Şii dünyasında ilgi çeken gelişmeler yaşanıyor. 1970’lerde Lübnan’da Şiilerin bir güç olarak ortaya çıkması, 1979’da İran İslam Devrimi ve şimdi bin yıl aradan sonra Irak’ta Şiilerin iktidara gelmesi. Şiiler, siyasi olarak canlanma yaşıyor.
“Oniki İmam” Şiiliği ortak paydasındaki bu ülkelerde ne oluyor? Şii din adamlarının siyasete ilgileri neden? Bahreyn, Kuveyt, Katar ve Suudi Arabistan’daki Şiiler ile Afganistan, Pakistan, Azerbaycan ve Hindistan’daki Şiiler gelişmelere nasıl tepki verir? Siyasi olarak da bir ‘Şii ekseni’nin oluşması mümkün mü? Tarih boyunca olduğu gibi Sünni-Şii nüfuz alanları ve akideye dayalı çatışmaların kapısı yeniden aralanır mı?
İran Devrimi’nin ihracı endişesi ile de gündeme gelen bu tartışmalar, İran’ın savaşlar ve ambargolarla zayıf düşürülmesi ve karşı bilinçlendirmelerle gündemden düşmüştü. Ancak Şiilik anlayışının doğduğu yer Irak’ta yaşanan yeni iktidar değişikliği, endişelerin kapısını yeniden aralıyor. ‘Acem Şiiliği’ ile daha toleranslı olan ‘Arap Şiiliği’ arasındaki fark, özellikle Körfez bölgesindeki Şii Arapların Irak’tan daha fazla etkilenmelerine kapı açıyor.
Irak’ta Şiiler, en son 945 yılında Büveyhidiler Devleti ile hakim olmuş ve bu devletin 1055 yılında Selçuklu Türkleri tarafından yıkılmasından sonra da bir daha söz sahibi olamamışlardı. Şiiler, İngiliz işgali altında 1920’de Irak’ta kurulan Manda yönetiminde idari yapının dışında kalmış ve bu durum bugüne kadar da sürmüştü. 1920’de Şii ulema, halkı bugün Sistani’nin tam aksi istikamette yönlendirmişti. Büyük Ayetullah Mirza Hasan Şirazi, “Müslümanların gayr-i müslimler tarafından yönetilemeyeceğini” belirterek İngilizlere karşı ayaklanma çağrısı yaptı. Bir yılı aşkın sürede ancak bastırılan Şii ayaklanması sonucunda 500 kadar İngiliz askeri hayatını kaybetti. Şiiler, o dönemde İngilizlerin kendilerine tam temsil vermeyeceği ve işgal altında sağlıklı seçim yapılamayacağı düşüncesiyle ayaklanmıştı.
Şirazi’nin ölümünün ardında, Irak’ta ‘mercii taklid’ konumuna yükselen Ayetullah Mehdi el-Halisi de Şiileri Irak seçimlerini boykot etmeye çağırdı. Şiiler referanduma katılmadılar, bugün Sünnilerin yaptığı gibi kurucu Meclis seçimlerini de boykot ettiler. Halisi, Musul sorununun gündemde olduğu 1924’te ilginç bir fetva daha vermişti: “Musul için İngilizlerle beraber, Türklere karşı savaşmak caiz değil.” Ancak İngilizler, Ehl-i Beyt’ten olduğu için Şiiler tarafından da kabul gören Kral Faysal’ı 1920’de ülkenin başına getirerek, Sünnilere dayalı bir sistemi kurdu. Şii ulema da 1924’te Necef ve Kerbela’dan sürgüne gönderildi.
Şiiler, 1963’te Baas Partisi iktidara gelirken yeniden bir fırsat elde etti. Baas Partisi’nin yüzde 53’ü o sırada Şii iken, Arif Kardeşler döneminde 1968’e kadar bu oran yüzde 6’lara geriledi. 1960 ve 1970’li yıllarda Şiiler “Da’wa” (Davet) hareketi ile söz sahibi olmayı denedilerse de, sonuç alamadılar. Hareketin manevi liderlerinden Ayetullah Uzma Mehdi el-Hakim’in oğlu 1969’da İran ajanı olmakla suçlandı. Hareketin teorisyeni ve bir diğer manevi lideri Ayetullah Muhammed Bakr el-Sadr, İran Devrimi sonrası benzer bir girişime başlayacağı suçlamasıyla 1979’da tutuklandı ve 1980’de idam edildi.
Siyasetten uzak kalmayı tercih eden “sükût” ekolünden bir din adamı olan Sistani, seleflerinin aksine bugün büyük bir siyasi manevra sergiliyor. Sünnileri dışarıda bırakan süreçte, ABD’lilerin eliyle Şiileri sistemin merkezine oturtuyor. Ayetullah Uzma Ali el-Sistani, Iraklı Şiilerin ABD’ye karşı silahla direnmelerine karşı çıkıyor. Sistani, Amerikalıları erken seçim yapmaları ve ülke anayasasının da seçilmiş Meclis tarafından bir an önce hazırlanması konusunda, yayımladığı fetvalarla mecbur bıraktı.
Beklenmedik Sünni direnişi karşısında bunalan ABD, Şiilerin de bu kervana katılmamaları için Sistani’nin dini nüfuzunu zımnen de olsa kabullenmek zorunda kaldı. Sistani, ne kadar etkin bir rol oynayabileceğini, Şii lider Mukteda el-Sadr yanlılarının Necef, Kerbala ve Amara’da silahlı mücadeleye giriştiklerinde ortaya koydu. ABD’nin hava saldırıları ve ağır silahlarla yapamadığını, Londra’daki kalp tedavisini yarım bırakarak seri bir şekilde Necef’teki İmam-ı Ali Camii’ne gelen Sistani yaptı ve Sadr yanlılarının silahlarını bırakarak camiyi terk etmelerini sağladı. Sistani, Sünnilerin boykot ettiği seçimlerde, Şii kadınlara da seçimlere katılma çağrısı yaptı. Nitekim, Şiiler arasında seçimlere katılma oranı yüzde 80’lere yaklaştı. 50 yıldır Necef’te yaşayan, İran vatandaşı ve sadece İran pasaportuna sahip Sistani, İran ile yakın temasa sahip SCIRI ve Da’wa partileri ile birlikte Irak’ta yeni bir siyasi yapı teşkil ediyor. Yeni anayasa da Sistani’nin onayladığı gibi olacak.
Ayetullah Uzma Sistani örneğinde olduğu gibi, Şii dünyanın siyasi hareketlenmesinde din adamları kilit rol oynuyor. Daha doğrusu, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “merci-i taklid” konumunu müesseseleştiren Şii fakihler, boykot ve cihat fetvalarıyla Şii halkın siyasi hayatlarına da yön vermeye başladılar.
Şii ulema neden etkili oluyor?
Şii ulemanın siyasi etkinliklerde bulunmasına da imkan sağlayan mercilik konumu, 19. yüzyılın sonlarına doğru “Mutlak Merci-i Taklid” Necefi ve Ensari gibi Şii fakihler tarafından müesseseleştirildi. Merci-i taklid, Şiilik inancında çok önemli bir konum arz ediyor. Onlar, bir nevi yeryüzüne döneceğine inanılan ‘kayıp onikinci imam’ın yeryüzündeki ‘nayibleri’ yani yardımcıları veya temsilcileri. Dolayısıyla, ‘mukallid’ yani sıradan halk bu mercilerden birini fıkıh alanında ve dünya işlerinde taklit etmek zorunda. Kimilerine göre, bu dini olarak ‘vacip’. Çünkü, merci-i taklid, bir bakıma ‘kayıp imam’ adına hareket ediyor ve onun adına konuşuyor!
Sistani’nin de aralarında bulunduğu halen hayatta olan beş tane ‘büyük ayetullah’ var. Bunlar, tüm dünyadaki Oniki İmam Şiileri için merci-i taklid olarak görev yapıyor. Diğer dört isim şunlardan oluşuyor: Humeyni’nin halefi “Rehber” Ali Hamaney, İran’da mukim Azeri asıllı Ayetullah Şeyh Fadıl el-Lankarani, Kerbela’da mukim İran asıllı Ayetullah Muhammad Taqi el-Muderrisi ve İran’da sürgün Iraklı Ayetullah Kazım el-Haeri. Haeri, Irak’ta silahlı direnişi seçen Mukteda el-Sadr’ın da ‘mercii’ olarak biliniyor. Mukteda el-Sadr’ın 1999’da öldürülen babası Büyük Ayetullah Muhammed Sadık el-Sadr tarafından yerine tayin edilmiş. Haeri, Sistani’ye rağmen Amerikalılara karşı ‘cihad’ ilan etti, ama onun gölgesinde kaldı.
Mercilerin bir diğer önemli özelliği de, onlara uyan mukallidlerin yıllık kazançlarının zekatı ve ‘humus’unu dağıtma görevini üstlenmeleri. ‘Humus’, Şiilerin her yıl net kazançlarının beşte birini ‘İmamların hakkı’ olarak ‘nayiplerine’ vermelerine deniyor. Merciiler, toplanan humusu ihtiyaç halindeki Şiiler, Şiilere ait matem merkezleri ‘hüseyniyeler’ ve Şii medreseler ‘havzalar’ için kullanıyor. Şiilere göre humus, kazancı helalleştiriyor. Dolayısıyla merciiler, dini olduğu gibi maddi olarak da mukallidler üzerinde güçlü hale geliyor.
Merci-i taklid konumu, bazı güçlü din adamlarının yer yer kitleleri siyasi olarak da yönlendirmelerine önemli bir imkan sağlıyor. İlk olarak, 1891’de Irak Samarra’da mukim Ayetullah Uzma Mirza Hasan Şirazi, İran’da tütün tekelinin İngilizlere verilmesine karşı çıkıyor. Şirazi, önce Şah’ı uyarıyor, ama sonuç alamayınca da, 1891’de İran’daki temsilcisi vasıtasıyla “Tütün haramdır.” fetvasını yayımlıyor. Sonuçta, Şah geri adım atıp tekeli kaldırınca, Şirazi de fetvasını çekiyor.
“Musul için Türkiye ile savaşmayın!”
Şii ulemanın siyasi müdahalelerine, 1906/1911 Meşrutiyet ilanı çalışmalarında da sıkça rastlanıyor. Osmanlı’da meşrutiyet uygulamasından etkilenerek İran’da başlayan girişime, Ayetullah Horasani ve Mazandarani başta olmak üzere birçok din adamı fetvalar ile destek sağlıyor. Bunu, 1910’da İran’ın İngiliz ve Rusya işgaline uğramasıyla, Horasani ve Mazandarani’nin ‘cihad’ fetvaları izliyor. ‘Cihad’ ilan etme ancak ‘Oniki İmama’ ait olduğu için, bu girişimler önemli dönüm noktalarını teşkil ediyor. Benzer bir fetva 1919’da vefatından önce Şirazi’nin Irak’ın İngilizler tarafından işgaline karşı yayımlanıyor. Kendinden sonra, İsfehani, Naini ve Halisi de bu fetvayı destekleyip seçim boykotu ile sürdürdüler. ‘Sessizlik’ (sükût) ekolünden olmasına rağmen Büyük Ayetullah Burucerdi de, 1960’ta İran’da toprak reformunu da içeren ‘Ak Devrime’ karşı çıktı.
