragmatizm” i benimsemiştir.

İnsanlık, bu kaynaklardan beslenerek bugünün dünyasına geldi. Bugünün kapitalist ötesi toplumunda herşey meta artık. Birey önce “modernizm” ile baskı altında sıkıştı, sonra da “küreselleşme” ile.. Ondan beklenen sadece uymaktı. Şirketler, yeni dünyanın baş aktörleri oldular.

Çok uluslu şirketlerin son 20 yıllık servetlerinin ve kültürel etkilerinin gelişimi incelendiğinde, 1980’li yılların ortalarında işletme biliminin geliştirdiği basit ve zararsız görünen en önemli strateji “yeni markalar üretmek”tir. Önceleri, üretim idi esas olan, artık üretimden daha önemli olan “imajlar”dır. Şirketler için önemli olan ürettikleri nesneler değil, imaj ve bunların pazarlanmasıdır. Mal ve hizmetleri birbirinden ayıran ise markalardı. Artık “rekabetçi markalama” çağı vardı. Reklamın rolü ise zamanla dönüştü, ürün haberleri veya özellikleri vermekten çok “imaj inşa etme” amacına dönüştü. Artık devir markalar devriydi. Nikelar, Adidaslar, Calvin Kleinler, Levi’slar ve Coca Cola’lar. Artık, görünen ürün, sadece gerçek üretimin yani markanın yerini dolduruyordu. 1970 doğumlu Kanadalı Naomi Klein’in 2000 yılında yazdığı ve “bestseller” olan kitabı “No Logo” (Markaya Hayır)” kitabı küreselleşme karşıtlarının en önemli kaynaklarından oldu. Klein, geniş hacimli eserinde markaların, gündelik yaşamımızdaki hakimiyetini “No Space, No Choice, No Jobs-Boşluk Yok, Seçme Yok, İş Yok” olarak nitelendiriyor ve bugünün dünyasını “yetişkinler için bir Barbie dünyası” olarak tanımlıyor. Artık, şirketler için önemli olan gelecekte meyve verecek ürünler “mal” olarak sunulanlar değil, kavram olarak sunulanlar olacaktı. Kavram, imajı oluşturacaktı, bir yaşam tarzı modeli benimsetilecekti. Markalı dünya, sponsorlu dünyayı ortaya çıkardı. Sponsorluk, hizmetlerin yürümesi için vazgeçilmez bir araç oluverdi. Devletlerin yerini şirketler alıyordu artık. Halkın ihtiyaçların gidermenin yolu ihaleler açmaktan ve “yap-işlet-devret” gibi adı bilinen kendi bilinmeyen yöntemlerden geçer olmuştu. Devlet küçültülmeli, herşey özelleştirilmeliydi. Şirketler için müdahalesiz bir yönetim şekli gerekliydi. Daha fazla kar etmeleri gerekiyordu. Ancak, şirketler kar ederken de “ar-ge” çalışmalarının sonuçları korunmalıydı. Bunun için 1994’de “Fikri Mülkiyet Haklarının Ticaretle Bağlantılı Boyutları”na ilişkin TRIPs anlaşması imzalandı. 1995 yılında Dünya Ticaret Örgütü kuruldu. Böylece şirketlerin karlarını maksimize edecek koruma mekanizması sağlanmış oldu. Dünya’da günlük kaç insanın öldüğü, kaç çocuğun ilaç bulamamaktan muzdarip olduğu onlar için önemli değildi. Onlar için patentlerini korumak, ilaçlarını patentsiz kullandırmamak ve markalarının gücünü devam ettirmek önemliydi. 1998 BM İnsani Kalkınma Raporuna göre, küresel reklam harcamalarındaki büyüme, “dünya ekonomisindeki büyümeden” 1/3 daha fazladır. Bunun anlamı, sanallığın aslını ikame etmesidir. Nike’in “just do it” sloganı markalı dünyanın insana biçtiği rolü tanımlamaktadır adeta. İnsanlığın, tarihinden gelen değerleri basitleştirmek ve anlamsızlaştırarak basit kavramlara dönüştürmek çok kolaydı. Örneğin Hindistanın özgürlüğünü sağlayan insan Ghandi veya Che Guavera bir reklam kampanyasının araçları yapılarak bir anda markalı dünyanın maskotları haline döndürülebilmektedir. Sponsorlu dünya, eğitimi de sponsorladı. ABD’de bugün pek çok okul sponsorluk anlaşmaları ile markaların açık alanı haline gelmiştir. Finansmanı devlet değil çok uluslu şirketler sağlamaktadır. Pek çok firma, karlarını maksimize etmek için, girdi fiyatlarının düşüklüğünü stratejik olarak benimseyerek 3. Dünya Ülkelerinde fabrikalarını kurmuşlardır. Buralarda günlük 10$’a haftada 60-70 saat çalıştırdıkları düşük işgücü ile maliyetlerini düşük tutmakta ve düşük maliyetli ürünleri markanın gücünden faydalanarak, yüksek fiyatlarla pazarlamaktadırlar. Nike, Adidas, Ralph Lauren, Wal-Mart ve pek çok firma bu yöntemle yüksek karlar elde etmekte ancak bu işyerlerinde çalışan işçilerin çalışma şartlarını düzeltmek için ya da buralarda okul, hastane gibi yerler yaptırmak için hiçbir çaba harcamamaktadırlar. Şubat 1999’da yayınlanan bir rapor, pek çok Çin fabrikasında Disney kıyafetleri diken işçilerin saatte 13.5 sent kazandığını ve fazla mesai yapmaya zorlandığını göstermektedir. Ekrandaki sevimli çizgi film kahramanlarının görünmeyen arka yüzünde aç, sefil ve sömürülen işçiler yer almaktadır.

Markalı dünya her yerde artık. Televizyonda reklamsız bir program izlemek mümkün değil, maçın önemli bir anında veya filmin en önemli anında bir de bakıyorsunuz bir ‘tüp reklam’ı giriveriyor. Eskiden şerit reklamlar yoktu. Şimdi “********** bir tavırla artık ekranın yarısını kaplayan reklamlar” var. Reklamlar, Avrupa ve ABD’de tuvaletlere kadar girmiş durumda. Türkiye’de son 1 yıldır, bu yönde çabalar harcanıyor ve insanı “tuvalette de rahat bırakmamanın!” yolları aranıyor. İngiltere ve Almanya’da yeni bir reklam kampanyası var. Gençlerin alnına reklam bantları yapıştırılıyor ve gençler gündelik hayatında böyle dolaşarak para kazanıyorlar. İnsanlar sadece “reklam taşıyıcısı” konumuna indirgeniveriyorlar. Bu reklam ne reklamı, ne işe yarar, nasıl üretiliyor? Sorgulanmasına gerek duyulmayan şeyler bunlar. Son olarak Türkiye’de bir grup üniversite öğrencisinin önderliğinde “reklamgiy.com” internet sitesi aracılığıyla, üniversite öğrencilerine, görünür yerlerinde marka logoları bulunan giysiler giydirerek firma reklamlarını yapan bir alternatif reklam kampanyası sürdürülüyor. Bu yolla üniversite öğrencileri de harçlıklarını çıkarabilecek. Seçilecek öğrencilerin dikkat çeken imaj veya tanınmışlığa sahip olması tercih nedeni. Ayrıca giysiler en az 2 saat giyilerek okulun en hareketli yerlerinde gezilecek. Aslında bugünün dünyasında “markası görünen” giysiler giymek zaten popüler. Dolayısıyla firmaların bunun için boşa para ödemelerine gerek yok. Artık reklam her yerde, yaşantımızın her alanında, markaların dayandıkları nokta “simgelerin insan zihninde yarattığı etki ve imaj”. Peki yaşantımızın her alanını kaplayan bu simgeler dönemi içerisinde, neleri ıskalıyoruz, neleri kaçırıyoruz ve neleri algılamaya dahi çalışmadan geçiveriyoruz. Özün, içeriğin ve anlamın değerini yitirdiği bir süreçte, şekil ve kavramlar hayatımızın dominant unsurları oluyorlar. Şu “farkındalık” gerçekten çok önemli. Farkındalığımızı yitirmemek dileğiyle..." Kaynak: http://www.haberzade.com/?link=yazaroku.php&yaziid=30



Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı

bayan ve erkek ilanları

--------------------------------------------------------------------------------

Bayanların ve erkeklerin verdiği ilanların gerçek manaları
"Önce arkadaş arayan bayanlara bakalım.... Onlar verdikleri ilanlarda kendilerini anlatırken ne diyorlar ve bu aslında ne anlama geliyor.....

