Erdoğan ve Davutoğlu’nun Türkiye’yi Ortadoğu ve İslam dünyasında lider yapma politikası adım adım ilerliyor. ABD’li Huntington, 1996’da Türkiye’nin Batı yerine Doğu ve İslam dünyasına yönelmesi gerektiği tezini ortaya attığı zaman, Türkiye’deki bir çok aydın tarafından şiddetle eleştirilmişti. Son gelişmeler ışığında bu aydınlar acaba bir yıl önce ölen Huntington’a bir özür mü borçlu?
Kerem Çalışkan-Euractiv.com.tr Yayın Yönetmeni
Türkiye, kendisini istemeyen AB yerine bölge ülkeleriyle, İslam ülkeleriyle daha sıkı işbirliğine yöneliyor. Bölgesel liderlik daha sık dile getiriliyor.
İstanbul’da toplanan İKÖ-İSEDAK Zirvesi de bunun son örneği oldu.
Türkiye İslam Dünyası ile yeni bir gümrük anlaşması oluşturma çabasında.
Ortak ticaret odaları ve ortak borsa hedefleniyor.
Türkiye adeta başını kaldırıp bölgesel gücünü yeniden keşfediyor.
Suriye ile vizesiz geçiş dönemi başlatıyor.
Irak’ın inşasında aktif görev alıyor.
İran ile sıkı işbirliğine yöneliyor.
Davutoğlu’nun deyimi ile bölgede oyun kurucu, sorun çözücü ülke rolünde yeniden sahneye çıkıyor.
Bunlar çok önemli ve tarihi gelişmeler.
Bazı aydınların bu gelişmeleri tam okuyamaması da normal.
Çünkü onlar buna yol açan dinamikleri tam olarak anlamıyorlar.
Oysa 13 yıl önce ABD’li siyaset bilimci Samuel P. Huntington adeta bu gelişmeleri öngören tezler ortaya atmıştı.
Huntington’un 1996’da yayınlanan ‘Medeniyetler Çatışması’ kitabı tüm dünyada ve Türkiye’de çok konuşuldu, çok tartışıldı.
Türkiye’de özel bir ilgi gördü ve çok ateşli tartışma ve yorumların hedefi oldu.
Bir çok Türk aydını Huntington’u yerden yere vurdu.
Huntington’un tezleri masal, hayal, uydurma, fantezi diye tanımlandı.
Ne diyordu Huntington?
Özetle Türkiye’nin Batı’da kabul görmediği AB yerine Doğu’da liderliğe soyunmasını tavsiye ediyordu.
Şimdi ‘eksen kayması’ tartışmalarının tam ortasında, Huntington’un 13 yıl önce yazdığı satırlara bir daha göz atmanın zamanıdır.
Ünlü "Medeniyetler Çatışması" kitabının şu bölümünü birlikte okuyalım.
Şöyle yazıyor Huntington kitapta:
‘Son olarak, Türkiye İslamın çekirdek devleti olmak için gerekli tarihe, nüfusa, orta düzey bir ekonomik gelişmişliğe, ulusal birliğe, askeri yetenek ve geleneğe sahiptir. Gelgelelim, Atatürk’ün Türkiye’yi net bir şekilde laik bir toplum olarak tanımlaması, Türk cumhuriyetinin bu rolü Osmanlı imparatorluğundan devralmasını önlemiştir. Türkiye anayasasındaki laiklik ilkesine bağlılığından ötürü OIC’nin (İslam Ülkeleri Örgütü) kurucu üyesi bile olamamıştır. Türkiye kendisini laik bir ülke olarak tanımladığı sürece İslamın liderliğine soyunma olasılığı yoktur.
Bununla birlikte, Türkiye kendisini yeniden tanımladığı takdirde ne olur? Türkiye bir noktada Batı dünyasına üyelik için yalvarıp duran bir dilenci olarak oynadığı hüsran verici ve aşağılayıcı rolden vazgeçip, Batı’nın temel İslami muhatabı ve düşmanı olarak oynadığı çok daha etkileyici ve onurlu tarihsel rolü yeniden üstlenmeye hazır hale gelebilir.
Köktendincilik Türkiyede yeniden tırmanışa geçmiştir; Özal yönetimi altında Türkiye Arap dünyasıyla özdeşlik kurmak için büyük çaba harcamıştır; Orta Asya’da ılımlı bir rol üstlenebilmek için etnik ve dilsel bağlantılarından faydalanmaya çalıştı; Boşnak Müslümanları desteklemiş ve cesaretlendirmiştir.
Balkanlar, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve OrtaAsya’daki Müslümanlarla kapsamlı tarihsel bağlantılara sahip olması bakımından Türkiye’nin Müslüman ülkeler arasında benzersiz bir yeri vardır.