Burucerdi, İran’da 1979 İslam Devrimi’ne liderlik yapan Ayetullah Uzma Ruhullah Humeyni’nin de hocasıydı. Ancak Humeyni daha çok, 1909’da Şah’a kaşı çıktığı için asılan hocası Şeyh Fazlullah’ın fikirlerinden etkilendi. Fazlullah, din adamlarının siyasi sorumluluğu üstlenmesini ve dine dayalı bir sistem oluşturulmasını savunuyordu. Nitekim Humeyni 1963’te Şah’a karşı halkı kışkırtınca tutuklandı. Ülkede büyük çaplı olaylar çıktı. Aynı yıl affedildi. Ancak, 1964’te Amerikalı uzmanlara ‘dokunulmazlık’ hakkı tanıyan anlaşmanın gizli maddelerini konuşmasında ifşa edince sürgüne yolladı. Birkaç ay kadar Türkiye’de kaldı. Yine, İran’ın isteği ile 1977’ye kadar kalacağı Irak’a gönderildi.
Humeyni, 1979’da devrimi müteakip İran’da tamamen Şii akidesine dayalı bir devlet sistemi kurdu. İran nüfusunun yüzde 80’in üzerinde bir oranda Şiiler’den oluşması, Humeyni’nin dünyadaki tek Şii İslami anayasaya sahip devlet kurmasını kolaylaştırdı. Humeyni, Şiilik doktrinine de yeni bir yaklaşım getirdi ve ‘Velayet-i Fakih’ anlayışını uygulamaya soktu. İmam Humeyni, ‘sükût’ ekolünün aksine, din adamlarının siyasetin dışında kalmasını değil, aksine Şiiliğin tam olarak yaşanabilmesi için devletin tam tepesinde son sözü söyleme hakkına sahip bulunmasını önerdi.
Aslında Humeyni’nin Şii doktrinel anlayışına yeni bakış açısı kazandıran tek yaklaşımı ‘Velayet-i Fakih’ anlayışı değildi. Onikinci İmam yeryüzüne dönene kadar Şiilerin siyasi olarak pasif bekleyişte olmalarını öngören düşünce yerine, ‘kayıp imam’ için düzgün bir ortam oluşturmak amacıyla direnilmesini ve Şii yönetimler oluşturulmasını önerdi. Humeyni, bu yaklaşımını da ‘Velayet-i Fakih’ gibi Irak’ın Necef şehrinde sürgünde iken kaleme aldı. Humeyni’nin, ‘aktif bekleme’ tezine bazı muhalif yaklaşımlar söz konusu olduysa da, esas tartışmalar ‘Velayet-i Fakih’ düşüncesini devrim sonrası hayata geçirmesi ile yaşandı.
Velayet-i Fakih ayetullahları böldü
Ayetullah Şeriatmedari gibi devrime destek veren birçok etkili isim, din adamlarının siyasete bulaştırılmasından ve ‘kayıp imam’ gelmeden bir din devleti oluşturulmasından dolayı Humeyni’yi sertçe eleştirdiler. Hatta, Şeriatmedari ile çatışmaları neredeyse iç isyana dönme riski taşıyordu. Ve Humeyni bir ilki gerçekleştirerek, rejime darbe planlamakla suçladığı Şeriatmedari’nin ‘Büyük Ayetullah’ unvanını cübbesini çıkartarak kaldırdı. Daha ilginci, Humeyni Şah tarafından 1963’te hapse atılıp idamla yargılanırken, Şeriatmedari’nin liderliğini yaptığı 400 kadar din adamı, Humeyni’yi ‘büyük ayetullah’ ilan ederek, yargılanamaz konuma yükseltmişlerdi.
Velayet-i Fakih doktrinine karşı çıkan isimlerden birisi de, Necef’teki yine İran asıllı Ayetullah Uzma Ebul Kasım el-Hui idi. Humeyni ile Necef sürgün yıllarından tanışıyordu ve Şii dünyasının o dönemdeki en saygın ismiydi. Merci-i Taklid Büyük Ayetullah Hui de, siyasete karışmamayı, ‘sükût’ geleneğinin sürmesini savunuyor ve ‘Velayet-i Fakih’ uygulamasına karşı çıkıyordu. Hui, fakihin otoritesinin siyasi alana uzatılamayacağını ve ulemanın etkisinin tek fakihte toplanamayacağını iddia ediyordu. Hui, 1992’de vefat edinceye kadar da bu fikrini savundu. Halk isyanına karşı olan Hui, Necef’te iken Humeyni ile de çok defa ters düşmüş ve tartışmalar yapmışlardı. Hui’nin yerine yıllardır talebesi olan Büyük Ayetullah Ali el-Sistani geçti. Hui’nin, Lübnan’dan Bahreyn’e taraftarı olan ‘mukallidler’ de Sistani’yi merci-i taklid olarak kabul ettiler. Sistani de hocası Hui gibi, ‘Velayet-i Fakih’ anlayışına karşı çıkanlardan. Bazı kaynaklar, Sistani’nin Humeyni ile Necef’te 15 yıl aynı dönemde kaldığı halde aralarında görüşmenin gerçekleşmediğini iddia ediyorlar.
İran ve Irak gibi, Şiilerin siyaseten ortaya çıktıkları ve nüfuzlarını güçlendirdikleri bir diğer ülke Lübnan. Orada da din adamları kilit rol oynuyor. Merci-i taklid olmasa da Ayetullah Musa el-Sadr, Lübnan’da Şiilerin siyasi yapıda ‘sıfırdan etkili grup’ haline gelmelerinin sürecini başlattı. Aslen Lübnan’ın Şii ağırlıklı Cebel-i Amil bölgesinden olan el-Sadr, eğitimini İran’da aldı ve orada yetişti. El-Sadr, 1959’da davet üzere Lübnan’a döndüğünde, parçalanmış haldeki Şiiler ülkedeki en alt grubu teşkil ediyorlardı. Sadr, önce Şiileri birleştirdi. 1969’da Şii Yüksek İslam Konseyi’ni kurdu. Parlamento kendilerini tanıdı. Şii bölgelere müftüler atadı.
Ayetullah Musa el-Sadr nasıl kayboldu?
Sadr, 1973’te o güne kadar yapılmamış bir adım atarak Suriye’deki Nuseyri Alevilerin ‘Şii’ olduğuna dair bir fetva yayınladı. Sadr’ın fetvası, Hafız el-Esad’ın Suriyesi ile Lübnan Şiileri arasındaki bağların gelişmesinde stratejik bir hamle oldu. İran ve Irak uleması ile temasını sürdüren Sadr, 1974’te, ‘Mahrumlar Hareketi’ adıyla siyasi bir parti kurdu. 1975’te daha da ileri gidip, partiden ayrı olarak Emel (Amal) silahlı grubunu oluşturdu. Emel militanlarını, FKÖ’nün Bekaa kamplarında eğitmeyi de başardı. Lübnan’da daha sonra çıkan iç savaşta, 15 yıl boyunca Şii Emel milisleri çatışmaların önemli taraflarından biri oldu.
1978’de Şii doktrinel geleneğine uygun ilginç bir gelişme daha yaşandı. Musa el-Sadr, Libya üzerinden Roma’ya gitmek üzere iken gizemli bir şekilde kayboldu. Libya, imamın ülkeyi terk ettiğini söylüyor, ama bu konuda bir delil sunamıyor. Bu olayın esrarı halen çözülebilmiş değil. Sadr’ın halen yaşadığına inananlar var. 1979’da İran’da İslami devrim yaşandı. 1982’de İsrail çoğunlukla Şiilerin yaşadığı Güney Lübnan’ı işgal etti. Bu gelişmeler üzerine, Lübnan Şiileri İsrail’e karşı savaşmak için Emel dışında, Hizbullah’ı kurdular. Bu kez oluşumun başında başka bir dini lider; Şeyh Muhammed Hüseyin Fadlallah yer aldı. Örgütün genel sekreteri ise, Şeyh Hasan Nasrallah oldu.
Fadlallah, Necef’te eğitim görmüştü ve onu Lübnan’a Da’wa hareketinin lideri (1980’de idam edilen) Ayetullah Muhammed Bakr el-Sadr göndermişti. Ancak, Da’wa partisi Hizbullah kurulduğunda İran’daydı. Fadlallah da, İran ve Suriye’den destek aldı. Hizbullah, arkası kesilmeyen saldırılar ile İsrail’i Güney Lübnan’dan çekilmek zorunda bıraktı. Bu, ülkede ve bölgedeki popülaritesini artırdı. 2000 yılında yapılan seçimlerde, parlamentoya 8 milletvekili gönderdi. Hizbullah, İsrail karşıtı tavrı ve kendi kontrollerindeki el-Manar televizyonunun yayınları sebebiyle başta ABD ve İsrail olmak üzere birçok ülkede boy hedefi oldu.
Lübnan’da teşkil edilen ‘Emel’ ve ‘Hizbullah’, 20. yüzyılın ikinci yarısında Şiilerin teşkil etmeye başladıkları tek silahlı direniş örgütü değil. İran’da 1945’te bir din adamı olan Nevvab Safevi ‘İslam Fedaileri’ grubunu kurdu. Başbakana ve adalet bakanına saldırı planladığı ortaya çıkarılınca 1951’de asıldı. Fedailer, çok sayıda kamu görevlisini ve siyasetçi de öldürdüler. Safevi’nin yakın görüştüğü isimlerden birisi de Ayetullah Ruhullah Humeyni idi. Nitekim Fedailer, 1972-1978 yılları arasında da vur-kaç taktikleri uygula**** Şah’ın güvenlik birimlerine saldırılar düzenlediler.
Irak’ta, 1970’li yıllarda Şiilerin ‘Paykar’ silahlı grubu mevcuttu. Irak’taki Şiiler daha sonra el-Hareket adıyla 1979’da silahlı örgüt kurdu. Onun yerini 1982’de Irak Şii Yüksek Devrim Konseyi’ne (SCIRI)bağlı ‘Bedr Tugayları’ aldı. SCIRI’nin lideri, Baas yönetiminin 1969’da İran ajanı olmakla suçladığı ve İran’a kaçan Ayetullah Muhammed Bakr el-Hakim’di. 1980 sonrası Da’wa grubu da silahlı grup oluşturdu. Sadr Şehidleri ve Irak Hizbullahı adı altında örgütlendiler. Saddam Hüseyin, Tarık Aziz ve Uday’a başarısız suikastler düzenledi. SCIRI ve Da’wa, 30 Ocak seçimlerinde Sistani’nin teşviki ile ‘Şii Listesi’nden seçime girdiler. En fazla oyu alan parti oldular.
Afganistan’daki Şiiler de ‘cihad’ yıllarının başladığı 1979’dan sonra silahlı örgütler kurdular. Pakistan’da da 1980 sonrası Şiilerin kurduğu MQM’den (Muhacir Kavmi Hareketi) kopma silahlı örgüt mevcut. Bahreyn ve Kuveyt’te de şiddeti tercih eden Şii örgütler kuruldu. Suudi Arabistan’da da Şiilerin silahlı mücadeleyi tercih edenleri var. Bunlardan birinin adı, Suudi Hizbullah’ı. Nitekim, 1996’da Suudi Arabistan’daki Khobar ABD askeri üssüne yapılan saldırının arkasından, El Kaide değil Şii gruplar çıkmıştı.
‘Şiilerin uyanışı’ ihraç edilebilir mi?