40 yaşlarındayım.......................... 48'im
Maceraperestim....................Bugüne kadar senin 5 katın kadar sayıda ilişki yaşadım
Atletiğim...................... Tahta göğüslüyum
Güzel sayılırım............... Çirkinim
Güzelim....................... Patolojik yalancıyım
İyi eğitim aldım........................ Üniversite 2'den terkim
Hassas ve duyguluyum..............Ruhsal tedavi gördüm
Feministim........................ Şişko ve erkek kılıklıyım
Eğlenceli olduğumu söylerler...........................Sıkıcıyım
İyi bir dinleyiciyim................... Otistiğim
Şair ruhluyum.......................... Depresif şizofreni belirtileri var
Mantıklı ve akılcıyım....................Tam bir cadıyım
Orijinal kızılım......................... Saç boyamın markası Clairol
Romantiğim........................ Sadece mum ışığında güzel görünürüm
Dulum........................... İlk kocamı doğradım
Ruhum genç.................. Dişlerim dökülüyor

Şimdi de erkeklerin verdikleri ilanlar...ve gerçekler
40 yaşlarındayım.......................... 52 yaşındayım ve 25 yaş civarı birini arıyorum
Atletiğim........................ Bütün gün koltuktan kalkmadan Eurosport'u seyrederim
Görünuşüm fena değil................Kulağımda ve sırtımda kıl yoktur
İyi eğitimliyim........................ Sana *** muamelesi yapıcam
Özgür ruhluyum.....................Kızkardeşinle de ilişkiye girebilirim
Arkadaşlığa önem veririm................ Yeter ki çıplak bir arkadaş olsun
Eğlenceliyim............................. Yanımda tv kumandası ve 6 kutu birayla keyfime değmeyin gitsin
Yakışıklıyım....................Kabayım
Dürüstüm......................... Patolojik yalancıyım
Kucaklaşmayı severim................. Güvensizim, insanlara bağımlı yaşarım
Olgunum.......................... Tanıyana kadar
Açık fikirliyim................. Kızkardeşinle yatmak istedim ama o istemedi
Şair ruhluyum............................ WC duvarlarına dörtlükler yazarım
Düşünceli ve saygılıyım......................Bira getirmeni emrederken söze "lütfen" diye başlarım." Kaynak: http://www.geyix.net/yeni/showthread.php?t=365

Belki teknikler ve ikna etme metotları bize olduğumuzdan çok farklı görünme konsunda inanılmaz faydalı kim bilir?
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı

RENKLERİN SÖYLEDİKLERİ:

"KIRMIZI: İştah açar. O yüzden dünyadaki gıda firmalarının çogu logosunda kırmızıyı kullanır. Kırmızı tansiyonu yükseltir, kan akışını hızlandırır...
*KIRMIZI: İştah açar. O yüzden dünyadaki gıda firmalarının çogu logosunda kırmızıyı kullanır. Kırmızı tansiyonu yükseltir, kan akışını hızlandırır. Yanlış bir inanış olarak, boğaların kırmızıya saldırdığı sanılır. Oysa boğalar renk körüdür. Bu yüzden de kırmızıya değil kendilerine sallanan koyu renkli beze saldırır.

* YEŞİL: Güven veren renktir. O yüzden bankaların logolarında hakim renktir. Yatak odası için rahatlatıcıdır. Yeşil yaratıcılığı körükler. Bu yüzden büyük lokanta mutfaklarında yeşil tercih edilir. Hastanelerde de yeşil rahatlatıcı özelliği nedeniyle kullanılır. Yeşil alanda insanların daha az mide rahatsızlığı çektiği bilinir.

MAVİ SAKİNLİK VERİR

* SİYAH: Gücü ve tutkuyu temsil eder. Bizde ve batıda siyah matemi temsil eder, oysa Japonya'da siyah mutluluktur. Siyah fonda kullanılırsa karamsarlığı çağrıştırır. Einstein konsantre olabilmek için perdeleri siyah, gün ışığı olmayan odaları tercih ederdi.

* MAVİ: Sakinlik simgesi. Araplar mavinin kan akışını yavaşlattığına inanır. Nazar boncuğu o yüzden mavidir. Batıda intiharları azaltmak için köprü ayaklarını maviye boyarlar. Duvarları mavi olan okullarda çocukların daha az yaramazlık yaptığı saptanmıştır.

* LACİVERT: Kozmik renk olarak kabul edilir, sonsuzluğu, otoriteyi, verimliliği simgeler. O yüzden dünyadaki firmaların yarıdan fazlası logolarında maviyi kullanır.

* MOR: Nevrotik duyguları açığa çıkardığından insanları bilinçaltının korkuttuğu saptanmıştır. İntihar edenlerin beğendiğini renktir.

SARI DİKKAT ÇEKER

* PEMBE: Rahat hissettiren bir renktir. Bu yüzden bazı büyük mağazalar tezgahtarlarına pembe üniforma giydirir. Pembe aynı zamanda çocuk rengidir.

* SARI: Geçiciliğin ve dikkat çekiciliğin sembolüdür. O yüzden dünyadaki tüm taksilerin rengi sarıdır. Sarı rengi bu özelliğinden dolayı bankalar kullanmak istemez, çünkü paranın geçici değil kalıcı olmasını isterler.

* BEYAZ: İstikrarı, devamlılığı ve temizliği simgeler. Politikacılar temiz ve dürüst imajı verdiği için beyazı çok sık kullanır.

* KAHVERENGİ: İnsanın hareketlerini hızlandıran bir renktir. Bu nedenle, fast food restoranların iç mekanlarında kahverengi kullanılır. Kahverengi giyen insanlar kalabalıkta pek dikkat çekmezler." Kaynak: http://www.cosmoturk.com/detay.asp?ID=3687&Cat=SC
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı
Biraz da dost kazanma üzerinde duralım. Tabii o kadar çok teknik var ki, insanın kafasının karışmaması elde değil.
Birinci Kural:
Arkadaşlarınızı, dostlarınızı, yakınlarınızı, hattâ hiç kimseyi tenkit etmeyiniz.

Çünkü insan" münasebetlerde tenkit çok tehlikeli bir kıvılcımdır. İnsan" münasebetler, dost kazanma gibi konularda dünyaca ünlü Amerikalı uzman Dale Carnegie bu konuda şunları anlatır:

"Çok gençtim. Yazarları konu alan bir yazı hazırlıyordum. Bazı yazarlara mektup yazıyor, onlardan cevap alıyordum. Bana gelen mektupların birinin sonunda şöyle bir not vardı: "Dikte edilmiş fakat okunmamıştır." Yani mektup birine cümle cümle yazdırılmış fakat yanlışlık, eksiklik var mı diye okunmamış. Bu mektubu gönderen yazara çok özendim. Kimbilir ne kadar meşguldü ve şüphesiz ne kadar önemli bir insandı. Bu nottan öyle etkilendim ki, bir zamanlar Amerikan edebiyatının ünlüleri arasına girmiş olan Richard Harding Davis'e yazdığım mektubun sonuna aynı notu ekledim: "Dikte edilmiş fakat okunmamıştır." Böylece ben de önemli ve çok meşgul birisi olduğumu anlatmış oluyordum. Davis'ten cevap olarak benim yazdığım mektup geldi. Davis küçük bir not ekleyerek mektubumu iade ediyordu ve bana "*****lik yolunda kendinizi geçmişsiniz" diyordu.

"Davis tamamen haklıydı. Belki az bile söylüyordu. Fakat neticede bana hakaret ediyordu ve ben bir insandım. Davis'in bu hareketini, haksız ve hatalı olan ben olduğum hâlde, hiçbir zaman affetmedim. Onun ölüm haberi duyulduğunda pek çok insan üzülürken, benim hissettiğim, itiraf ederim ki yalnızca yıllar önce işittiğim hakaretin acısıydı.

"İşte siz de ölünceye kadar devam edecek bir kırgınlık meydana getirmek istiyorsanız, hemen haklı veya haksız acı bir tenkide girişiniz."

İnsan kupkuru bir mantıktan ibaret değildir. İnsan daha çok hiss" bir yaratıktır. Gururu, nefs" istekleri, peşin hükümleri, doğruluğuna kesin olarak inandığı dogmaları vardır. İnsanlarla münasebetlerimizde asla unutmamamız gereken gerçek budur.

Çok tehlikeli bir kıvılcımdır tenkit. Bir kıvılcım, bir barut fıçısından farksız olan insan gururunu anında infilâk ettirebilir. Ve böylece biz, en kıymetli dostlarımızı, arkadaşlarımızı, yakınlarımızı kaybedebiliriz.

İnsan" münasebetlerde çok başarılı olan Benjamin Franklin'e başarısının sırrı sorulduğunda bunu şöyle cevaplandırmıştı:

"Her değersiz adam, durmadan tenkit eder. Durmadan şikâyet eder. Durmadan suçlar. Ben hiç kimsenin kusurundan, kötülüğünden bahsetmedim. Herkesin iyi tarafları vardır. Ben hep o iyi tarafları anlattım. Benim başarımın en önemli sırrı budur."