Türkiye’nin sonuçta bir ‘Güney Afrika’ rolü kotarması hiç de mantık dışı değildir; Güney Afrika’nın ırk ayrımcılığını ilga etmesi gibi, kendine yabancı olduğu gerekçesiyle laikliği kaldırıp, kendi medeniyet kümesinde bir parya konumundan çıkarak bu medeniyetin lideri haline gelebilir.
Güney Afrika, Hıristiyanlıkta Batı’nın iyi ve kötü yanlarını ve ırk ayrımcılığını yaşayıp gördükten sonra Afrika’ya liderlik etme vasfını özellikle kazandı.
Laiklik ve demokraside Batı’nın iyi ve kötü yanlarını yaşayıp görmüş olan Türkiye de en az onun kadar, İslama liderlik etme vasfını kazanmış olabilir.
Ama bunu yapabilmek için Atatürk’ün mirasını, Rusya’nın Lenin’in mirasını reddedişinden daha eksiksiz bir şekilde reddetmek zorunda kalacaktır. Böyle bir hamle aynı zamanda, Atatürk kalibresinde bir lideri, Türkiye’yi bölünmüş bir ülke olmaktan çıkarıp çekirdek bir devlet haline getirmek için gerekli siyasal ve dinsel meşruluğu kendisinde toplamış olan bir lideri gerektirir.’ (Medeniyetler Çatışması s.263-264)
Evet, 13 yıl önce bunları yazmıştı Huntington…
Ve Türkiye’de bir çok aydın kendisine çok kızmıştı…
Şimdi son gelişmeler ışığında, Huntington’un o zaman yazdığı kavramlar hayatımızın günlük bir parçası haline gelirken, son cümleye dönük bir soru geliyor gündeme:
Acaba Huntington’un sözünü ettiği o lider Tayyip Erdoğan mı?
Acaba Erdoğan son dönemlerde artan tonda yaptığı konuşmalarla gerçekten bu role mi soyunuyor?
Açılım tartışmalarını 'ölenle ölünmez' diyerek 10 Kasım'a koyup Atatürk'ü sıradanlaştırmada cesur bir adım daha atması da bu tutumun sonucu mu?
Bu sorunun yanıtını kuşkusuz önümüzdeki yıllarda göreceğiz.
Tıpkı Huntington’un 13 yıl önce yazdığı satırların yavaş yavaş hayatımızın gerçeğine dönüşmesini izlediğimiz gibi…
Ama en azından bir şey kesin…
Huntington’un yazdıklarını ‘hayal bunlar hayal’ diyerek, o dönemde yerden yere vuran Türk aydınları, bir yıl önce Aralık 2008’de ölen bu Amerikalı siyaset bilimciye bir özür borçlu…
Yoksa sizce öyle değil mi?...
Kerem Çalışkan-Euractiv.com.tr Yayın Yönetmeni
Türkiye, kendisini istemeyen AB yerine bölge ülkeleriyle, İslam ülkeleriyle daha sıkı işbirliğine yöneliyor. Bölgesel liderlik daha sık dile getiriliyor.
İstanbul’da toplanan İKÖ-İSEDAK Zirvesi de bunun son örneği oldu.
Türkiye İslam Dünyası ile yeni bir gümrük anlaşması oluşturma çabasında.
Ortak ticaret odaları ve ortak borsa hedefleniyor.
Türkiye adeta başını kaldırıp bölgesel gücünü yeniden keşfediyor.
Suriye ile vizesiz geçiş dönemi başlatıyor.
Irak’ın inşasında aktif görev alıyor.
İran ile sıkı işbirliğine yöneliyor.
Davutoğlu’nun deyimi ile bölgede oyun kurucu, sorun çözücü ülke rolünde yeniden sahneye çıkıyor.
Bunlar çok önemli ve tarihi gelişmeler.
Bazı aydınların bu gelişmeleri tam okuyamaması da normal.
Çünkü onlar buna yol açan dinamikleri tam olarak anlamıyorlar.
Oysa 13 yıl önce ABD’li siyaset bilimci Samuel P. Huntington adeta bu gelişmeleri öngören tezler ortaya atmıştı.
Huntington’un 1996’da yayınlanan ‘Medeniyetler Çatışması’ kitabı tüm dünyada ve Türkiye’de çok konuşuldu, çok tartışıldı.
Türkiye’de özel bir ilgi gördü ve çok ateşli tartışma ve yorumların hedefi oldu.
Bir çok Türk aydını Huntington’u yerden yere vurdu.
Huntington’un tezleri masal, hayal, uydurma, fantezi diye tanımlandı.
Ne diyordu Huntington?
Özetle Türkiye’nin Batı’da kabul görmediği AB yerine Doğu’da liderliğe soyunmasını tavsiye ediyordu.
Şimdi ‘eksen kayması’ tartışmalarının tam ortasında, Huntington’un 13 yıl önce yazdığı satırlara bir daha göz atmanın zamanıdır.