Tarihi boyunca ‘isyan’ yönü ağır basan Şiilik içerisinde, ilk dönemlerde de çok daha sapkın ve terörü ana yöntem olarak seçen gruplar teşekkül etmiş. Karmatiler, Batıniler ve Hasan Sabbah’a bağlı ‘Haşhaşinler’ bunlar arasında kolaylıkla sayılabilir. Oniki İmam çizgisindeki Şiiler de bu gruplar için ‘gulat’ yani ‘aşırı’ tanımını kullanarak, onları kendilerinden soyutlamaya çalıştılar.
Lübnan, İran ve Irak’ta yaşananlar, Necef ve Kum’da yetişen Şii din adamlarının farklı coğrafyalardaki Şiilerin siyasi olarak etkin konuma gelmelerinde anahtar rolü oynadıklarını gösteriyor. Üç ülkenin ortak özelliği, Şiiliğin Oniki İmam-İsnaaşeriye fırkası içerisinde yer almaları. Peki, bu durumun başka ülkelerdeki Oniki İmam fırkasına mensup Şii azınlık veya çoğunluğu etkilemesi mümkün mü? Özellikle İran devrimi sonrasında Humeyni’nin İran’ı bunu devlet politikası olarak denemişti. İlk başlarda Şii kitleleri harekete geçirmeyi ve etkilemeyi de başardılar. Ancak, bugüne kadar bu girişimlerin rejim değişiklikleri ile sonuçlanmaları sözkonusu olmadı.
Oniki İmam fırkasına bağlı Şiiler, ekseriyetle Irak ve İran’ı merkez alan bölgelerde yaşıyor. İran’ın doğu ve kuzeyindeki komşularında da önemli oranlarda Şii nüfus var. Azerbaycan’ın yüzde 60’tan fazlası Şii, Afganistan’da Şiiler nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini teşkil ediyor ve Pakistan’ın yüzde 15’i Şiilerden oluşuyor.
İran Devrimi ile aynı yıl Afganistan da Sovyet işgaline uğradı. 10 yıl süren cihat dönemini, halen tam oturduğunu söyleyemeyeceğimiz iç savaşlar süresi izledi. İran, bütün bu dönemler boyunca sınırındaki Afgan Şiilerine destek oldu. Zafer Örgütü, Devrim Askerleri gibi Şii silahlı grupları İran kurdurdu ve destekledi. 1990’ların başında Hizb-i Vahdet altında tüm bu gruplar Hizb-i Vahdet adı altında büyük oranda birleştirildi. Partinin başkanı İran’ın Kum şehrinde dini eğitim almış olan Abdul Ali Mazari’ydi. Mazari, 1995’te Taliban’ın Herat’ı aldığı zaman öldürüldü. Yerine, yine İran destekli Kerim Halili ve Hacı Muhammad Muhaqqiq geldi. Halili, geçici hükümette Karzai’nin yardımcısı oldu. Muhaqqiq de, 2004 başkanlık seçimlerinde Karzai’ye rakip oldu. Yüzde 11 buçuk oy alarak ancak üçüncü oldu. Şiiler, şimdi bu yıl içinde yapılacak parlamento seçimlerine hazırlanıyorlar. Afganistan’daki Şii Hazaralar, mezhep ve etnik farklılık sebebiyle özellikle Peştunlarla çok ciddi çatışma içerisindeler. Bu durum, Afganistan’dan kaçarak Pakistan’ın Quetta ve Rawalpindi şehrine göçen Şii mülteciler ile Peştun yerli ve mülteciler arasında dahi halen yaşanıyor.
Azerbaycan’da Şii nüfus çoğunluk, ama...
Şiilerin nüfusun yaklaşık yüzde 15’ini oluşturdukları Pakistan’da, 25 milyon kadar Şii yaşıyor. Afganistan’dan farkları, Muldan ve Karaçi gibi büyük oranda İran sınırında olmayan farklı bölgelerde yaşıyor olmaları. Pakistan’da 1977’de Zülfikar Ali Butto yönetimi Ziya ül-Hak’ın darbesi ile yıkıldı. Butto, Pakistanlı bir Şii’ydi. Sünni Ziya Ül-Hak 1979’da Hanefi fıkhını esas alan şeriatı ilan edince, Şiiler de kendileri için Caferi fıkhının uygulanmasını talep ettiler. Bu sebeple çok sayıda çatışma yaşandı. Halen de Pakistan’da Şiilerle-Sünniler arasında yer yer çatışmaya varan gerginlikler zuhur ediyor. Pakistanlı Şiiler’in büyük bölümü, tıpkı Afgan Şiileri gibi ‘merci-i taklid’ olarak Ali Hamaney’i kabul ediyor. Bu durum ülkede Şiilere karşı bir güvensizlik sebebi. Pakistan’da Şiilerin matem törenleri yaptıkları bölgelerde, Muharrem ayının söz konusu günlerinde motosiklete iki kişinin binmesi dahi yasak. Sebebi, bir kişi aracı kullanırken, arkadakinin matem törenindeki Şiileri tarayıp kaçması. Pakistan’da Şiiler uzun süredir mücadele veriyorlar, şu an parlamentoda üçüncü büyük muhalefet partisi konumundalar, ancak Şiilerinin diğer ülkelerde olduğu gibi burada etkin bir şekilde ortaya çıkmaları pek kolay değil.
İran’ın sınır komşuları arasında Azerbaycan, Şii çoğunluğa sahip tek ülke. İran’da da 25 milyondan fazla Azeri var. Ancak Azeriler, 70 yıllık komünist baskı sonrasında pek fazla mezhep taassubu göstermiyorlar. Hatta, İran’ın da Azerbaycan’a yaklaşımı mezhep ortaklığı üzerinde değil. Örneğin, Karabağ işgali sebebiyle Türkiye Ermenilere ambargo uygularken, İran’ın Ermenistan ile ilişkileri iyi. Hatta, bu diplomatik ve ekonomik ilişkiler özellikle tercih ediliyor. Bunda, Türkiye Azerbaycan ilişkilerinden duyulan kaygı kadar, Güney Azerbaycan’ın bağımsız Azerbaycan’dan etkilenmesi korkusu da rol oynuyor. Hatta, bağımsız Azerbaycan’ın zayıf düşmesi bu açıdan İran için bir avantaj olarak görülüyor. Buna karşın, Azerbaycan’da birçok Şii, merci-i taklid olarak İran’daki Azeri asıllı Büyük Ayetullah Lankari’yi tercih ediyor.
Peki, İran’la fikir birliğine sahip Şii partilerin Irak’ta iktidara gelmesi, Bahreyn, Kuveyt, BAE, Katar ve Suudi Arabistan’daki Arap Şii nüfusları nasıl etkiler? Körfez ülkelerinden Bahreyn’in yaklaşık yüzde 70’i, Kuveyt’in yüzde 25’i, Katar ve BAE’nin yaklaşık yüzde 20’si ve Suudi Arabistan’ın yüzde 5’i kadarı Şii. İran, devrim sonrası özellikle Bahreyn ve Kuveyt üzerinde bazı girişimlerde bulunduysa da başarılı olamadı.
İranlı mollalar sınır dışı edildi
1979 İslam Devrimi sonrası Bahreyn ve Kuveyt, İmam Humeyni’nin atadığı etkin din adamlarını sınır dışı etti. Sınır dışı edilen Ayetullah Muderrisi’nin himayesinde 1980’de Tahran’da ‘Bahreyn Özgürlük İslami Cephesi’ isimli örgüt kuruldu. Hatta Bahreyn’de 1981’de başarısız bir darbe girişiminde bile bulunuldu. Sınır dışı edilen İranlı Ayetullah Ruhani ise, Bahreyn’in İran’ın 14’ncü eyaleti olması gerektiğini söyledi.
Aralık 1983’te bu kez Kuveyt’te Amerika ve Fransız elçiliği de dahil birçok merkezde seri halde patlamalar meydana geldi. Saldırıları, İran’da üstlenen Irak Da’wa grubunun gerçekleştirdiği ortaya çıktı. Kuveyt’te daha sonra da Arap Devrim Tugayları isimli örgüt saldırılarına devam etti. Devrim Tugayları’nın Humeyni’nin akrabası olan Kuveyt pasaportuna da sahip Abbas Muhri’nin yürüttüğü iddia edildi. Muhri, 1979’da ailesi ile birlikte sınır dışı edilmişti.
Suudi Arabistan’ın Kuveyt ve Irak sınırına paralel sahil şeridi boyunca uzanan el-Hasa veya el-Qatif bölgelerinde de ağırlıklı olarak Şiiler yaşıyor. Bölgenin en önemli özelliği, Suudi Arabistan’ın en zengin petrol yataklarına sahip olması. Suudi Arabistan’daki Şiiler, İran Devrimi sonrası 1979’da haklarını talep adına geniş çaplı protestolara giriştiler. Suudi Arabistan Şiilerin ‘matem’ ve ‘aşure’ törenlerini açık olarak ifa etmelerine, Kuveyt’te olduğu gibi izin vermiyor. 1979 ve 1980’li yılların başında Şiiler, hak talebi ile büyük çaplı protesto eylemleri yaptılar. Ancak Suudi Arabistan’da da Şiiler bugüne kadar bir sonuç elde edemediler.
İran’ın, BAE ile çok iyi bir deniz ticaretine sahip olduğu biliniyor. Ancak gerek BAE, gerekse Katar’daki Şiilere yönelik İran’ın faaliyetleri Bahreyn ve Kuveyt kadar öne çıkmadı.
Körfez’deki Şii Arapların merci-i taklid olarak büyük oranda Necef ve Kerbala’daki din adamlarını tercih ettikleri biliniyor. Sistani’nin tüm bu ülkelerde en büyük ‘mukallid’ topluluğuna sahip mercii olduğu ifade ediliyor. Farisi İran’dan etkilenmeyen bu ülkelerdeki Şiilerin, Arap Irak’tan etkilenme ihtimalleri daha yüksek. Ancak yine de İran’ın, Bahreyn’de Şii nüfus üstünlüğüne ve büyük gayrete rağmen rejimi değiştiremediğini hatırlamakta fayda var. Bu ülkelerde değişim çok zor gerçekleşiyor. Bununla birlikte, şayet Körfez’de Irak bir ‘domino etkisi’ yapıp böyle bir dönüşümün kapısını açarsa, dünya petrolünün yüzde 60’ının aktığı bölge kaynak ve su yolu olarak da büyük oranda Şiilerin kontrolüne geçecek. Böyle bir gelişmenin önemli ekonomik ve siyasi yan etkilerinin olacağından şüphe yok.
Oniki İmam fırkası dışında da bir çok Şii kökenli fırka mevcut. Bunların bir kısmı, Oniki İmam Şia’sı tarafından da kabul görmüyor. Bunlar arasında en çok dikkat çekeni, Yemen’de yüzde 70’e varan Zeydiler, Hindistan’da 20 milyon kadar İsmaililer ve Suriye’de yüzde 15’ten az Nuseyriler. Bazı Batılı yazarlar, Türkiye’deki Alevileri de Oniki İmam ortak anlayışı sebebiyle bu çizgide yorumluyorlar. Ancak, Türkiye Alevileri, İran veya Irak Şii anlayış ve uygulamaları ile tamamen farklılık arz ediyor. Türkiye’de, sayılarının yarım milyondan fazla olduğu tahmin edilen Caferiler mevcut. Türkiye’deki Caferiler, merci-i taklid olarak Ali Hamaney ve El-Sistani arasında bölünmüş durumdalar.