Netice olarak, başkalarını suçlamak, tenkit etmek yerine, onları anlamaya çalışmak, çok daha faydalıdır. İnsanların niçin, hangi sebeplerle, tenkidini düşündüğümüz şekilde davrandıklarını kavramaya çalışmalıyız. Bu yol, tenkitten çok daha tesirli ve yapıcıdır. İnsanlar arasında sarsılmaz bir sevgi, kardeşlik, dostluk, arkadaşlık, hoşgörü, nezaket ve zerâfet olması, insanların birbirini durmadan tenkit etmesiyle değil, anlamaya çalışmasıyla mümkündür.

İkinci Kural:
İnsanları takdir ediniz, onlara önemli bir kişi olduklarını hissettiriniz, onlara yalana kaçmadan iltifatta bulununuz.

Ünlü düşünür John Dewey, insanlardaki en önemli duygulardan birinin, önemli olma arzusu olduğunu söyler. Fakat ne yazık ki uyku ve gıda kadar ihtiyaç olan önemli olma arzusu, uyku ve gıda kadar kolay tatmin olmaz.

Samim" bir takdiri, iltifatı hangimiz özlemeyiz? Hangimiz bulduğumuz zaman reddederiz.

Yıllar önce çok sevdiğim ticaret adamı bir ağabeyimiz bana, "hocam, arkadaşlar yanıma geliyorlar, 'ağabey sen şöylesin, sen böylesin' diye bir yığın takdir edici sözler söyleyip, çok tatlı iltifatlarda bulunuyorlar. Ben bu arkadaşların bana iltifat ederken saydıkları vasıfların, özelliklerin bende olmadığını adım gibi biliyorum fakat, yine de hoşuma gidiyor" dedi. Evet, yapmacık olmayan, samim" bir takdirden, bir iltifattan hoşlanmayacak kimse yoktur.

Güzel sözler duyma, takdir edilme, önemli, değerli bir insan olma arzusu; insanın içini kemiren açlıkların, susuzlukların en şiddetlisidir. Bazı insanlar bu arzuya esir olmadan iradelerini kullanarak kendi yerlerini bilirler, fakat büyük çoğunlukla insanlar bu arzunun tuzağına düşüp kendilerine yapılan ve gerçek olmayan abartılmış iltifatlara mağlup olurlar. Dostlarımızı bu şekilde aldatmaya da hakkımız yoktur. Onları hakikaten kendilerinde olan güzellikleri için veya haklarında hüsn-ü zannımız olduğu takdirde, yerinde iltifatlarla meşru şekilde medh etmeliyiz. Aksi takdirde riya ve dalkavukluk gibi insana yakışmayan davranışlara girmemiz işten bile değildir.

İyi insan olmak isteyen fakat bir türlü fırsatını ve ortamını bulamayan insanların, küçük de olsa iyi yönleri varsa, bu yönlerini kuvvetlendirmeleri için onların yüzüne karşı iltifat etmek daha faydalı olur. O kişinin takdir edilmesi kendine olan güveni artıracak "demek insanlar iyi yönlerimin de farkına varabiliyorlarmış" diyerek, daha iyi olmaya gayret edecektir. Bazı bilim adamlarına göre, yaşadığımız dünyada önemli olma fırsatı bulamayanlar, kendilerine ayrı bir dünya kuruyorlar ve o dünyada çok önemli birisi olarak yaşıyorlar.

Dale Carnegie, sahasında otorite olan bir doktora soruyor: İnsanlar neden deliriyor? Doktor şöyle cevap veriyor: Hiç kimse bunu tam olarak bilemez, ancak, çoğunun gerçekler dünyasından kaçarak, önemli oldukları bir dünyaya göçtükleri muhakkak.

ABD'de çelik üretimi konusunda ondan çok daha bilgili insanlar varken, niçin Schwap'a yılda bir milyon dolar maaş veriyorlardı. Çünkü Schwap, insan idare etme sanatının ustasıydı. Schwap diyor ki:

Ben insanlara heyecan verebiliyorum. İnsanın yeteneklerini geliştirmesi ve kullanabilmesi, takdir ve teşvik edilmesine bağlıdır. Yöneticilerinin tenkitleri kadar, insanın çalışma ve başarma aşkını ve şevkini öldüren bir şey yoktur. Ben insanlara hız vermek için onları överim. İnsanlarda kusur bulmaktan nefret ederim. Beğendiğim bir şeyi takdir etmekte asla gecikmem. Bundan da büyük bir zevk alırım. Şimdiye kadar ünü, makamı ne olursa olsun tenkit yerine, iltifat duyup da daha çok gayrete gelmeyen hiç kimse tanımadım.

Üçüncü Kural:
İnsanlara karşı gülümseyiniz. Yüzünüzü ekşitmeyiniz.

Peygamber Efendimiz (sas)'in tavsiye ve davranışlarından bir çoğu dost kazanmanın pratik ölçülerini vermektedir. Daima mütebessim ve huzur veren bir çehre ile insanların arasında bulunan, üzüntülü olsa bile yüzünü ekşitmeyip ancak mahzun duran bir Nebi'nin ümmeti olan bizler, maalesef sokakta, okulda, otobüste hep suratımız asık ve her an patlayacakmış gibi geziyoruz.

Dördüncü Kural:
İnsanlara karşı cömert olunuz. Küçük menfaatlere tenezzül etmeyiniz.

Cömertlik ve eli açıklık en önemli vasıflarınızdan biri olsun. Bu sizi asla fakir yapmaz ve sizin iktisatlı yaşamanıza bir eksiklik getirmez. Bir çay içirmekle, bir yemek yedirmekle çok gönüller fethedebilirsiniz; bir çay içirmekten kaçarak, insanlar arasında pinti diye anılmakla da çok insanı kaçırabilirsiniz.

Beşinci Kural:
İnsanlardan selâmı esirgemeyiniz.

Selâmla girdiğiniz bir yerde ve bir toplulukta size karşı olan peşin hükümler ve kötü bakışlar birden değişecek ve ortalık yumuşayacaktır. İnsanların gerilimi ve atmosferin sıkıntısı rahatlamaya dönüşecektir. Kırıcı konuşma yapmaya hazırlananların süngüleri düşecektir.

Altıncı Kural:
İnsanlara karşı açık ve doğru sözlü olunuz, fakat bu sizin her doğruyu, hem de katı ve kırıcı bir üslûpla söylemenizi gerektirmez.

İnsanlara karşı ikiyüzlü davranmayın, açık ve net olarak düşüncelerinizi yumuşak ve sakin, mümkünse mütebessim bir şekilde söyleyiniz. Söyleyecekleriniz arkadaşınızın küçük düşmesine sebep olacak bir davranışı ise ve onun pişmanlığını hissettiniz ise söylemeyin ve Allah (cc)'ın Settar ismine uygun davranın. Eğer bu kötü davranışını düzeltmesini istiyorsanız, kimsenin olmadığı bir yerde onu üzmemeye ve kırmamaya çalışarak, hattâ özür dileyerek ikaz etmeye bakın.

Netice olarak arkadaşlarımızı, dostlarımızı, yakınlarımızı, hattâ hiç kimseyi tenkit etmeyelim. İnsanları daima takdir edelim, onlara önemli bir kişi olduklarını hissettirelim ve sevdiklerimize iltifatta bulunalım. Daima mütebessim ve güleryüzlü olalım, cömert davranalım, selâmı eksik etmeyelim. İşte o zaman çevremiz her şeyini bizimle paylaşmaktan mutluluk duyan dostlarımızla dolacak ve biz onların gönüllerinde daima seçkin bir yere sahip olacağız." Kaynak: http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=607382a7d8&k=774&1488100851

İşin içinde bir parça yalakalık var gibime geldi.
Eleştirmeyeceksin, altan alacaksın, hep kafa sallayacaksın, olur diyeceksin, taviz vereceksin, pek itiraz etmeyeceksin, öveceksin peki ya gerçek duygularımızı, isteklerimizi, düşüncelerimi gizlemek bizi sıkıntıya sokmaz mı? Japon geyşaları gibi sürekli övmek, iyi hizmet ve saygı gerekiyor etkilemek için; sanırım olay o kadar basit değil.
Biraz Amerikan vari bir teknikler üzerinde konuşalım şimdi:
"Kadınları etkileme sanatı
Erol ŞENGÜL
Amerika’da yapılan araştırmalar diye başlamayacağım ama canım Türkiyem de yeni zamanda yeni yetmelere inanılmaz fikirler vereceğim. Uygulayın göreceksiniz ki kadınlar etrafınızda pervane olacak. İlk görünüş çok önemlidir. Onun için önce kıyafetle başlayacağız. Eski bir Atasözü der ki ‘İnsanlar kıyafeti ile karşılanır, kişiliği ile uğurlanır.’Gerçi şimdi ünleri ve kartvizitleriyle karşılanıyorlar ama olsun.


*


Gelelim şimdi işin aslına kadınları etkilemek için neler yapmalıyız.