Ünlü "Medeniyetler Çatışması" kitabının şu bölümünü birlikte okuyalım.
Şöyle yazıyor Huntington kitapta:
‘Son olarak, Türkiye İslamın çekirdek devleti olmak için gerekli tarihe, nüfusa, orta düzey bir ekonomik gelişmişliğe, ulusal birliğe, askeri yetenek ve geleneğe sahiptir. Gelgelelim, Atatürk’ün Türkiye’yi net bir şekilde laik bir toplum olarak tanımlaması, Türk cumhuriyetinin bu rolü Osmanlı imparatorluğundan devralmasını önlemiştir. Türkiye anayasasındaki laiklik ilkesine bağlılığından ötürü OIC’nin (İslam Ülkeleri Örgütü) kurucu üyesi bile olamamıştır. Türkiye kendisini laik bir ülke olarak tanımladığı sürece İslamın liderliğine soyunma olasılığı yoktur.
Bununla birlikte, Türkiye kendisini yeniden tanımladığı takdirde ne olur? Türkiye bir noktada Batı dünyasına üyelik için yalvarıp duran bir dilenci olarak oynadığı hüsran verici ve aşağılayıcı rolden vazgeçip, Batı’nın temel İslami muhatabı ve düşmanı olarak oynadığı çok daha etkileyici ve onurlu tarihsel rolü yeniden üstlenmeye hazır hale gelebilir.
Köktendincilik Türkiyede yeniden tırmanışa geçmiştir; Özal yönetimi altında Türkiye Arap dünyasıyla özdeşlik kurmak için büyük çaba harcamıştır; Orta Asya’da ılımlı bir rol üstlenebilmek için etnik ve dilsel bağlantılarından faydalanmaya çalıştı; Boşnak Müslümanları desteklemiş ve cesaretlendirmiştir.
Balkanlar, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve OrtaAsya’daki Müslümanlarla kapsamlı tarihsel bağlantılara sahip olması bakımından Türkiye’nin Müslüman ülkeler arasında benzersiz bir yeri vardır.
Türkiye’nin sonuçta bir ‘Güney Afrika’ rolü kotarması hiç de mantık dışı değildir; Güney Afrika’nın ırk ayrımcılığını ilga etmesi gibi, kendine yabancı olduğu gerekçesiyle laikliği kaldırıp, kendi medeniyet kümesinde bir parya konumundan çıkarak bu medeniyetin lideri haline gelebilir.
Güney Afrika, Hıristiyanlıkta Batı’nın iyi ve kötü yanlarını ve ırk ayrımcılığını yaşayıp gördükten sonra Afrika’ya liderlik etme vasfını özellikle kazandı.
Laiklik ve demokraside Batı’nın iyi ve kötü yanlarını yaşayıp görmüş olan Türkiye de en az onun kadar, İslama liderlik etme vasfını kazanmış olabilir.
Ama bunu yapabilmek için Atatürk’ün mirasını, Rusya’nın Lenin’in mirasını reddedişinden daha eksiksiz bir şekilde reddetmek zorunda kalacaktır. Böyle bir hamle aynı zamanda, Atatürk kalibresinde bir lideri, Türkiye’yi bölünmüş bir ülke olmaktan çıkarıp çekirdek bir devlet haline getirmek için gerekli siyasal ve dinsel meşruluğu kendisinde toplamış olan bir lideri gerektirir.’ (Medeniyetler Çatışması s.263-264)
Evet, 13 yıl önce bunları yazmıştı Huntington…
Ve Türkiye’de bir çok aydın kendisine çok kızmıştı…
Şimdi son gelişmeler ışığında, Huntington’un o zaman yazdığı kavramlar hayatımızın günlük bir parçası haline gelirken, son cümleye dönük bir soru geliyor gündeme:
Acaba Huntington’un sözünü ettiği o lider Tayyip Erdoğan mı?
Acaba Erdoğan son dönemlerde artan tonda yaptığı konuşmalarla gerçekten bu role mi soyunuyor?
Açılım tartışmalarını 'ölenle ölünmez' diyerek 10 Kasım'a koyup Atatürk'ü sıradanlaştırmada cesur bir adım daha atması da bu tutumun sonucu mu?
Bu sorunun yanıtını kuşkusuz önümüzdeki yıllarda göreceğiz.
Tıpkı Huntington’un 13 yıl önce yazdığı satırların yavaş yavaş hayatımızın gerçeğine dönüşmesini izlediğimiz gibi…
Ama en azından bir şey kesin…
Huntington’un yazdıklarını ‘hayal bunlar hayal’ diyerek, o dönemde yerden yere vuran Türk aydınları, bir yıl önce Aralık 2008’de ölen bu Amerikalı siyaset bilimciye bir özür borçlu…
Yoksa sizce öyle değil mi?...