Suriye Nuseyrileri Şiilerle birlikte
Yemen’de Zeydiler, ‘imamet’ anlayışına sahip olsalar da, bu Oniki İmam anlayışı ile bir değil. Zeydiler, ilk dönem halifeleri de kabul ediyorlar. Ayrıca, fıkhi olarak da Hanefi mezhebine göre amel ediyorlar. Bu yönleriyle Zeydiler, Şiilik fırkaları arasında Sünniliğe en yakın olanı. Hatta, Sünniliğe daha yakınlar.
Suriye’deki Nuseyriler ise, aslında Şiilerin bile ‘gulat’ yani ‘aşırı’ buldukları ve 1973 Sadr fetvasına kadar da ‘Şii’ olarak kabul etmedikleri bir fırka. Ortaya çıkan esas metinleri, Hz. Ali’ye bir nevi ‘uluhiyet’ isnad ettiklerini ortaya koyuyor. Sadece Sünni değil, Şii doktrininden de oldukça uzaklaşıyorlar. Ayrıca Oniki İmam Şiileri gibi, ‘merci-i taklid’ anlayışına da sahip değiller. Ancak, Suriye Nuseyrileri ülke nüfusunun yüzde 15’ten azına sahip olmalarına rağmen, Arap milliyetçiliği üzerine kurgulu Baas rejimi yoluyla iktidarı ele geçirmeyi başardılar.
Nuseyri Esad ailesi, 1971’den bu yana ülkenin devlet başkanlığını yürütüyor. Bu zayıf yanları sebebiyle de, doktrinel farklılıklarına rağmen İran ve Lübnan Şiileri ile yakın siyasi ve ekonomik bağlantılar kurdular. Aslında Irak Şiileri ile de başlangıçta köprüler kurmaya çalıştılar ama, Irak Baas partisi ile ayrı düşünce bunu hayata geçirmekte zorlandılar. Dolayısıyla, Suriye Nuseyrilerinin, Irak ile Arap dünyasının liderliği kavgasını bir yana bırakıp, Irak, İran ve Lübnan Şiileri ile ortak hareket etme potansiyeli çok yüksek. Nitekim, İran ve Suriye 16 Şubat 2005’te, ‘tehditlere karşı ortak hareket edeceklerini’ açıkladılar. Bir nevi fiili ‘Şii ekseni’ kurduklarını açıklamış oldular. Suriye’de, çoğunluk etkisiz kaldıkça da bu durumun şekilde sürmesi söz konusu.
Kuzey Afrika’da Fatımilerin yıkılması ile özellikle Hindistan’a sığınan İsmaililerin bugün, Ağa Han’ın ‘imamlığında’ yaklaşık 20 milyon nüfusa hitap ettikleri varsayılıyor. Batınilik yanı ağır basan İsmailiye’nin, bugün Sünnilik kadar Şiilikten de uzaklaştığı iddia ediliyor. Dürzîlik, Bahailik gibi Şiilik içerisinden çıkan başka fırkalar da var. Ama, bunların ‘Oniki İmam’ anlayışı ile ortak çizgide buluşup, ortak hareket edeceklerine dair şu ana kadar pek emare görünmüyor. Hatta ‘İsrail-Hafya merkezli’ olmakla suçlanan Bahailik, yıllardır İran Şii ulemasının da en çok uğraştığı konulardan biri. Dürzüler ile de İsrail oldukça iyi ilişkilere sahip.
Şiiliğin din adamları eliyle de olsa bir şekilde ‘uyanış’ devresine girmesi, iki tarihi merkezi İran ve Irak’ta siyasi yapıyı ele geçirmesi, tarih boyunca yaşanan Şii-Sünni çatışmasının fitilini ateşler mi? Aslında, Şiiliğin bayraktarlığını yapan Büveyhidiler, Moğollar, Safeviler ve Kaçarlar, İran merkezli Irak’ta söz sahibi veya olmaya çalışan devletlerdi. Ve karşılarında hep Sünni Türkleri buldular. Abbasi Halifeleri’ni de Bağdat’ta denetimleri altına
alan Büveyhidiler’i Tuğrul Bey komutasındaki Selçuklu Türkleri yıktı. Safaviler ve Kaçarlar ile Osmanlı’nın sayısız savaşları söz konusu. Yine, Gazneliler’in de bu amaçla Hindistan içlerine doğru verdikleri savaşlar mevcut. Başka bir deyişle, Şiilik ile siyasi ve askeri olarak yaklaşık bin yıl Türkler mücadele etmek zorunda kaldı. Şiiliğin bugün İran, Irak ve komşuları üzerinde etkinliğinin artması halinde de Türkiye, güneyden bir nevi ‘Şii kuşatması’ ile yüz yüze kalacak. Ancak Türkiye’nin tarihinin aksine bugün ‘dinin sancaktarlığı’ gibi bir misyonu olmadığı düşünülürse, güçlü misyon anlayışı ile donanmış Şiiliğin geçmişte elde edemediği yayılma ve nüfuz alanlarını genişletme gayesine doğru açılımlar yapabilmesi söz konusu olabilir.
Şii-Sünni çatışmasını ateşleme potansiyeli taşıyan unsurlardan biri de, Şiilerin yönettiği toplumlarda (İran ve Suriye’de olduğu gibi, Irak’ta olabileceği gibi) Sünnilere, Sünni hakim toplumlarda da (Suudi Arabistan, Kuveyt, Pakistan’da olduğu gibi) Şii azınlığa haklarının verilmemesi. Şiiler, nüfus olarak sadece İran, Irak, Azerbaycan ve Bahreyn’de çoğunluktalar. Onun dışında onlarca ülkede azınlık olarak yaşıyorlar. İran’ın da Sünni azınlığa gösterdiği tolerans aynı şekilde pek parlak değil. Başkent Tahran’da bir Sünni camiinin inşasına bile bugüne kadar izin verilmedi. Tarih boyunca önemli çatışmalara sahne olan komşu ülkeler arasında, mezhep farklarına gösterilmeyen tolerans ciddi bir kriz potansiyeli oluşturuyor.
Şii-Vehhabi çatışması mümkün
Ancak Şii-Sünni çatışmasının bugün Şii-Selefiye çatışması olarak ortaya çıkması ihtimali daha yüksek. Hatta bu yönde bir çatışma alttan alta halihazırda yaşanıyor. Çatışmanın kökeni Selefiye’nin öncü ismi İbn-i Teymiye’nin, Şiilerin önde gelen fakihlerinden İbn-ül Mutahhar el-Hilli’ye yazdığı ‘Reddiye’ye dayanıyor. Muhammed bin Abdülvehap, Teymiyye’nin çizgisinde Vehhabilik akımını oluşturunca, Şiilik ile ilgili düşüncelerini de almış oldu. Vehhabiler, imamlara ve kabirlerine gösterilen aşırı tazim sebebiyle Şiileri, tevhid-i ibadete aykırı davranmak ve ‘şirk’ koşmakla suçluyorlar. 1801’de ‘atabat’ olarak adlandırılan Necef ve Kerbela’yı işgal eden Vehhabiler, Şii mescitlerini yıkmış, bazı kaynaklara göre binlerce Şii’yi öldürmüş ve ganimet olarak da ‘humus’ paralarına el koymuşlardı. Osmanlı’nın bölgeden çekildiği yıllarda Suud yönetimi kurulurken, ‘İhvan’ adı verilen askeri birlikleri 1926’ya kadar Kerbala’ya da yer yer saldırılar düzenlediler. Irak ve Körfez’deki Şiilerin zorla Vehhabileştirilmesini savunuyorlardı. Ancak 1929’da Abdulaziz el-Suud, kontrol etmekte zorlandığı İhvan’ı dağıtınca saldırıların arkası kesildi.
Buna karşılık, Suudi Arabistan’da yaşayan Şiilere ‘ikinci sınıf’ vatandaş muamelesi yapıldı. İran Devrimi’nden güç alan Şii azınlık 1979’da isyan edince, Suud yönetimi onları bastırdı. İran’ın rejim ihracının önünü kesecek girişimlere başladı. İran’la siyasi ilişkiler askıya alındı. Körfez’deki emirliklerle Körfez İşbirliği Konseyi kuruldu. Irak’a, İran’la savaşında maddi destek sağlandı. Suudi Arabistan’ın, Afgan cihadına maddi yardım ve insan desteğinin ardında da Sovyetlerin sıcak denizlere inmesinden çok, İran’ı Sünni bir devlet tarafından kuşatmak düşüncesi rol oynadı. Hatta, Suudi Arabistan Taliban’a da başlangıçta bu sebeple güçlü destek sağladı.
Ancak asıl kırılma, Irak Savaşı ile ortaya çıktı. El Kaide’nin ideoloğu, Ladin’in yakın arkadaşı ve Suudi Arabistan sorumlusu Yusuf el-Ayyeri, ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Haziran 2003’te “Bağdat’ın Düşmesinden Sonra Irak ve Arap Yarımadası’nın Geleceği” isimli bir kitap yazdı. 3 ay sonra Suudi güvenlik birimlerince öldürülen Ayyeri, Şiilerin ‘Haçlılar ve Siyonistlerle işbirliği yaptığını’, onların ‘beşinci kol’ faaliyetlerini yürüttüğünü iddia ediyor ve Şiilerin ‘sapkın’ olduklarını belirtiyor. Nitekim, Irak’ta direnişe destek olduğu bilinen El Kaide yanlısı Ebu Musab el-Zerkavi de yayımladığı bildirilerde Şiiler için ‘çok-tanrılı’ anlamında ifadeler kullanıyor. Zerkavi, Ocak ayı içerisinde yayımladığı bildirilerde Şiileri açıktan hedef almaya, Sistani için de ‘Yahudi dönmesi’ demeye başladı. Şii mescit ve hatta fırınlarına bile saldırılar düzenlerdi.
Sünni dünyanın kalbinde Şii ekseni mi?
Şii dünyasının yaşayan 5 merci-i taklidinden birisi olan Ayetullah Uzma Fadıl Lankarani de kendi internet sitesinde, “El Kaide ve Vehhabiler, katiyetle Şiilerin düşmanıdır.” diyor. Tarih boyunca her ne kadar Türkler ve Farisiler arasında bir Şii-Sünni çatışması yaşandıysa da, Selefi Vehhabi-Şii çatışmasının bugün daha belirgin bir şekilde öne çıktığı görülüyor. Doktrinler arasındaki kesin hükümler de bu çatışmayı besler nitelikte.
Sonuç olarak, ABD’nin Irak’a müdahalesi sonrasında Ortadoğu yeni bir sürece giriyor. Irak’ta Saddam sonrası yapılanma her ne kadar ulusal bir süreç olsa da, Şiilerin güçlü aktör olarak zuhurları sebebiyle bölgesel yansımaları söz konusu olacak. Necef-Kum rekabetinden ziyade bir Sünni-Şii rekabetinin canlanması söz konusu olabilir. Özellikle de, Vehhabi-Şii çatışması (El Kaide’nin de provokasyonlarıyla) yaşanabilir. Her ne kadar Şiiler, dünya Müslümanlarının yüzde 10’u kadarını teşkil etseler de, jeo-stratejik konumları ve petrol zengini bölgelerde konuşlanmış olmaları sebebiyle, Sünni dünyanın kalbinde yer alıyorlar. Bir nevi, ‘eksen’ oluşturuyorlar. Ortadoğu’nun geleceğine ABD baskısıyla gerçekleşen demokratikleşme kadar, bu mezhep ayrılığının alacağı ağırlık şekil verecek.