1- Ünlü olacaksınız. Öyle ünlü dediysem popüler ünlü olacaksınız. (Unutulmuş modası geçmiş olmayacaksınız) Yani en az 24 saatlik bir ününüz olacak 24 saati geçince bayatlama durumu söz konusu olabilir. Manken, fotomodel, tek şarkılık şarkıcı, köprüden atlama numarası, cinayet sanığı ya da yakını, vergi yüzsüzü, sporcu, televole maymunu gibi durumlara uygunsanız ünlüsünüz demek.


2-İyi giyineceksiniz. Markası on metreden belli olan poponuzu ortaya çıkaran iyi bir kot pantelon (Rafetce) . Üzerinde bir numara büyük bir gömlek ya da tişört (mutlaka sağ üst köşesinde markası olacak) ve bir deri mont. Eşek kadar markası görünen bir bot.


3- Koku. Koku deyip geçmeyin. Otobüs, minibüs ve arabada terden kaşar kokusuna dönmeyen cinsten olacak. Tabii ki kokuyu mutlaka bir asansörde bolca sıkacaksınız ki bir işe yarasın. Koltuk altı Roll on, koltuk altı deodorant ve Eau de Toilette. Kullandığınız kokudan bir tane de duş Jeli. Kokuyu hissettiği zaman iş tamam..?


4- Araba. Mutlaka arabanın dikiz aynasında bir tane CD asılı olmalı. İyi bir teyp buna bağlı koca kolonlar. Tabii ki son günlerede moda olduğu için Orhan Gencebay’ın kasetleri . Batsın bu dünya şarkısını duyurarak azami hız 20km ile tur atacaksınız. İş tamam. Not: Arabaya beş kişi binin ki kimse gelmezse bile çok kalabalıktık, onun için kimse gelmedi triplerine yatabilesiniz.


5-Barlara takılıcan. Elinde içki kadehi (en az Jack Daniels) olmalı. Ne söylediğini anlamadığın halde şarkıya ritim tutturucan. Tuhaf ama mesela Batsın bu dünya şarkısına Remix yapıldığını düşünün şarkıda ‘Yazıklar olsun’ dedikçe siz kıvıracaksınız.


6- Saçlar, ya kısa ve bol jöleli (Necip bey briyantini tavsiye edilir) ya da uzun olacak ki kızlar kendine yakın hissetsinler. İş tamam.


7- Spor. Yapmasan bile yapıyormuş gibi gözükücen. Seni sağlıklı ve hayatı seven biri zannetsinler. Bunları yapamıyorsan, takım tutucan ama öyle Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzon değil, İstanbulspor, Esenler Yıldız spor, Mardin Köy Hizmetleri Spor gibi.


8-Uyuz da olsa köpek, kedi besleyeceksin. En azından göstermek için farenin akrabası olan bir hamster besleyeceksin.


9- Kendine iyi ama senden daha çirkin ve *** görünüşlü arkadaşlar seçeceksin ki onların yanında daha zeki ve yakışıklı görünesiniz.


10- Cep telefonu, kesinlikle bir tane almalısınız. Kemerinize asarak herkese göstermelisiniz ki cep telefonuna konuşmadan her ay 3-4 milyon verecek kadar zengin(!) olduğunuz anlaşılsın... Kemerinize takamazsanız bile arka cebinize koyun ki anteni kırılsın, pili bitsin yedek parça alın. En azından oyuncak telefon taşıyın nasılsa anlaşılmaz.


11- Karizma. Karizma deyip geçmeyin. Bakışınız oturuşunuz, yürüyüşünüz, ses tonunuz, hitap edişiniz farklı olmalı. Ayna karşısına geçerek bol bol egzersiz yapın. Ya da cool takılacaksın, önemsemiyor ayaklarına yatacaksın .


12- Bronz ten. Yazın güneşten, kışın solaryum veya Uludağ’da soğuktan bronzlaşarak dolaşacaksınız. En kötü ihtimal fondöten kullanın.


13- Limitleri düşük, her zaman sorun çıkaran bir sürü Kredi kartı bulundurun.


14-Gece, Underground yerlere yırtık kot, apartman topuk ayakkabı, saçlar sprey boya (Oksijenin gözünü seveyim). Gündüz, romantik ve güneşin, çiçeklerin böceklerin bol olduğu yerlere spor kıyafetlerle gideceksin.


15-Yabancı terimler (Global, nüans, okey, şhit, special) öğrenerek bu terimlerle cümle kuracaksın.


16-Önemli insanlarla görülüceksin. En azından mahalleye ünlü biri veya Televole gelmişse çekim yapılırken kafanı arkadan çıkarıyormuş gibi değil de sen istemediğin halde seni çekiyorlarmış tribine gireceksin.


17- İççamaşırı. Hijyenikmiş rahatmış gibi şeylere takılmayacaksın. Soyunduğun zaman markası görünecek. Boxer veya slip en azından vay be dedirtmeli.


18- Tattoo. Dövme Baba bir dövme, daha ilk görüşte göze çarpacak. Haç, yılan, akrep, yonca gibi.


19- Bunları kullanarak ilgisini çekeceğiniz kişiyi de bulmalısınız ki kek gibi ortada kalmayın.


Bunlardan en az 2-3 tanesini yaparsanız iş tamam demektir. Bunların hepsi sizde olabilir ama şansınız yoktur o zaman bir şey diyemem. Unutmayın’Şansı olmayan adamı çölde kutup ayısı kovalarmış’. İyi şanslar." Kaynak: http://arsiv.hurriyetim.com.tr/tatilpazar/turk/98/04/12/eklhab/39ekl.htm

Burda da işin içinde züppelik ve fazla yapmacık hareketler var gibime geldi; ama Carnegie'nin tavsiyelerinde de aynı yapmacıklık var; çok sinirli olduğun zaman bile çevreye gülüp her şeyin çok düzgün olduğunu sevmek, birini sürekli övmek fazlas yapmacık olmuyor mu?
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye1122 yazı
Dale Carnegine'nin Dost Kazanma ve İnsanlar Etkileme Sanatı Diye basılmış olan kitabını okudum, zaman zaman hayatımda da uygulamaya çalıştım. Gerçekten çok faydası olan yerleride var. İnsanlara gülümsemek, dinlemek ve eleştiriden uzak durmak çok önemli. Bunları yapmadığım zamanlar oluyordu. Bunları yapmak yalakalık yada yapmacıklık değil. İnsanları kırmamak adına çok önemli. Dost kazanmak adına bu yollarla çopk geniş bir çevre edinilebilir ancak o çevredekilerin dost olup olmayacağı muamma. Ben şahsen çok fazla dost adayı istemiyorum. Fazla çevre beni yoruyor. Bende olanlar bana yetiyor. Bu yöntemleri daha çok aileme ve dostlarıma uyguluyorum onlarla daha mutlu olmak için.

Yerleşim Kuzey Kybrys TC / GüzelyurtMeslek Bankacylyk-Finans
Üye551 yazı
merhabalar,

konuyla direkt ilgisi olmasa da bazı cümlelerde burada yazılanları karşılıyor. Böylelikle sevgili CAN YÜCEL'İ de anmış olalım...

Bedenin yükünü ayaklar taşır,ruhun yükünü yürekler... Bütün ağırlığınızı ve yorgunluğunuzu kaldıran ayaklarınız için rahatlığı ve şıklığı bir arada barındıran ayakkabıyı seçersiniz. İçinizin acılarını,sıkıntılarını,kırgınlıklarını ve hayallerini yüklenen yüreğiniz için de huzur verici ve "güzel" bir aşk ararsınız. Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir... Bazıları çamur yağmur,toz toprak kar buz gibi her türlü "kötü hava" koşullarına dayanıklıdır. Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda çabucak 'yamulur" ilk yağmurlu havada "altı açılır" veya güzel havalarda bile "iki günde bozulup"gider. Aşkları da ayakkabılar kadar "itinayla" seçmezseniz,tıpkı ayağınızda olduğu gibi yüreğinizde NASIR oluşabilir. Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz için "zamanla açılır" diyen satıcıya inanarak alırsanız,zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" başlar. Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel beğeniye kapılıp "zamanla düzelir" diyenlere kanarsanız, yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların "çarpıldığını" görebilirsiniz. Aşık olabileceğiniz insan türü, tıpkı ayakkabılar kadar değişik stillerde,farklı kalitelerde ve sayısız "renktedir".... Aşkı bir çeşit serüven olarak "spor" gibi yaşayanlar,aynen "spor ayakkabı" gibi dikkat çekici ve rahat kişileri bulurlar. Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler "klasik ayakkabı" gibi muhafazakar çizgiler taşıyanlara tutulurlar. Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eğlence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır. "Bez" ayakkabılar gibi kısa ömürlü "tatil aşkları"ise hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur. "Marka" ayakkabı alır gibi, sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna "tutulan" aşıklar görürsünüz. Katı plastikten "yağmur çizmesi" edinir gibi mantık süzgecinden geçirip "işe yarar" biçimde yaşamak isteyenleri de bilirsiniz. Ayrıca ne tuhaf ki,psikolojik testlerde "zaafı" olup evine sayısız çeşitte ayakkabılar yığan insanların aynı zamanda "değişik" türde aşklara da zaafı olduğu söylenir. Evet,aşk "ayakkabıdır" Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp "hor" kullandığınız zaman kolayca eskittiğiniz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz zaman kısa sürede "eskitirsiniz". Ve nasıl ki "delik" bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca "bir miktar" ömrünü uzatmış olursanız; "delik" bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da "asla eskisi gibi olmayacaktır"!
CAN YÜCEL



İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı...

ışık ve sevgiyle kalın.


Yerleşim TürkiyeMeslek Di?er
Üye1122 yazı
Ne kadar güzel bahsetmiş Can Yücel bayıldım doğrusu. Ben bunu tüm yakınlarımıza yoruyorum. Hayatımızda ki kimi insanlar ömrümüzden ömür alıyor, kimileri ise hayatımıza hayat katıyor. Kimileri bizi çocuk yaparken, kimileri olgunlaştırıyor, kimileri sofu, kimileri çılgın, kimileri kibar, kimileri çatlak, kimileride bizi biz yapıyor. Şu da vardır ki bizi bizden edenlerden vazgeçmek, çoğu zaman faydalı olanlardan vazgeçmekten daha zor oluyor.

Yerleşim Kuzey Kybrys TC / GüzelyurtMeslek Bankacylyk-Finans
Yeni Üye17 yazı
Yazıya karşılık vermek istiyorum atasözlerinden derleme şeklinde, becerebildiğim kadar..

İnsani kıyafetine göre karşılarlar, bilgisine göre ağırlarlar..(Cin atasözü)

Aç köpek fakire havlar (ispanyol atasözü)

Delinin getirdiği odun elbisesini kurtmaya yetmez..

Dünyada en değerli pırlanta gibidir Nasihat, Ama ne hikmetse pek ucuza satılır.(Hz. Ali R.A)

Dünya bedestanına gir, herkes mal alsın sende gönül al..

Gülmesini bilmiyorsan dükkan açma! (cin atasözü)

Ha , arkadaşım sele karşı bent kurmazsan herşeyi alıp ***ürür gözünü nerde açarsan öyle bağırırsın..
Biz demekki dağdan aşağıya doğru yuvarlandık..
yalanı süsleyip püsleyip insanları kandırmak mal satmak güzel bir davranışsa evet epeyce geri kaldık.. koşunnn koşun tvde reklamlar var..
bu dizi bitmezzzzzzzzzzz..
DOST, İNCİ GİBİDİR ZOR BULUNUR ÇABUK KAYBEDİLİR!!

Yerleşim Türkiye / YstanbulMeslek Yöneticilik
Üye488 yazı
"Birinci Kural:
Arkadaşlarınızı, dostlarınızı, yakınlarınızı, hattâ hiç kimseyi tenkit etmeyiniz." demiş DAle Carnegie.

Niye eleştirmeyelim? Bir dostumuz çok yanlış bir iş yaptığında kırıcı bir şekilde olmamak şartıyla eleştiri güzel bir şeydir. Örneğin ben dostlarımın beni eleştirmesi ve yanlışımı ortaya koymasını isterim.
Eleştirmemek, sen her zaman haklısın demek otoriter kültürlerin özelliğidir. Eleştiri demokrasinin gereğidir.

Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı

Dale Carnegie'nin tüm kitaplarını defalarca okudum. Kuşkusuz güzel önerilerde var. Altı öneriden bir kısmı güzel.
Fakat benim demek istediğim tam anlaşılmadı sanırım.
İnsan her zaman güler yüzlü olabilir mi? Diyelim en sevdiğiniz birini kaybettiniz ve o gün hiç bir şey olmamış gibi tüm gün boyunca gülebilir misiniz? Bu iki yüzlülük değil mi? Güleryüzlü olmak kötüdür diyen yok. Ama insan herkese karşı güler yüzlü olabilir mi? Oğlunuzu öldüren birine karşı çok güler yüzlü olabilir misiniz? O kadar kolay mı?
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı

Siyahbeyazöyküler ilginç yorumların için teşekkür ederim.

Aşkı ayakkabıya benzetmişin, ama ayakkabıların dili, beyni ve duyguları olur mu acaba? Aşk iki insan arasında olmaz mı? Aşkı ayakkabıya benzetmek onu fazla metalaştırmak olmuyor mu? Aşk ayakkabı bir meta ise alınıp satılıyorsa onu elde etmek için sipariş etmemiz yeterli olacaktır. Gidip marketten, alış veriş mağazalarından aşk mı alacağız yoksa? Sanırım tüketim kültürü ve herşeyin meta olarak algılanması bunu gerektiriyor.
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye551 yazı
Sevgili Levent,

O yazı bana ait değildi CAN YÜCEL'in bir yazısı...elbette aşk iki insan arasında yaşanır. Ancak siz de bilirsiniz ki teşbihte hata olmazmış..burada da bir teşbih sözkonusu..."Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir... " derken sevgili can yücel...

aşkı metalaştırdığını sanmıyorum bu dizeleri yazarken; o bana göre muhteşem bir şairdi..ben zaten kendi adıma aşkı bir meta olarak görmüyorum. o halde sorun yok:)
İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı...

ışık ve sevgiyle kalın.


Yerleşim TürkiyeMeslek Di?er
Üye488 yazı
Sevgili Siyahbeyazöyküler;

Görüşüne saygım var ve başka insanların haklarına bir şey demediğiniz sürece bu saygı devam edecektir. Bu görüşler benim değil "Can YÜCEL"in demişsin. Ama bu yazıdan hiç bir eleştiri yapmaksızın alıntı yaptığın için onu desteklediğini düşündüm. Yanlışta düşünmüş olabilirim. Ama sonraki yazında bunu teyit eder nitelikte. Dediğim gibi destekleyebilirsin de, bu gayet normal.

Can Yücel büyük bir şair ve filozof, Einstein gibi çok akıllı olabilir. Ama bu onu haklı çıkarmaz.

"Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir... " bir şiire uygun gelebilir. Ritm, kafiye ve başka bakımlardan kulağa da hoş gelebilir.

Ben burada olaya anlam bakımından bakıyorum. Teşbihte neden hata olmasın, iyi teşbih ve modelle yapamazsan teşbihte hata da olabilir.

Rutherford Atom modeli güzel bir teşbihti ama bu onun hatalarını engellemedi.

Aşk ve ayakkabı?? Hala sorularıma tam cevap alamadım. Ayakkabının duygusu, düşüncesi, hisleri var mı?

Olaya aşkın yıpranması açısından mı bakıyorsun? Peki hiç bir şekilde bitmeyen aşklar hangi ayakkabı kategorisine giriyor?

Aşk ayakkabı gibi çok kolay ve sık sık eskiyor ve yıpranıyorsa ne yapmak lazım? İnsanlar bu durumda eski ayakkabısını çöpe atıp yenisi alır. Böyle mi yapacağız?

Bir yazar da aşk köpekliktir demişti. Bu da tuhaf kaçıyor çünkü köpek deyince insanın aklına bin bir çeşit düşünce geliyor. Köpeklik zaman zaman bir şeyi aşağılamak içinde kullanılır.

Son söz: Seçim tabii size ait. Ben kimseye şuna inan, buna inan, böyle ol demem. İster Can Yücel ister Einstein olsun eleştireceğim yerleri eleştiririm. Çok gücendiyseniz kusura bakmayın. Sorun yoksa devam edebiliriz.







Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı

Yazının konusu bir parça değişti, aşk üzerinde konuşmaya başladık. Ama bunda bir sakınca görmüyorum. Sizce aşkın kanunları var mı?Aşkın hiç duymadığınız kanunları

"İşte kimi zaman düşündüren, kimi zaman da güldüren aşk kanunları...


- Harris Aksiyonu: Bütün iyiler kapılmıştır.

- Paralel Teori: Harika yaratık eğer kapılmamışsa, mutlaka bir nedeni vardır.

- Evrensel Gerçek: Aşkın gözü kördür.

- Diğer Evrensel Gerçek: Evlilik insanın gözünü açar.

- Conways Kanunu: Yanınıza yaklaşan genç ve güzel kız, sizinle ilgilendiğinden değil, birini kıskandırmak için etrafınızda dönüyordur.

- Beyaz Atlı Prens Kanunu: Prensi bulacağım diye çok kurbağa öpülür.

- Donckels Perşembe Gecesi Kanunu: Gece saat üçte sadece şişkolar kalır.

- Donckels Cuma Sabahı Kanunu: Pencere benim pencerem değil, oda benim odam değil, yanımdaki kim?

- Kazablanka Kanunu: Sizinle beraber olsun diye sürekli para harcadığınız top model, gecenin sonunda resminizi çeken paparazzi ile buluşacaktır.

- Onasis Kanunu: Para aşkı satın alamaz, ama çok şey halleder.