AKSİYON DERGİSİNİN BUAYKİ SAYISINDAN..ALINTI.
Katkıda bulunanlar:
Murat Uçar / Bağdat, Murtaza H. Çelik / İslamabad
“Oniki İmam” Şiiliği ortak paydasındaki bu ülkelerde ne oluyor? Şii din adamlarının siyasete ilgileri neden? Bahreyn, Kuveyt, Katar ve Suudi Arabistan’daki Şiiler ile Afganistan, Pakistan, Azerbaycan ve Hindistan’daki Şiiler gelişmelere nasıl tepki verir? Siyasi olarak da bir ‘Şii ekseni’nin oluşması mümkün mü? Tarih boyunca olduğu gibi Sünni-Şii nüfuz alanları ve akideye dayalı çatışmaların kapısı yeniden aralanır mı?
İran Devrimi’nin ihracı endişesi ile de gündeme gelen bu tartışmalar, İran’ın savaşlar ve ambargolarla zayıf düşürülmesi ve karşı bilinçlendirmelerle gündemden düşmüştü. Ancak Şiilik anlayışının doğduğu yer Irak’ta yaşanan yeni iktidar değişikliği, endişelerin kapısını yeniden aralıyor. ‘Acem Şiiliği’ ile daha toleranslı olan ‘Arap Şiiliği’ arasındaki fark, özellikle Körfez bölgesindeki Şii Arapların Irak’tan daha fazla etkilenmelerine kapı açıyor.
Irak’ta Şiiler, en son 945 yılında Büveyhidiler Devleti ile hakim olmuş ve bu devletin 1055 yılında Selçuklu Türkleri tarafından yıkılmasından sonra da bir daha söz sahibi olamamışlardı. Şiiler, İngiliz işgali altında 1920’de Irak’ta kurulan Manda yönetiminde idari yapının dışında kalmış ve bu durum bugüne kadar da sürmüştü. 1920’de Şii ulema, halkı bugün Sistani’nin tam aksi istikamette yönlendirmişti. Büyük Ayetullah Mirza Hasan Şirazi, “Müslümanların gayr-i müslimler tarafından yönetilemeyeceğini” belirterek İngilizlere karşı ayaklanma çağrısı yaptı. Bir yılı aşkın sürede ancak bastırılan Şii ayaklanması sonucunda 500 kadar İngiliz askeri hayatını kaybetti. Şiiler, o dönemde İngilizlerin kendilerine tam temsil vermeyeceği ve işgal altında sağlıklı seçim yapılamayacağı düşüncesiyle ayaklanmıştı.
Şirazi’nin ölümünün ardında, Irak’ta ‘mercii taklid’ konumuna yükselen Ayetullah Mehdi el-Halisi de Şiileri Irak seçimlerini boykot etmeye çağırdı. Şiiler referanduma katılmadılar, bugün Sünnilerin yaptığı gibi kurucu Meclis seçimlerini de boykot ettiler. Halisi, Musul sorununun gündemde olduğu 1924’te ilginç bir fetva daha vermişti: “Musul için İngilizlerle beraber, Türklere karşı savaşmak caiz değil.” Ancak İngilizler, Ehl-i Beyt’ten olduğu için Şiiler tarafından da kabul gören Kral Faysal’ı 1920’de ülkenin başına getirerek, Sünnilere dayalı bir sistemi kurdu. Şii ulema da 1924’te Necef ve Kerbela’dan sürgüne gönderildi.
Şiiler, 1963’te Baas Partisi iktidara gelirken yeniden bir fırsat elde etti. Baas Partisi’nin yüzde 53’ü o sırada Şii iken, Arif Kardeşler döneminde 1968’e kadar bu oran yüzde 6’lara geriledi. 1960 ve 1970’li yıllarda Şiiler “Da’wa” (Davet) hareketi ile söz sahibi olmayı denedilerse de, sonuç alamadılar. Hareketin manevi liderlerinden Ayetullah Uzma Mehdi el-Hakim’in oğlu 1969’da İran ajanı olmakla suçlandı. Hareketin teorisyeni ve bir diğer manevi lideri Ayetullah Muhammed Bakr el-Sadr, İran Devrimi sonrası benzer bir girişime başlayacağı suçlamasıyla 1979’da tutuklandı ve 1980’de idam edildi.
Siyasetten uzak kalmayı tercih eden “sükût” ekolünden bir din adamı olan Sistani, seleflerinin aksine bugün büyük bir siyasi manevra sergiliyor. Sünnileri dışarıda bırakan süreçte, ABD’lilerin eliyle Şiileri sistemin merkezine oturtuyor. Ayetullah Uzma Ali el-Sistani, Iraklı Şiilerin ABD’ye karşı silahla direnmelerine karşı çıkıyor. Sistani, Amerikalıları erken seçim yapmaları ve ülke anayasasının da seçilmiş Meclis tarafından bir an önce hazırlanması konusunda, yayımladığı fetvalarla mecbur bıraktı.
Beklenmedik Sünni direnişi karşısında bunalan ABD, Şiilerin de bu kervana katılmamaları için Sistani’nin dini nüfuzunu zımnen de olsa kabullenmek zorunda kaldı. Sistani, ne kadar etkin bir rol oynayabileceğini, Şii lider Mukteda el-Sadr yanlılarının Necef, Kerbala ve Amara’da silahlı mücadeleye giriştiklerinde ortaya koydu. ABD’nin hava saldırıları ve ağır silahlarla yapamadığını, Londra’daki kalp tedavisini yarım bırakarak seri bir şekilde Necef’teki İmam-ı Ali Camii’ne gelen Sistani yaptı ve Sadr yanlılarının silahlarını bırakarak camiyi terk etmelerini sağladı. Sistani, Sünnilerin boykot ettiği seçimlerde, Şii kadınlara da seçimlere katılma çağrısı yaptı. Nitekim, Şiiler arasında seçimlere katılma oranı yüzde 80’lere yaklaştı. 50 yıldır Necef’te yaşayan, İran vatandaşı ve sadece İran pasaportuna sahip Sistani, İran ile yakın temasa sahip SCIRI ve Da’wa partileri ile birlikte Irak’ta yeni bir siyasi yapı teşkil ediyor. Yeni anayasa da Sistani’nin onayladığı gibi olacak.
Ayetullah Uzma Sistani örneğinde olduğu gibi, Şii dünyanın siyasi hareketlenmesinde din adamları kilit rol oynuyor. Daha doğrusu, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “merci-i taklid” konumunu müesseseleştiren Şii fakihler, boykot ve cihat fetvalarıyla Şii halkın siyasi hayatlarına da yön vermeye başladılar.
Şii ulema neden etkili oluyor?
Şii ulemanın siyasi etkinliklerde bulunmasına da imkan sağlayan mercilik konumu, 19. yüzyılın sonlarına doğru “Mutlak Merci-i Taklid” Necefi ve Ensari gibi Şii fakihler tarafından müesseseleştirildi. Merci-i taklid, Şiilik inancında çok önemli bir konum arz ediyor. Onlar, bir nevi yeryüzüne döneceğine inanılan ‘kayıp onikinci imam’ın yeryüzündeki ‘nayibleri’ yani yardımcıları veya temsilcileri. Dolayısıyla, ‘mukallid’ yani sıradan halk bu mercilerden birini fıkıh alanında ve dünya işlerinde taklit etmek zorunda. Kimilerine göre, bu dini olarak ‘vacip’. Çünkü, merci-i taklid, bir bakıma ‘kayıp imam’ adına hareket ediyor ve onun adına konuşuyor!
Sistani’nin de aralarında bulunduğu halen hayatta olan beş tane ‘büyük ayetullah’ var. Bunlar, tüm dünyadaki Oniki İmam Şiileri için merci-i taklid olarak görev yapıyor. Diğer dört isim şunlardan oluşuyor: Humeyni’nin halefi “Rehber” Ali Hamaney, İran’da mukim Azeri asıllı Ayetullah Şeyh Fadıl el-Lankarani, Kerbela’da mukim İran asıllı Ayetullah Muhammad Taqi el-Muderrisi ve İran’da sürgün Iraklı Ayetullah Kazım el-Haeri. Haeri, Irak’ta silahlı direnişi seçen Mukteda el-Sadr’ın da ‘mercii’ olarak biliniyor. Mukteda el-Sadr’ın 1999’da öldürülen babası Büyük Ayetullah Muhammed Sadık el-Sadr tarafından yerine tayin edilmiş. Haeri, Sistani’ye rağmen Amerikalılara karşı ‘cihad’ ilan etti, ama onun gölgesinde kaldı.
Mercilerin bir diğer önemli özelliği de, onlara uyan mukallidlerin yıllık kazançlarının zekatı ve ‘humus’unu dağıtma görevini üstlenmeleri. ‘Humus’, Şiilerin her yıl net kazançlarının beşte birini ‘İmamların hakkı’ olarak ‘nayiplerine’ vermelerine deniyor. Merciiler, toplanan humusu ihtiyaç halindeki Şiiler, Şiilere ait matem merkezleri ‘hüseyniyeler’ ve Şii medreseler ‘havzalar’ için kullanıyor. Şiilere göre humus, kazancı helalleştiriyor. Dolayısıyla merciiler, dini olduğu gibi maddi olarak da mukallidler üzerinde güçlü hale geliyor.
Merci-i taklid konumu, bazı güçlü din adamlarının yer yer kitleleri siyasi olarak da yönlendirmelerine önemli bir imkan sağlıyor. İlk olarak, 1891’de Irak Samarra’da mukim Ayetullah Uzma Mirza Hasan Şirazi, İran’da tütün tekelinin İngilizlere verilmesine karşı çıkıyor. Şirazi, önce Şah’ı uyarıyor, ama sonuç alamayınca da, 1891’de İran’daki temsilcisi vasıtasıyla “Tütün haramdır.” fetvasını yayımlıyor. Sonuçta, Şah geri adım atıp tekeli kaldırınca, Şirazi de fetvasını çekiyor.
“Musul için Türkiye ile savaşmayın!”
Şii ulemanın siyasi müdahalelerine, 1906/1911 Meşrutiyet ilanı çalışmalarında da sıkça rastlanıyor. Osmanlı’da meşrutiyet uygulamasından etkilenerek İran’da başlayan girişime, Ayetullah Horasani ve Mazandarani başta olmak üzere birçok din adamı fetvalar ile destek sağlıyor. Bunu, 1910’da İran’ın İngiliz ve Rusya işgaline uğramasıyla, Horasani ve Mazandarani’nin ‘cihad’ fetvaları izliyor. ‘Cihad’ ilan etme ancak ‘Oniki İmama’ ait olduğu için, bu girişimler önemli dönüm noktalarını teşkil ediyor. Benzer bir fetva 1919’da vefatından önce Şirazi’nin Irak’ın İngilizler tarafından işgaline karşı yayımlanıyor. Kendinden sonra, İsfehani, Naini ve Halisi de bu fetvayı destekleyip seçim boykotu ile sürdürdüler. ‘Sessizlik’ (sükût) ekolünden olmasına rağmen Büyük Ayetullah Burucerdi de, 1960’ta İran’da toprak reformunu da içeren ‘Ak Devrime’ karşı çıktı.