- Gold Card Kanunu: Siz onun saçının rengine vurulduysanız, o da sizin kredi kartınızın rengiyle ilgileniyor olabilir.

- Meyer Kanunu: Kuru fasulye yedikten sonra arabaya otostopçu kız alınmaz.

- Olasılık Kanunu: Çok güzel, kibar, akıllı, hoş, zeki, cici bir kızla karşılaşma şansınızın arttığı yer, sizden daha yakışıklı, akıllı, zengin bir arkadaşınızın yanıdır.

- Evrensel Kanun: Kadın erkeği anladığı anda, onun ne söylediğini dinlemekten vazgeçer.

- Markus Kanunu: Her zaman daha iyisi vardır.

- İkinci Markus Kanunu: Kaçmanız gerektiği anda göreceğiniz kabus, bacaklarınızın tutmadığıdır.

- Rudner Kanunu: Beraber olduğunuz erkek; olgunlaştığında, yeni bir iş bulduğunda, tedavi gördüğünde düzelecek zannediyorsanız, bugün terk edin.

- Temel Kanun: Aşk hayal gücünün aklı yenmesidir.

- İstisna Kanunu: Kadınlar ya her şeyi unutur, ya her şeyi hatırlar.

- Groening Kanunu: Evlilik deyince kadınlar merasimi anlatır, erkekler delikanlılık yıllarını.

- Evlilik Kanunu: Tek başınayken, asla yaşamadığın sorunlara iki kişinin beraberce çözüm bulması sanatı.

- Thom Kanunu: Evliliğin süresi, evlilik törenine harcanan parayla ters orantılıdır.

- Grant Kanunu: 'Tam evlenilecek kadın' dediğiniz kadın, sizi nikahına davet edecektir.

- Murphy Kanunu: Çöpü kim indirecek kavgası, her seferinde çöp kamyonu sokaktan geçtikten sonra biter.

- Hartley Kanunu: Kendinizden daha çılgın biriyle asla beraber olmayın." Kaynak: http://www.e-kolay.net/kadin/ana_detay.asp?PID=365&HID=44&HaberID=179338






Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı
Şu yazı da fikir verebilir:


"Aşkın Fiziği



Kadınlar, erkekler ve aşk... Mutluluğun formülünü her yerde aradık durduk ama bir türlü bulamadık. Şimdi, hiç aklımıza gelmeyen bir kaynak bize yardıma hazır; fizik kitapları. Çünkü aşkın dinamiklerini de o meşhur fizik kanunları belirliyor.

Lisede ezberlediğimiz yüzlerce fizik formülü karşısında çoğumuzun nasıl da nefesi kesilirdi. Oysa o formüllerin bir çoğunu zamanla unuttuk. Ta ki hayatımızın en önemli parçalarından biri olan aşkın altında bu formüllerin yattığını öğrenene dek. Kadın erkek ilişkilerinin ve tabii ki bu ilişkilerdeki problemlerin, yanılgıların ve çıkmazların temelinde doğanın en eski güçleri var.

Bugüne kadar aşklarımızı arkadaşlarımızla ya da psikologlarla birlikte analiz ettik, oysa aslında tek ihtiyacımız olan şey bir fizik kitabı. Pozitif ve negatif enerjinin etkileşimi, birbirini iten ve çeken bedenler, titreşimler, erime... Lise yıllarına dönmeye hazırlanın, çünkü ders başlıyor!

Onu gördüm ve çarpıldım. Adı üstünde yıldırım aşkı!

Temel formül: Aralarında maddesel bağ olmayan iki cismin karşılıklı etkileşimine çekim gücü denir.

Bir anda çarpıldım. Onunla tanıştınız, iki kelime konuştunuz ya da konuşmadınız ve sizi bir mıknatıs gibi çektiğini hissediyorsunuz. Utanmasanız 'Aşık oldum.' diyeceksiniz ve hatta utanmıyorsunuz. Bilim adamlarına göre ilk görüşte aşk sanıldığı gibi gizemli ve mistik bir olay değil. Çekim gücü hiçbirimizin engel olamayacağı bir doğa kanunu. Bu çekimin ne kadar sürdüğünü ise kimse bilmiyor, iyi bir başlangıç, fakat yıldırım aşkının temeli sağlam duygulara dönüşmesi kişiliklerinize ve birlikteyken kendinizi nasıl hissettiğinize bağlı: Onunla mutlu musunuz? Birbirinizi nasıl etkiliyorsunuz? ikinizin de duyguları olumlu olmalı, çünkü yalnızca ona verdiğiniz kadar pozitif enerjiyi ondan alırsanız bu aşkın bir şansı olabilir.

Biz serbest ilişkiye inanıyoruz.

Temel formül: Kendi haline bırakılan bir cisim eğer dıştan itici bir güç olmazsa ya dümdüz gider, ya da olduğu yerde kalır.

Kelebek kadar özgür. Sevdiğiniz erkekle birliktesiniz ve birbirinizi sıkmamak için ilişkinizi serbestlik temeline oturttunuz. Aşkın o en ateşli zamanları geçti ve yeryüzüne geri döndünüz. Bu noktada ilişkinizin serbestliğini karşılıklı sorumluluk ve saygıyla dengelemezseniz birinizden biri ya olduğu yerde kalacak, ya da yoluna yalnız devam edecektir.

Her halükarda aranızdaki tutkunun azalması kaçınılmaz. Özgürlüğün belli sınırları olduğunu unutmayın ve onunla bu konuyu tartışmaya çalışın, ilişkiden beklentilerinizi dile getirin, fikir alışverişinde bulunun. Ne tür davranışlardan rahatsız olacağınızı birbirinize açık açık söyleyin ve serbest ilişkinize belli kısıtlamalar getirin. Böylece hem aşkınıza enerji katmış, hem de yola birlikte devam etmiş olursunuz.

Onunla tamamen uyuşuyoruz. Bu bir rüya olmalı!

Temel formül: Sürekli aynı frekansta giden iki dalga bir zaman sonra birbirini yok eder.

Her şey harika. Birazcık bile kavga yok, her konuda aynı fikirdesiniz, her yere birlik te gidiyor, bütün boş zamanınızı birlikte geçiriyorsunuz. Fakat bu arada yavaş yavaş birbirinizin gölgesi haline geldiğinizi, kız arkadaşlarınızın sizi uzun zamandır aramadıklarını ve ilişkinizin başlangıcında aranızda var olup aşkınıza renk katan ufak tefek fikir ayrılıklarının tamamen kaybolduğunu görmüyorsunuz. Aşırı uyumsuzluk gibi aşırı uyum da büyük bir sorun...

Yok olan benlikler, kaybolup giden alışkanlıklar, huzur verici ve yararlı yalnızlıklar, kişisel meraklar ve bağımsızlık olmadıktan sonra ilişkinin ne anlamı kalır? O sizin hayatınızın çok önemli bir parçası, ama tamamı değil. Zaman zaman tabii ki aynı frekansta buluşacak, uyum içinde ilerleyeceksiniz fakat bazen de kendiniz için yaşamalı, şahsi zevklerinize vakit ayırmalısınız. Kendi kişilik dalganızı yakalayın ve onu sürekli hareket halinde tütün. Gerçekten uyumlu bir çiftseniz sizin dalganız gereken yerde onunkiyle zaten çakışacaktır.

Devamlı kavga ediyoruz. Hepsi onun suçu!

Temel formül: İki cisim arasındaki itme hiçbir zaman tek taraflı olmaz, ikisinin de etkisiyle gerçekleşir.

Tartışma, kavga, gürültü... Mutsuzsunuz ve size kötü davrandığını düşünüyorsunuz. Peki hiç somut bir adım attınız mı, bu konuyu sakin bir biçimde onunla konuştunuz mu? Hayır! O zaman siz de suçlusunuz. Olaylar karşısında pasif kalmanız sorumluluğu üzerinizden atmanızı sağlamıyor ne yazık ki. Sevdiğiniz erkek sizden uzaklaştığında ya da size saldırdığında bunu ne kadar güçlü yapıyorsa siz de o kadar güç ortaya koymalısınız, bu bir fizik kuralı...

Mantıklı düşünün; yanlış seçimler mi yaptınız, yanlış yolu mu seçtiniz, sizi sömürmesine izin mi verdiniz? İlişkinizin kötü ve yıpratıcı hale gelmesinin sebebi kafanızın içindeki örümcek ağı mı? Bunların hepsi düzelebilir. Tek ihtiyacınız olan kuvvetli bir istek, irade, bilinç ve bol bol iletişim. Böylece ilişkiniz-eki dengeleri eşitleyebilir ve aranızdaki itme gücünü çekime dönüştürebilirsiniz.

Duygularım sürekli değişiyor.

Temel formül: Doğadaki hiçbir süreç tersine çevrilemez, her süreç belli bir yönde ilerler.