Burucerdi, İran’da 1979 İslam Devrimi’ne liderlik yapan Ayetullah Uzma Ruhullah Humeyni’nin de hocasıydı. Ancak Humeyni daha çok, 1909’da Şah’a kaşı çıktığı için asılan hocası Şeyh Fazlullah’ın fikirlerinden etkilendi. Fazlullah, din adamlarının siyasi sorumluluğu üstlenmesini ve dine dayalı bir sistem oluşturulmasını savunuyordu. Nitekim Humeyni 1963’te Şah’a karşı halkı kışkırtınca tutuklandı. Ülkede büyük çaplı olaylar çıktı. Aynı yıl affedildi. Ancak, 1964’te Amerikalı uzmanlara ‘dokunulmazlık’ hakkı tanıyan anlaşmanın gizli maddelerini konuşmasında ifşa edince sürgüne yolladı. Birkaç ay kadar Türkiye’de kaldı. Yine, İran’ın isteği ile 1977’ye kadar kalacağı Irak’a gönderildi.
Humeyni, 1979’da devrimi müteakip İran’da tamamen Şii akidesine dayalı bir devlet sistemi kurdu. İran nüfusunun yüzde 80’in üzerinde bir oranda Şiiler’den oluşması, Humeyni’nin dünyadaki tek Şii İslami anayasaya sahip devlet kurmasını kolaylaştırdı. Humeyni, Şiilik doktrinine de yeni bir yaklaşım getirdi ve ‘Velayet-i Fakih’ anlayışını uygulamaya soktu. İmam Humeyni, ‘sükût’ ekolünün aksine, din adamlarının siyasetin dışında kalmasını değil, aksine Şiiliğin tam olarak yaşanabilmesi için devletin tam tepesinde son sözü söyleme hakkına sahip bulunmasını önerdi.
Aslında Humeyni’nin Şii doktrinel anlayışına yeni bakış açısı kazandıran tek yaklaşımı ‘Velayet-i Fakih’ anlayışı değildi. Onikinci İmam yeryüzüne dönene kadar Şiilerin siyasi olarak pasif bekleyişte olmalarını öngören düşünce yerine, ‘kayıp imam’ için düzgün bir ortam oluşturmak amacıyla direnilmesini ve Şii yönetimler oluşturulmasını önerdi. Humeyni, bu yaklaşımını da ‘Velayet-i Fakih’ gibi Irak’ın Necef şehrinde sürgünde iken kaleme aldı. Humeyni’nin, ‘aktif bekleme’ tezine bazı muhalif yaklaşımlar söz konusu olduysa da, esas tartışmalar ‘Velayet-i Fakih’ düşüncesini devrim sonrası hayata geçirmesi ile yaşandı.
Velayet-i Fakih ayetullahları böldü
Ayetullah Şeriatmedari gibi devrime destek veren birçok etkili isim, din adamlarının siyasete bulaştırılmasından ve ‘kayıp imam’ gelmeden bir din devleti oluşturulmasından dolayı Humeyni’yi sertçe eleştirdiler. Hatta, Şeriatmedari ile çatışmaları neredeyse iç isyana dönme riski taşıyordu. Ve Humeyni bir ilki gerçekleştirerek, rejime darbe planlamakla suçladığı Şeriatmedari’nin ‘Büyük Ayetullah’ unvanını cübbesini çıkartarak kaldırdı. Daha ilginci, Humeyni Şah tarafından 1963’te hapse atılıp idamla yargılanırken, Şeriatmedari’nin liderliğini yaptığı 400 kadar din adamı, Humeyni’yi ‘büyük ayetullah’ ilan ederek, yargılanamaz konuma yükseltmişlerdi.
Velayet-i Fakih doktrinine karşı çıkan isimlerden birisi de, Necef’teki yine İran asıllı Ayetullah Uzma Ebul Kasım el-Hui idi. Humeyni ile Necef sürgün yıllarından tanışıyordu ve Şii dünyasının o dönemdeki en saygın ismiydi. Merci-i Taklid Büyük Ayetullah Hui de, siyasete karışmamayı, ‘sükût’ geleneğinin sürmesini savunuyor ve ‘Velayet-i Fakih’ uygulamasına karşı çıkıyordu. Hui, fakihin otoritesinin siyasi alana uzatılamayacağını ve ulemanın etkisinin tek fakihte toplanamayacağını iddia ediyordu. Hui, 1992’de vefat edinceye kadar da bu fikrini savundu. Halk isyanına karşı olan Hui, Necef’te iken Humeyni ile de çok defa ters düşmüş ve tartışmalar yapmışlardı. Hui’nin yerine yıllardır talebesi olan Büyük Ayetullah Ali el-Sistani geçti. Hui’nin, Lübnan’dan Bahreyn’e taraftarı olan ‘mukallidler’ de Sistani’yi merci-i taklid olarak kabul ettiler. Sistani de hocası Hui gibi, ‘Velayet-i Fakih’ anlayışına karşı çıkanlardan. Bazı kaynaklar, Sistani’nin Humeyni ile Necef’te 15 yıl aynı dönemde kaldığı halde aralarında görüşmenin gerçekleşmediğini iddia ediyorlar.
İran ve Irak gibi, Şiilerin siyaseten ortaya çıktıkları ve nüfuzlarını güçlendirdikleri bir diğer ülke Lübnan. Orada da din adamları kilit rol oynuyor. Merci-i taklid olmasa da Ayetullah Musa el-Sadr, Lübnan’da Şiilerin siyasi yapıda ‘sıfırdan etkili grup’ haline gelmelerinin sürecini başlattı. Aslen Lübnan’ın Şii ağırlıklı Cebel-i Amil bölgesinden olan el-Sadr, eğitimini İran’da aldı ve orada yetişti. El-Sadr, 1959’da davet üzere Lübnan’a döndüğünde, parçalanmış haldeki Şiiler ülkedeki en alt grubu teşkil ediyorlardı. Sadr, önce Şiileri birleştirdi. 1969’da Şii Yüksek İslam Konseyi’ni kurdu. Parlamento kendilerini tanıdı. Şii bölgelere müftüler atadı.
Ayetullah Musa el-Sadr nasıl kayboldu?
Sadr, 1973’te o güne kadar yapılmamış bir adım atarak Suriye’deki Nuseyri Alevilerin ‘Şii’ olduğuna dair bir fetva yayınladı. Sadr’ın fetvası, Hafız el-Esad’ın Suriyesi ile Lübnan Şiileri arasındaki bağların gelişmesinde stratejik bir hamle oldu. İran ve Irak uleması ile temasını sürdüren Sadr, 1974’te, ‘Mahrumlar Hareketi’ adıyla siyasi bir parti kurdu. 1975’te daha da ileri gidip, partiden ayrı olarak Emel (Amal) silahlı grubunu oluşturdu. Emel militanlarını, FKÖ’nün Bekaa kamplarında eğitmeyi de başardı. Lübnan’da daha sonra çıkan iç savaşta, 15 yıl boyunca Şii Emel milisleri çatışmaların önemli taraflarından biri oldu.
1978’de Şii doktrinel geleneğine uygun ilginç bir gelişme daha yaşandı. Musa el-Sadr, Libya üzerinden Roma’ya gitmek üzere iken gizemli bir şekilde kayboldu. Libya, imamın ülkeyi terk ettiğini söylüyor, ama bu konuda bir delil sunamıyor. Bu olayın esrarı halen çözülebilmiş değil. Sadr’ın halen yaşadığına inananlar var. 1979’da İran’da İslami devrim yaşandı. 1982’de İsrail çoğunlukla Şiilerin yaşadığı Güney Lübnan’ı işgal etti. Bu gelişmeler üzerine, Lübnan Şiileri İsrail’e karşı savaşmak için Emel dışında, Hizbullah’ı kurdular. Bu kez oluşumun başında başka bir dini lider; Şeyh Muhammed Hüseyin Fadlallah yer aldı. Örgütün genel sekreteri ise, Şeyh Hasan Nasrallah oldu.
Fadlallah, Necef’te eğitim görmüştü ve onu Lübnan’a Da’wa hareketinin lideri (1980’de idam edilen) Ayetullah Muhammed Bakr el-Sadr göndermişti. Ancak, Da’wa partisi Hizbullah kurulduğunda İran’daydı. Fadlallah da, İran ve Suriye’den destek aldı. Hizbullah, arkası kesilmeyen saldırılar ile İsrail’i Güney Lübnan’dan çekilmek zorunda bıraktı. Bu, ülkede ve bölgedeki popülaritesini artırdı. 2000 yılında yapılan seçimlerde, parlamentoya 8 milletvekili gönderdi. Hizbullah, İsrail karşıtı tavrı ve kendi kontrollerindeki el-Manar televizyonunun yayınları sebebiyle başta ABD ve İsrail olmak üzere birçok ülkede boy hedefi oldu.
Lübnan’da teşkil edilen ‘Emel’ ve ‘Hizbullah’, 20. yüzyılın ikinci yarısında Şiilerin teşkil etmeye başladıkları tek silahlı direniş örgütü değil. İran’da 1945’te bir din adamı olan Nevvab Safevi ‘İslam Fedaileri’ grubunu kurdu. Başbakana ve adalet bakanına saldırı planladığı ortaya çıkarılınca 1951’de asıldı. Fedailer, çok sayıda kamu görevlisini ve siyasetçi de öldürdüler. Safevi’nin yakın görüştüğü isimlerden birisi de Ayetullah Ruhullah Humeyni idi. Nitekim Fedailer, 1972-1978 yılları arasında da vur-kaç taktikleri uygula**** Şah’ın güvenlik birimlerine saldırılar düzenlediler.
Irak’ta, 1970’li yıllarda Şiilerin ‘Paykar’ silahlı grubu mevcuttu. Irak’taki Şiiler daha sonra el-Hareket adıyla 1979’da silahlı örgüt kurdu. Onun yerini 1982’de Irak Şii Yüksek Devrim Konseyi’ne (SCIRI)bağlı ‘Bedr Tugayları’ aldı. SCIRI’nin lideri, Baas yönetiminin 1969’da İran ajanı olmakla suçladığı ve İran’a kaçan Ayetullah Muhammed Bakr el-Hakim’di. 1980 sonrası Da’wa grubu da silahlı grup oluşturdu. Sadr Şehidleri ve Irak Hizbullahı adı altında örgütlendiler. Saddam Hüseyin, Tarık Aziz ve Uday’a başarısız suikastler düzenledi. SCIRI ve Da’wa, 30 Ocak seçimlerinde Sistani’nin teşviki ile ‘Şii Listesi’nden seçime girdiler. En fazla oyu alan parti oldular.
Afganistan’daki Şiiler de ‘cihad’ yıllarının başladığı 1979’dan sonra silahlı örgütler kurdular. Pakistan’da da 1980 sonrası Şiilerin kurduğu MQM’den (Muhacir Kavmi Hareketi) kopma silahlı örgüt mevcut. Bahreyn ve Kuveyt’te de şiddeti tercih eden Şii örgütler kuruldu. Suudi Arabistan’da da Şiilerin silahlı mücadeleyi tercih edenleri var. Bunlardan birinin adı, Suudi Hizbullah’ı. Nitekim, 1996’da Suudi Arabistan’daki Khobar ABD askeri üssüne yapılan saldırının arkasından, El Kaide değil Şii gruplar çıkmıştı.
‘Şiilerin uyanışı’ ihraç edilebilir mi?
Tarihi boyunca ‘isyan’ yönü ağır basan Şiilik içerisinde, ilk dönemlerde de çok daha sapkın ve terörü ana yöntem olarak seçen gruplar teşekkül etmiş. Karmatiler, Batıniler ve Hasan Sabbah’a bağlı ‘Haşhaşinler’ bunlar arasında kolaylıkla sayılabilir. Oniki İmam çizgisindeki Şiiler de bu gruplar için ‘gulat’ yani ‘aşırı’ tanımını kullanarak, onları kendilerinden soyutlamaya çalıştılar.