Aşkta denge olmalıdır. Aşklar ve ilişkiler zaman içinde sürekli değişir, tıpkı rüzgarın birdenbire yön değiştirmesi gibi... Ne yazık ki bu da duygusal yaşamın bir parçası. Ancak sağlam ilişkilerde temel prensipler aynı kalır. Böylece ilişkideki değişiklikler, yenilikler eski temellere oturtulur ve aralarında yeni bir denge kurulur. "

Kalbinizin ve aklınızın pillerini devreye sokun. İlişkinizin güven, birbirine destek olma, dürüstlük, şefkat ve diyalog kurma gibi değişmez unsurlarına sahip çıkın ve içten ya da dıştan gelen yenilikleri bu unsurlar ışığında değerlendirin. Haa, bu arada lise yıllarınızda nefret ettiğiniz fizik kitabım fırlatıp attığınız köşeden çıkarıp başucunuza koymayı da unutmayın." ( Kaynak: http://www.kalpsiz.net/askin_fizigi.asp)
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı
"Duygularım sürekli değişiyor" sözü aşkın belli bir çerçeveye ve kalıba sokulamayacağını göstermez mi? On yıl önce beğendiğimiz ve aşık olduğumuz birinde bugün hiç bir cazip şey bulamıyabiliriz.
Teşbih yetersiz kalsa da aşkı ben bir parça kitaplara benzetiyorum. Ama bazı kitaplar kendilerini yenileyemezler. Aşk ise kendini yenileyebilir.
Aşk aynı zamanda bilinmeyene yapılan bir yolculuk gibidir. Diğer yandan bir çeşit aşk olduğunu düşünmüyorum; türlü türlü aşklar olabilir.
Nefretle karışık bir aşk, hayranlıkla dolu bir aşk, kıskançlıkla birleşen bir aşk, sevgiyle güçlenmiş bir aşk vb. Tıpkı renkelerin, notaların, harflerin karışıp sonsuz çeşitlilikte şeyler üretmesi gibi.
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye551 yazı
sayın levent

eleştirilerinizden kaçınmak gibi bir maksatım olmadan gayet iyiniyetle o yazının Can Yücel'e ait olduğunu hatırlattım. Kabullenip kabullenmeyeceğişm bir durum olarak da görmedim açıkçası bu yazıyı,ancak beğendiğim doğru. Çok esprili bir yaklaşımı var. Bana sorarsınız yazdıklarının bazılarında hatta birçoğunda hatta hepsinde doğruluk payı vardır derim,:)) biliyorum kafanız karıştı. hangisi burcu diyorsunuz...yok yok karışmasın.toparlayalım...

şimdi sözkonusu aşk...aşk deyince ben bütün ama bütün tanımlalamaların, benzetmelerin doğruluğuna inanırım. Çünkü bu kişinin hissettikleriyle alâkalıdır diye düşünüyorum.nefreti de anlatabilir aşk, tutkuyu da şehveti de...dengesiz bir kavram. aşkın katı sıvı ve gaz hallerinin varolduğunu bile düşünüyorum:) bu da benim benzetmem. şimdi ben bunu böyle benzettim diye yani, aşka bir kimyager gözüyle mi bakmış oldum...aşkı kimyaya benzetmek kötü mü iyi mi? aşk ayakkabıya benzetilse aşklığından ne kaybeder ki? o her şekilde yaşamaya devam edecektir...benzetmelerde bir sorun yok da leven bey,sanırım bazı benzettiklerimizi yaşatanlar da bir sorun var...aşkı meta gibi yaşayanlar vs. vs...

bu konunun sonu yok,hiçbir zaman da olacağına inanmıyorum...aşkı zaten belirli süzgeçlere almaya da pek hoş bakmıyorum.. fakat şunu istiyorum....herşey layıkıyla yaşansın...
İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı...

ışık ve sevgiyle kalın.


Yerleşim TürkiyeMeslek Di?er
Yeni Üye17 yazı
MERHABA sevgili dostlar, sanırım iki kişi aşkı benzetme, şekillere sokma adına teşbihler yapmış. Bence ikiside yanlış yapmış Can yücel'in dizelerini beğenmişsiniz idol yapmışsınız bence beğenin ama kimseyi idol yapmayın bu sefer içinizdeki pırlantayı kaybedersiniz.. Aşk konusunda değişik rivayetler var.. Şu bir gerçek ki aşk, herkesin yaşamak istediği ama çok az kişinin elde ettiği tarifsiz bir sevgidir.. DOSTLARIM.. Aşk acıya bezer ve acıların tarifi olmaz sadece anlatmaya çalışır gibi, ama tam anlatılamaz, fuzuli aşkı anlatmış,kerem ile aslı, ferhat ile şirin.. tahir ile zühre gibi asırlardır.Çeşitli insan topluluklarında destanlaşmış lirik olmuş efsaneleşmiş birçok aşklar yaşanmış kimi günümüze kadar gelmiş kimiside garibim kalmış yunusun dizesinde
BİR GARİP ÖLDÜ DİYELER
ÜÇ SONRA DUYALAR
SOĞUK SU İLE YUYALAR
ŞÖYLE GARİP BENCİLEYİN , sadeliğinde aşkı yaşayan binlerce insan olmuştur..
Beni ben bilirim sendeki beni tanıyıncaya kadar, seni ben bilirim, bendeki seni anlayana kadar. bence bilgi öğrenin kitap okuyun , bakın etrafınıza ama sevgiyi öğrenmeyin yada öğrendiğiniz gibi içindeki sen gibi beni sev yada bendeki sen gibi beni sev.. deyin..
AŞK ÇOÇUK GİBİ SEVGİDİR, AMA ASLA ÇOÇUK OYUNCAĞI DEĞİLDİR.. sevgi ve saygılarımla..
DOST, İNCİ GİBİDİR ZOR BULUNUR ÇABUK KAYBEDİLİR!!

Yerleşim Türkiye / YstanbulMeslek Yöneticilik
Üye551 yazı
İfadelerimde mi bir hata var anlayamadım gitti.İdol aldığım yok Can Yücel'i...Tekrarlıyorum...İyiniyetle konulmuş bir yazıdır, aşk konusunda da sınırlamalara kesinlikle girmem.Herkesin aşkı algılayışı farklıdır, saygı duyarım.

İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı...

ışık ve sevgiyle kalın.


Yerleşim TürkiyeMeslek Di?er
Yeni Üye17 yazı
Haklısınız.. Dediğiniz gibi olsun..
DOST, İNCİ GİBİDİR ZOR BULUNUR ÇABUK KAYBEDİLİR!!

Yerleşim Türkiye / YstanbulMeslek Yöneticilik
Üye488 yazı


Herkesin kendine göre aşk anlayışı vardır elbette. Ama burada sadece o konuşulmuyor. Genel olarak aşk üzerinde konuşuyorum. Siz aşkı ayakkabıya isterse marula benzetin tabii ki bu sizi ilgilendirir buna katılıp katılmamakta beni.
Değişime açık biriyim, kapalı biri değilim. Bu benim görüşüm, bu Can Yücel'in, bu Dale Carnegie'nin görüşü diye kapıyı kapalı tutmam benim kapım açıktır. Daha iyi bir fikir olursa üzerinde düşünmeye hep hazır olmuşumdur.
Daha önce konuşmaktan kaçan bir toplum olduğumuzu söylemiştim. Birine bir şey söylüyorsunuz, moralimi bozacak şeyler söyleme lütfen diyor, hep mutlu olmak istiyoruz. Peki fazla mutluluk iyi mi?
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı
"Sadomazo bütçe
Mine G. KırıkkanatJames