Lübnan, İran ve Irak’ta yaşananlar, Necef ve Kum’da yetişen Şii din adamlarının farklı coğrafyalardaki Şiilerin siyasi olarak etkin konuma gelmelerinde anahtar rolü oynadıklarını gösteriyor. Üç ülkenin ortak özelliği, Şiiliğin Oniki İmam-İsnaaşeriye fırkası içerisinde yer almaları. Peki, bu durumun başka ülkelerdeki Oniki İmam fırkasına mensup Şii azınlık veya çoğunluğu etkilemesi mümkün mü? Özellikle İran devrimi sonrasında Humeyni’nin İran’ı bunu devlet politikası olarak denemişti. İlk başlarda Şii kitleleri harekete geçirmeyi ve etkilemeyi de başardılar. Ancak, bugüne kadar bu girişimlerin rejim değişiklikleri ile sonuçlanmaları sözkonusu olmadı.
Oniki İmam fırkasına bağlı Şiiler, ekseriyetle Irak ve İran’ı merkez alan bölgelerde yaşıyor. İran’ın doğu ve kuzeyindeki komşularında da önemli oranlarda Şii nüfus var. Azerbaycan’ın yüzde 60’tan fazlası Şii, Afganistan’da Şiiler nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini teşkil ediyor ve Pakistan’ın yüzde 15’i Şiilerden oluşuyor.
İran Devrimi ile aynı yıl Afganistan da Sovyet işgaline uğradı. 10 yıl süren cihat dönemini, halen tam oturduğunu söyleyemeyeceğimiz iç savaşlar süresi izledi. İran, bütün bu dönemler boyunca sınırındaki Afgan Şiilerine destek oldu. Zafer Örgütü, Devrim Askerleri gibi Şii silahlı grupları İran kurdurdu ve destekledi. 1990’ların başında Hizb-i Vahdet altında tüm bu gruplar Hizb-i Vahdet adı altında büyük oranda birleştirildi. Partinin başkanı İran’ın Kum şehrinde dini eğitim almış olan Abdul Ali Mazari’ydi. Mazari, 1995’te Taliban’ın Herat’ı aldığı zaman öldürüldü. Yerine, yine İran destekli Kerim Halili ve Hacı Muhammad Muhaqqiq geldi. Halili, geçici hükümette Karzai’nin yardımcısı oldu. Muhaqqiq de, 2004 başkanlık seçimlerinde Karzai’ye rakip oldu. Yüzde 11 buçuk oy alarak ancak üçüncü oldu. Şiiler, şimdi bu yıl içinde yapılacak parlamento seçimlerine hazırlanıyorlar. Afganistan’daki Şii Hazaralar, mezhep ve etnik farklılık sebebiyle özellikle Peştunlarla çok ciddi çatışma içerisindeler. Bu durum, Afganistan’dan kaçarak Pakistan’ın Quetta ve Rawalpindi şehrine göçen Şii mülteciler ile Peştun yerli ve mülteciler arasında dahi halen yaşanıyor.
Azerbaycan’da Şii nüfus çoğunluk, ama...
Şiilerin nüfusun yaklaşık yüzde 15’ini oluşturdukları Pakistan’da, 25 milyon kadar Şii yaşıyor. Afganistan’dan farkları, Muldan ve Karaçi gibi büyük oranda İran sınırında olmayan farklı bölgelerde yaşıyor olmaları. Pakistan’da 1977’de Zülfikar Ali Butto yönetimi Ziya ül-Hak’ın darbesi ile yıkıldı. Butto, Pakistanlı bir Şii’ydi. Sünni Ziya Ül-Hak 1979’da Hanefi fıkhını esas alan şeriatı ilan edince, Şiiler de kendileri için Caferi fıkhının uygulanmasını talep ettiler. Bu sebeple çok sayıda çatışma yaşandı. Halen de Pakistan’da Şiilerle-Sünniler arasında yer yer çatışmaya varan gerginlikler zuhur ediyor. Pakistanlı Şiiler’in büyük bölümü, tıpkı Afgan Şiileri gibi ‘merci-i taklid’ olarak Ali Hamaney’i kabul ediyor. Bu durum ülkede Şiilere karşı bir güvensizlik sebebi. Pakistan’da Şiilerin matem törenleri yaptıkları bölgelerde, Muharrem ayının söz konusu günlerinde motosiklete iki kişinin binmesi dahi yasak. Sebebi, bir kişi aracı kullanırken, arkadakinin matem törenindeki Şiileri tarayıp kaçması. Pakistan’da Şiiler uzun süredir mücadele veriyorlar, şu an parlamentoda üçüncü büyük muhalefet partisi konumundalar, ancak Şiilerinin diğer ülkelerde olduğu gibi burada etkin bir şekilde ortaya çıkmaları pek kolay değil.
İran’ın sınır komşuları arasında Azerbaycan, Şii çoğunluğa sahip tek ülke. İran’da da 25 milyondan fazla Azeri var. Ancak Azeriler, 70 yıllık komünist baskı sonrasında pek fazla mezhep taassubu göstermiyorlar. Hatta, İran’ın da Azerbaycan’a yaklaşımı mezhep ortaklığı üzerinde değil. Örneğin, Karabağ işgali sebebiyle Türkiye Ermenilere ambargo uygularken, İran’ın Ermenistan ile ilişkileri iyi. Hatta, bu diplomatik ve ekonomik ilişkiler özellikle tercih ediliyor. Bunda, Türkiye Azerbaycan ilişkilerinden duyulan kaygı kadar, Güney Azerbaycan’ın bağımsız Azerbaycan’dan etkilenmesi korkusu da rol oynuyor. Hatta, bağımsız Azerbaycan’ın zayıf düşmesi bu açıdan İran için bir avantaj olarak görülüyor. Buna karşın, Azerbaycan’da birçok Şii, merci-i taklid olarak İran’daki Azeri asıllı Büyük Ayetullah Lankari’yi tercih ediyor.
Peki, İran’la fikir birliğine sahip Şii partilerin Irak’ta iktidara gelmesi, Bahreyn, Kuveyt, BAE, Katar ve Suudi Arabistan’daki Arap Şii nüfusları nasıl etkiler? Körfez ülkelerinden Bahreyn’in yaklaşık yüzde 70’i, Kuveyt’in yüzde 25’i, Katar ve BAE’nin yaklaşık yüzde 20’si ve Suudi Arabistan’ın yüzde 5’i kadarı Şii. İran, devrim sonrası özellikle Bahreyn ve Kuveyt üzerinde bazı girişimlerde bulunduysa da başarılı olamadı.
İranlı mollalar sınır dışı edildi
1979 İslam Devrimi sonrası Bahreyn ve Kuveyt, İmam Humeyni’nin atadığı etkin din adamlarını sınır dışı etti. Sınır dışı edilen Ayetullah Muderrisi’nin himayesinde 1980’de Tahran’da ‘Bahreyn Özgürlük İslami Cephesi’ isimli örgüt kuruldu. Hatta Bahreyn’de 1981’de başarısız bir darbe girişiminde bile bulunuldu. Sınır dışı edilen İranlı Ayetullah Ruhani ise, Bahreyn’in İran’ın 14’ncü eyaleti olması gerektiğini söyledi.
Aralık 1983’te bu kez Kuveyt’te Amerika ve Fransız elçiliği de dahil birçok merkezde seri halde patlamalar meydana geldi. Saldırıları, İran’da üstlenen Irak Da’wa grubunun gerçekleştirdiği ortaya çıktı. Kuveyt’te daha sonra da Arap Devrim Tugayları isimli örgüt saldırılarına devam etti. Devrim Tugayları’nın Humeyni’nin akrabası olan Kuveyt pasaportuna da sahip Abbas Muhri’nin yürüttüğü iddia edildi. Muhri, 1979’da ailesi ile birlikte sınır dışı edilmişti.
Suudi Arabistan’ın Kuveyt ve Irak sınırına paralel sahil şeridi boyunca uzanan el-Hasa veya el-Qatif bölgelerinde de ağırlıklı olarak Şiiler yaşıyor. Bölgenin en önemli özelliği, Suudi Arabistan’ın en zengin petrol yataklarına sahip olması. Suudi Arabistan’daki Şiiler, İran Devrimi sonrası 1979’da haklarını talep adına geniş çaplı protestolara giriştiler. Suudi Arabistan Şiilerin ‘matem’ ve ‘aşure’ törenlerini açık olarak ifa etmelerine, Kuveyt’te olduğu gibi izin vermiyor. 1979 ve 1980’li yılların başında Şiiler, hak talebi ile büyük çaplı protesto eylemleri yaptılar. Ancak Suudi Arabistan’da da Şiiler bugüne kadar bir sonuç elde edemediler.
İran’ın, BAE ile çok iyi bir deniz ticaretine sahip olduğu biliniyor. Ancak gerek BAE, gerekse Katar’daki Şiilere yönelik İran’ın faaliyetleri Bahreyn ve Kuveyt kadar öne çıkmadı.
Körfez’deki Şii Arapların merci-i taklid olarak büyük oranda Necef ve Kerbala’daki din adamlarını tercih ettikleri biliniyor. Sistani’nin tüm bu ülkelerde en büyük ‘mukallid’ topluluğuna sahip mercii olduğu ifade ediliyor. Farisi İran’dan etkilenmeyen bu ülkelerdeki Şiilerin, Arap Irak’tan etkilenme ihtimalleri daha yüksek. Ancak yine de İran’ın, Bahreyn’de Şii nüfus üstünlüğüne ve büyük gayrete rağmen rejimi değiştiremediğini hatırlamakta fayda var. Bu ülkelerde değişim çok zor gerçekleşiyor. Bununla birlikte, şayet Körfez’de Irak bir ‘domino etkisi’ yapıp böyle bir dönüşümün kapısını açarsa, dünya petrolünün yüzde 60’ının aktığı bölge kaynak ve su yolu olarak da büyük oranda Şiilerin kontrolüne geçecek. Böyle bir gelişmenin önemli ekonomik ve siyasi yan etkilerinin olacağından şüphe yok.
Oniki İmam fırkası dışında da bir çok Şii kökenli fırka mevcut. Bunların bir kısmı, Oniki İmam Şia’sı tarafından da kabul görmüyor. Bunlar arasında en çok dikkat çekeni, Yemen’de yüzde 70’e varan Zeydiler, Hindistan’da 20 milyon kadar İsmaililer ve Suriye’de yüzde 15’ten az Nuseyriler. Bazı Batılı yazarlar, Türkiye’deki Alevileri de Oniki İmam ortak anlayışı sebebiyle bu çizgide yorumluyorlar. Ancak, Türkiye Alevileri, İran veya Irak Şii anlayış ve uygulamaları ile tamamen farklılık arz ediyor. Türkiye’de, sayılarının yarım milyondan fazla olduğu tahmin edilen Caferiler mevcut. Türkiye’deki Caferiler, merci-i taklid olarak Ali Hamaney ve El-Sistani arasında bölünmüş durumdalar.
Suriye Nuseyrileri Şiilerle birlikte
Yemen’de Zeydiler, ‘imamet’ anlayışına sahip olsalar da, bu Oniki İmam anlayışı ile bir değil. Zeydiler, ilk dönem halifeleri de kabul ediyorlar. Ayrıca, fıkhi olarak da Hanefi mezhebine göre amel ediyorlar. Bu yönleriyle Zeydiler, Şiilik fırkaları arasında Sünniliğe en yakın olanı. Hatta, Sünniliğe daha yakınlar.