Olds, insan beyni üzerine araştırmalar yapan Amerikalı bir nörofizyolojist. Beynin elektrik akımına verdiği değişik tepkilerden yola çıkarak 'etkisel merkezler' haritasını çizen Olds, 1954 yılında MFB (median forebrain bundle) adını verdiği miniminnacık bir bölge saptadı. MFB, beynimizdeki iki lobu birbirine bağlayan köprüde, insan yaşamının nihai amacı 'zevk' duygusunu yaratan ve doygunluğunu sağlayan noktacıktı.
Amerikalı nörofizyolojist, fareler üzerinde bir uyarma (stimülasyon) çalışması başlattı. Denek farenin beynindeki MFB bölgesine bir elektrot takılıyor, bu elektrota gönderilen akımla hayvanda 'keyif' doygunluğu yaratılıyordu. İlk elektrik şokundan sonra, akımı veren şalteri çalıştırmak inisiyatifini deneğe bıraktı James Olds. MFB'sinin elektrikle uyarılmasından nasıl yüksek bir zevk alıyorsa, denek farecik beynine (tabii çok düşük) akım gönderen şalteri bir saatte 8 bin kez indirip kaldırmak performansını gösterebiliyordu! Durum, elektrot takılan tüm denek farelerde değişmedi. Öylesine istekliydi ki hepsi elektrik şokuna, 'zevk' aleti şaltere ulaşabilmek için 'zekâ' düzeylerini yükseltmek zorunda kaldılar. Önlerine konulan çeşitli engelleri aşabilmek için o güne değin fare milletinin yapamadığını beceriyor, örneğin normal bir fare (elbette kendi boyutunda) bir labirentin çıkışını on iki dakikada bulurken, MFB'sine elektrik şoku verecek şalterin peşinde koşan fare, aynı labiretten dört dakikada çıkıyordu. Başka bir deyişle denek fareler, 'zevk' yolunda beyin performanslarını üçe katlamışlardı!
MFB bölgesini elektrikle uyarmak deneyi, henüz insan beynine uygulanmadı. Çünkü denek farelerin hepsi, bu deney sırasında aldıkları keyiften ölüyor. Beslenmeyi, çiftleşmeyi, dinlenmeyi unutuyor ve tüm güçlerini ölümüne bir yarışta, elektrik şokuyla 'nirvana'ya ulaşmak için tüketiyorlar. Kısacası çağdaş bilimin elinde, halen etik nedenlerle kullanmadığı ve tüm insanlığı zevkten helak edecek, tüm uyuşturuculardan üstün bir buluş var.
Nörologlar, insan türünün yaşamda ne yaparsa beyindeki MFB noktasını uyarmak, 'zevk' almak için yaptığını düşünüyorlar. Yemek, içmek, sevişmek, yenmek, kazanmak, inanmak, güç, iktidar hırsı, her şey, hatta başımıza sardığımız her bela, sonunda zevk tatmini içinmiş meğer. Örneğin, korku duygusu sonunda rahatlamak, kin duygusu intikam almak için birer MFB uyarılarıymış. Çünkü beyinde, zevk ile acı duygularını veren merkezler yan yana.
Ve bazı insan beyinlerinde 'zevk' bölgesi ile 'acı' bölgesi, normalden daha yakın. Bu aşırı komşuluk, kiminde acıyla zevki karıştırıyor, acıdan zevk almak (sadomazo) eğilimini yaratıyor.
Eğer bilimin beyindeki MFB bölgesine yükledikleri işlevi doğru kabul edersek, tüm canlılarda yaşam havucunun 'zevk' olarak uzatıldığını, insanlarda ise yaratılan uygarlıklar dahil her etkinliğin 'zevk' almak için yapıldığını düşünmek gerek.
Ancak insanlara, keyif doygunluğuna ulaşmak için beyindeki MFB noktasına elektrik gönderecek şalter (henüz) takdim edilmedi. Dolayısıyla başka bir uyarıcı, 'para'yı kullanmaktalar. Bu durumda parası olanın 'neye' yatırım yaptığı saptamasından yola çıkarak, kimin 'neden' zevk aldığını anlamak mümkün.
Örneğin Türkiye'nin 2005 bütçesine bakınız, AKP iktidarının nasıl bir 'nirvana' arzuladığını çakarsınız! Ben şimdilik, hazretlerin dinle imanla kafa bulmayı (diyanet işleri bütçesi 1.15 katrilyon TL) bilime kafa patlatmaya yeğlediklerini (bilimsel araştırma bütçesi 450 trilyon TL) saptadım.
Ancak aynı AKP'nin AB üyeliğine ulaşmak için de epeyce şok şalteri çektiğine bakarak, nasıl bir zekâ geliştirdiğini anlayamıyorum. Çünkü 'nirvana'sına rasyonal bilim ve laik eğitimle varan AB, bizim milli eğitimin üstüne ümmi tüy diken Diyanet İşleri'ne epeyce frijit. Hatta düpedüz ifrit. Bu bütçeyle AB müzakerelerine nasıl hazırlanılır, doğrusu bilemedim. Acaba diyorum, bunların beyninde 'zevk' ile 'acı' bölgeleri çok mu yakın? Eğer öyleyse, 3 Ekim 2005'ten öteye Türkiye'nin de 'sadomazo' keyiflere hazır olması gerekiyor." Kaynak: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=138741

Ve Bazı Yorumlar:

zevk

"Sevgili mine,
Biz zaten millet olarak zevten dort koseyiz.
Diyorum ki:'acaba o elektrik sokunu bizim hukumete verseler e guzel olur be...Ohh...'Sevgili vatandaslarim AB'giriyoruz...Inanmayana ver sok'u zevkden dort kose olsun.'Diyarbakir'da toplu katliam yapilmis, sanane be katliam dan ver sok'u ohh...oyyoyyyyooo..Yazan : Alpaslan Duven ." Yazan : Alpaslan Duven Kaynak: http://www.radikal.com.tr/yorum.php?yorumno=340950&haberno2=138741&yss=7





Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı
yazarm40 hatalı diyorsun hata nerede, niçin hatalı, nereyi eksik buldun? Eleştirilerinde biraz daha açık olursasn sevinirim. Çünkü ben sonuna kadar ve sonu kadar öğrenmek içim varım. Her şeye rağmen mutsuz olmak pahasına öğrenmek istiyorum. Yukarıda sözünü ettiğim farenin durumu bana göre değil anlatabiliyor muyum?
Sonsuz değişik biçimde aşk var; tabii sizin onu nasıl tanımladığı ve toplumun buna nasıl baktığı da çok önemli. Unutmayın aşk tek kişi arasında değil genelde iki kişi arasında olur. Bu benim görüşüm deyip her şeyi kendinize uydurmanız o kadar kolay değil; çünkü sözünü ettiğimiz aşk; iki kişi arasında olan bir şey.
Tabii aşk denilence sadace kadın-erkek arasında olan şeyler aklıma gelmiyor. Aşk çok genel bir ifade.
Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye488 yazı
Bu konu üzerinde daha epey konuşabiliriz. Peki neden aşık oluruz hiç düşündünüz mü?

"Erkek Tanrı'ya sorar: Tanrım neden kadını bu kadar güzel yarattın?

Tanrı: Sen o'na aşık olasın die.

Erkek: Peki neden bu kadar *** yarattın?

Tanrı : O sana aşık olsun diye." Kaynak: http://www.gencsite.net/modules/newbb_plus/viewtopic.php?topic_id=93&forum=6

Bu işin hikaye kısmı ama yine de gerçek payı olabilir. Yaratılışımız gereği, istediğimiz için
hayatın daha renkli olması için, macerayı sevdiğimiz için, duygulanmak için gibi..
Ama aşk hayatın önemli bir öğesi. Aşksız insan zor yaşar gibime geliyor. Ne dersiniz?

Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk
Üye551 yazı
Aşksız yaşamak veya yaşayamamak...hmmm

Hiç düşünmemiştim demek istemezdim:))) Kendi adıma ben bu duygu olmadan mutlu olamam. Fakat bir gerçek varki o da aşkın platonik hali...Platonik bir aşkla da mutlu olabildiğimi biliyorum. Paylaşılanlar tek taraflı oluyor burada ama sonuçta mutlu oluyorsam sorun yok..Hatta platonik bir aşkla hat safhada motive olduğum bir zaman dilimi bile var hayatımda. Dersane zamanında birine aşık olmuştum ama onun haberi yoktu. Klasik yaşanılan durumlardan birisi anlayacağınız..Dersaneden hiç hoşlanmıyordum,boğuyordu beni dar mekanlarda sıkıştırılmış bilgileri almak...Ben de böyle bir aşk bulmuştum kendime. Yanlış anlamayın aramadım. Karşıma çıktı o simsiyah gözleriyle:) Onu gördüğüm andan sonra dersane daha çekilir bir hale gelmişti benim için. Dersleri daha iyi anlamaya ve dinlemeye başlamış ve hatta hiç sevmediğim matematik de bile başarılı olmaya başlamıştım. Aman allahım ne büyük bir zevkti ders aralarında onu göreceğim diye merdivenleri üçer beşer inmek. Gözlerine çekine çekine bakarak geçirdiğim 10 dakikalar...Motivasyon işte...tetiklemiştir beni...geri geri giden adımlarımı ileriye doğru atmama vesile olmuştur. Hiç haberi olmadı. Cesaretsizlik mi? hiç de değil. onu öyle yaşamak istedim ve yaşadım...iyiki de yaşamışım...

devam edeceğim...
İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı...

ışık ve sevgiyle kalın.


Yerleşim TürkiyeMeslek Di?er
Üye488 yazı
"MUTLU AŞK YOKTUR
İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur
Hayatı Bu silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları Hayatım Ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur
Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur
Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur
Bir tek aşk yoktur acıya garketmesin
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da
Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin
Mutlu aşk yoktur ama
Böyledir ikimizin aşkı da




Louis ARAGON ( Türkçesi :Gertrude DURUSOY, Ahmet NECDET )" Kaynak: http://www.siir.gen.tr/siir/louis_aragon/mutlu_ask_yoktur.htm





Her türlü mandacılığa karşıyım. Egemenlik milletindir. Egemenlik, A.B'ye, orduya ve IMF'ye devredilemez. Demokrasi mandacılığa karşı olmaktır.

Yerleşim Türkiye / AnkaraMeslek Dany?manlyk