Suriye’deki Nuseyriler ise, aslında Şiilerin bile ‘gulat’ yani ‘aşırı’ buldukları ve 1973 Sadr fetvasına kadar da ‘Şii’ olarak kabul etmedikleri bir fırka. Ortaya çıkan esas metinleri, Hz. Ali’ye bir nevi ‘uluhiyet’ isnad ettiklerini ortaya koyuyor. Sadece Sünni değil, Şii doktrininden de oldukça uzaklaşıyorlar. Ayrıca Oniki İmam Şiileri gibi, ‘merci-i taklid’ anlayışına da sahip değiller. Ancak, Suriye Nuseyrileri ülke nüfusunun yüzde 15’ten azına sahip olmalarına rağmen, Arap milliyetçiliği üzerine kurgulu Baas rejimi yoluyla iktidarı ele geçirmeyi başardılar.
Nuseyri Esad ailesi, 1971’den bu yana ülkenin devlet başkanlığını yürütüyor. Bu zayıf yanları sebebiyle de, doktrinel farklılıklarına rağmen İran ve Lübnan Şiileri ile yakın siyasi ve ekonomik bağlantılar kurdular. Aslında Irak Şiileri ile de başlangıçta köprüler kurmaya çalıştılar ama, Irak Baas partisi ile ayrı düşünce bunu hayata geçirmekte zorlandılar. Dolayısıyla, Suriye Nuseyrilerinin, Irak ile Arap dünyasının liderliği kavgasını bir yana bırakıp, Irak, İran ve Lübnan Şiileri ile ortak hareket etme potansiyeli çok yüksek. Nitekim, İran ve Suriye 16 Şubat 2005’te, ‘tehditlere karşı ortak hareket edeceklerini’ açıkladılar. Bir nevi fiili ‘Şii ekseni’ kurduklarını açıklamış oldular. Suriye’de, çoğunluk etkisiz kaldıkça da bu durumun şekilde sürmesi söz konusu.
Kuzey Afrika’da Fatımilerin yıkılması ile özellikle Hindistan’a sığınan İsmaililerin bugün, Ağa Han’ın ‘imamlığında’ yaklaşık 20 milyon nüfusa hitap ettikleri varsayılıyor. Batınilik yanı ağır basan İsmailiye’nin, bugün Sünnilik kadar Şiilikten de uzaklaştığı iddia ediliyor. Dürzîlik, Bahailik gibi Şiilik içerisinden çıkan başka fırkalar da var. Ama, bunların ‘Oniki İmam’ anlayışı ile ortak çizgide buluşup, ortak hareket edeceklerine dair şu ana kadar pek emare görünmüyor. Hatta ‘İsrail-Hafya merkezli’ olmakla suçlanan Bahailik, yıllardır İran Şii ulemasının da en çok uğraştığı konulardan biri. Dürzüler ile de İsrail oldukça iyi ilişkilere sahip.
Şiiliğin din adamları eliyle de olsa bir şekilde ‘uyanış’ devresine girmesi, iki tarihi merkezi İran ve Irak’ta siyasi yapıyı ele geçirmesi, tarih boyunca yaşanan Şii-Sünni çatışmasının fitilini ateşler mi? Aslında, Şiiliğin bayraktarlığını yapan Büveyhidiler, Moğollar, Safeviler ve Kaçarlar, İran merkezli Irak’ta söz sahibi veya olmaya çalışan devletlerdi. Ve karşılarında hep Sünni Türkleri buldular. Abbasi Halifeleri’ni de Bağdat’ta denetimleri altına
alan Büveyhidiler’i Tuğrul Bey komutasındaki Selçuklu Türkleri yıktı. Safaviler ve Kaçarlar ile Osmanlı’nın sayısız savaşları söz konusu. Yine, Gazneliler’in de bu amaçla Hindistan içlerine doğru verdikleri savaşlar mevcut. Başka bir deyişle, Şiilik ile siyasi ve askeri olarak yaklaşık bin yıl Türkler mücadele etmek zorunda kaldı. Şiiliğin bugün İran, Irak ve komşuları üzerinde etkinliğinin artması halinde de Türkiye, güneyden bir nevi ‘Şii kuşatması’ ile yüz yüze kalacak. Ancak Türkiye’nin tarihinin aksine bugün ‘dinin sancaktarlığı’ gibi bir misyonu olmadığı düşünülürse, güçlü misyon anlayışı ile donanmış Şiiliğin geçmişte elde edemediği yayılma ve nüfuz alanlarını genişletme gayesine doğru açılımlar yapabilmesi söz konusu olabilir.
Şii-Sünni çatışmasını ateşleme potansiyeli taşıyan unsurlardan biri de, Şiilerin yönettiği toplumlarda (İran ve Suriye’de olduğu gibi, Irak’ta olabileceği gibi) Sünnilere, Sünni hakim toplumlarda da (Suudi Arabistan, Kuveyt, Pakistan’da olduğu gibi) Şii azınlığa haklarının verilmemesi. Şiiler, nüfus olarak sadece İran, Irak, Azerbaycan ve Bahreyn’de çoğunluktalar. Onun dışında onlarca ülkede azınlık olarak yaşıyorlar. İran’ın da Sünni azınlığa gösterdiği tolerans aynı şekilde pek parlak değil. Başkent Tahran’da bir Sünni camiinin inşasına bile bugüne kadar izin verilmedi. Tarih boyunca önemli çatışmalara sahne olan komşu ülkeler arasında, mezhep farklarına gösterilmeyen tolerans ciddi bir kriz potansiyeli oluşturuyor.
Şii-Vehhabi çatışması mümkün
Ancak Şii-Sünni çatışmasının bugün Şii-Selefiye çatışması olarak ortaya çıkması ihtimali daha yüksek. Hatta bu yönde bir çatışma alttan alta halihazırda yaşanıyor. Çatışmanın kökeni Selefiye’nin öncü ismi İbn-i Teymiye’nin, Şiilerin önde gelen fakihlerinden İbn-ül Mutahhar el-Hilli’ye yazdığı ‘Reddiye’ye dayanıyor. Muhammed bin Abdülvehap, Teymiyye’nin çizgisinde Vehhabilik akımını oluşturunca, Şiilik ile ilgili düşüncelerini de almış oldu. Vehhabiler, imamlara ve kabirlerine gösterilen aşırı tazim sebebiyle Şiileri, tevhid-i ibadete aykırı davranmak ve ‘şirk’ koşmakla suçluyorlar. 1801’de ‘atabat’ olarak adlandırılan Necef ve Kerbela’yı işgal eden Vehhabiler, Şii mescitlerini yıkmış, bazı kaynaklara göre binlerce Şii’yi öldürmüş ve ganimet olarak da ‘humus’ paralarına el koymuşlardı. Osmanlı’nın bölgeden çekildiği yıllarda Suud yönetimi kurulurken, ‘İhvan’ adı verilen askeri birlikleri 1926’ya kadar Kerbala’ya da yer yer saldırılar düzenlediler. Irak ve Körfez’deki Şiilerin zorla Vehhabileştirilmesini savunuyorlardı. Ancak 1929’da Abdulaziz el-Suud, kontrol etmekte zorlandığı İhvan’ı dağıtınca saldırıların arkası kesildi.
Buna karşılık, Suudi Arabistan’da yaşayan Şiilere ‘ikinci sınıf’ vatandaş muamelesi yapıldı. İran Devrimi’nden güç alan Şii azınlık 1979’da isyan edince, Suud yönetimi onları bastırdı. İran’ın rejim ihracının önünü kesecek girişimlere başladı. İran’la siyasi ilişkiler askıya alındı. Körfez’deki emirliklerle Körfez İşbirliği Konseyi kuruldu. Irak’a, İran’la savaşında maddi destek sağlandı. Suudi Arabistan’ın, Afgan cihadına maddi yardım ve insan desteğinin ardında da Sovyetlerin sıcak denizlere inmesinden çok, İran’ı Sünni bir devlet tarafından kuşatmak düşüncesi rol oynadı. Hatta, Suudi Arabistan Taliban’a da başlangıçta bu sebeple güçlü destek sağladı.
Ancak asıl kırılma, Irak Savaşı ile ortaya çıktı. El Kaide’nin ideoloğu, Ladin’in yakın arkadaşı ve Suudi Arabistan sorumlusu Yusuf el-Ayyeri, ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Haziran 2003’te “Bağdat’ın Düşmesinden Sonra Irak ve Arap Yarımadası’nın Geleceği” isimli bir kitap yazdı. 3 ay sonra Suudi güvenlik birimlerince öldürülen Ayyeri, Şiilerin ‘Haçlılar ve Siyonistlerle işbirliği yaptığını’, onların ‘beşinci kol’ faaliyetlerini yürüttüğünü iddia ediyor ve Şiilerin ‘sapkın’ olduklarını belirtiyor. Nitekim, Irak’ta direnişe destek olduğu bilinen El Kaide yanlısı Ebu Musab el-Zerkavi de yayımladığı bildirilerde Şiiler için ‘çok-tanrılı’ anlamında ifadeler kullanıyor. Zerkavi, Ocak ayı içerisinde yayımladığı bildirilerde Şiileri açıktan hedef almaya, Sistani için de ‘Yahudi dönmesi’ demeye başladı. Şii mescit ve hatta fırınlarına bile saldırılar düzenlerdi.
Sünni dünyanın kalbinde Şii ekseni mi?
Şii dünyasının yaşayan 5 merci-i taklidinden birisi olan Ayetullah Uzma Fadıl Lankarani de kendi internet sitesinde, “El Kaide ve Vehhabiler, katiyetle Şiilerin düşmanıdır.” diyor. Tarih boyunca her ne kadar Türkler ve Farisiler arasında bir Şii-Sünni çatışması yaşandıysa da, Selefi Vehhabi-Şii çatışmasının bugün daha belirgin bir şekilde öne çıktığı görülüyor. Doktrinler arasındaki kesin hükümler de bu çatışmayı besler nitelikte.
Sonuç olarak, ABD’nin Irak’a müdahalesi sonrasında Ortadoğu yeni bir sürece giriyor. Irak’ta Saddam sonrası yapılanma her ne kadar ulusal bir süreç olsa da, Şiilerin güçlü aktör olarak zuhurları sebebiyle bölgesel yansımaları söz konusu olacak. Necef-Kum rekabetinden ziyade bir Sünni-Şii rekabetinin canlanması söz konusu olabilir. Özellikle de, Vehhabi-Şii çatışması (El Kaide’nin de provokasyonlarıyla) yaşanabilir. Her ne kadar Şiiler, dünya Müslümanlarının yüzde 10’u kadarını teşkil etseler de, jeo-stratejik konumları ve petrol zengini bölgelerde konuşlanmış olmaları sebebiyle, Sünni dünyanın kalbinde yer alıyorlar. Bir nevi, ‘eksen’ oluşturuyorlar. Ortadoğu’nun geleceğine ABD baskısıyla gerçekleşen demokratikleşme kadar, bu mezhep ayrılığının alacağı ağırlık şekil verecek.
AKSİYON DERGİSİNİN BUAYKİ SAYISINDAN..ALINTI.
Katkıda bulunanlar:
Murat Uçar / Bağdat, Murtaza H. Çelik / İslamabad