* Sene 1908,M.Kemal henüz yüzbaşı.Selanik’te arkadaşlarıyla sohbet ediyor.
Önce Osmanlı Devletinin dış siyaseti ile ilgili bir konu üzerinde tartıştılar.Arkasından M.Kemal Osmanlı Devletini ağır bir dille eleştirmeye başladı.Daha sonra da sanki işi şakaya dökercesine arkadaşlarına bazı görevler dağıtmaya başladı.
Arkadaşları için bu son derece eğlenceli bir toplantıya dönüşmüştü.İşte o gün aralarında geçen konuşmanın tarihe geçen kayıtları.M.Kemal önce Tevfik Rüştü Beyi göstererek:”Bu yanlış sistemi bir gün doktor vasıtası ile düzelteceğim.”der.Bunun üzerine yakın arkadaşı Nuri Conker:”Ne!Sen mi düzelteceksin”diye karşılık verir.Bunun üzerine M.Kemal ”Evet. Ben doktoru Hariciye vekili yapacağım.Bütün falsoları ona tamir ettireceğim.”Nuri Conker şakaya devam eder”Demek doktoru hariciye vekili yapacaksın,ya beni ne yapacaksın”M.Kemal cevap verir”Seni de vali ve kumandan yaparım.”Bu sırada Salih Bozok atılır.”Herhalde beni de bir şey yaparsın’’Salih seni de yaver yapacağım ve hiç yanımdan ayırmayacağım.”Daha sonra kendinden kıdemli olan Fethi Okyara dönerek “Seni de Başbakan yapacağım”der.Bütün bu konuşmalardan sonra Nuri Conker yine dayanamaz ve sorar:”Allahını seversen söyle sen ne olacaksın ki şimdiden bize bu görevleri veriyorsun?”M.Kemalin cevabı kısa ve netti.Ciddi bir ses tonuyla:”Bu görevleri veren kimse işte ben de onu olacağım.”
Bu sözler o akşam için güzel bir sohbet olarak kalırken,geleceğin onları hangi makamlara getireceğini bilmiyorlardı.Ve yıllar sonra Fethi Bey başbakan,Tevfik Rüştü Bey Hariciye vekili,Nuri Conker komutan ve Salih Bozok M.Kemalin yaveri olmuştur…
* Sene 1919 Erzurum Kongresinin hazırlıkları sürmekte…
Mustafa Kemal Mazhar Müfit’e, gidip odasından not defterini getirmesini söyledi. Sonra da;
“Şimdi not et bakalım”, dedi. “Ama defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir sen bileceksin. Şartım bu. Önce tarih koy: 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı. Şimdi yaz.
Bir: Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır.
İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır.
Üç: Tesettür (örtünme) kalkacaktır.
Dört: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”
Bunu duyunca Mahzar Müfit’in kalemi elinden düştü. Paşa, “Neden durakladın?” diye sordu. “Darılmayın ama Paşam, sizin de hayalperest yanlarınız var”
“Bunu zaman tayin eder, sen yaz.
Beş: Latin harfleri kabul edilecek.”
“Paşam yeter…yeter. Cumhuriyet ilanını başaralım, üst tarafı kolay”
Mazhar Müfit, bundan sonra defterini kapa**** koltuğunun altına aldı ve ayağa kalkarak,
“Paşam sabah oldu”, dedi. “Siz oturacaksanız hoşça kalın.”
Devamını Mahzar Müfit’in ağzından dinleyelim.Aradan yıllar geçer.Şapka devrimini açıklamış Kastamonudan dönerken eski meclis binasının önünden geçiyordu.Ben de kapı önünde bulunuyordum.Manzarayı görünce gözlerime inanamadım.Yanında oturan Diyanet işleri başkanının kafasında şapka vardı.Beni görünce arabayı durdurdu, beni yanına çağırdı ve şöyle dedi:”Azizim Mahzar Bey kaçıncı maddedeyiz?Notlarına bakıyor musun?”
* Salih Bozok anlatıyor: Birgün, Çankaya civarında bir köylü evine gitmiştik. Girdiğimiz kulubede, ihtiyar bir köylü ile karısı oturuyordu. Bize ikram ettikleri kahveleri içerken Atatürk, köylü ile konuşmamı söyledi. Ben bu emre itaat için ak sakallı köylüye ilk aklıma gelen sulai sordum: "Sen Gazi'yi tanır mısın baba?" İhtiyar beni, saçma bir sual görmüşüm gibi alaycı bir şekilde süzdü: "Gazi'yi tanımayan var mı ki?" dedi ve ilave etti: "Ben görmedim ama, her hafta Hacı Bayram Veli Camii'nde Cuma Namazı kılarmış. Ta göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi nur yüzlü, Peygamber gibi mübarek bir ihtiyarmış!..." Gülmemi güç tutarak, Atatürk'ün sakalsız ve genç yüzüne baktım. O, kaşlarını kaldırarak kendini tanıtmamamı emretti. Dışarı çıktığımız zaman da güldü ve: "Varsın, o da öyle bilsin. Hakikati öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürtüp de sevgisini kaybetmekte ne mana var?..."
* Sene 1926.İzmir’deki suikast girişiminden sonra Atatürk, kendisini öldürmeye kalkışan iki kişiden birini, sorgusu tamamlandıktan sonra yanına çağırdı.
Odada kimse yoktu. Atatürk adama sordu:
”Sen Mustafa Kemal’i öldürecekmişsin, öyle mi?”
“Evet.”“Mustafa Kemal ne yapmış ki onu öldürecektin?”
“Fena bir adammış... Memlekete çok kötülük yapmış... Sonra onu öldürmek için bize para da vereceklerdi.”
“Sen Mustafa Kemal’i tanıyor musun?”
“Hayır.””O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldüreceksin?”
“Geçerken işaret edecekler, "Mustafa Kemal işte budur" diyeceklerdi...”
Atatürk birden cebinden tabancasını çıkartarak adama uzattı:
”Mustafa Kemal benim!" Haydi, al tabancayı ve öldür beni!..”
Adam bu yanıtı alınca bir süre şaşkın şaşkın Ata’nın yüzüne baktıktan sonra kendini dizüstü yere atarak bağıra bağıra ağlamaya başladı...
* Sene 1928.Atatürk yeni Türk Alfabesi' nin tespiti ile ilgili bir komisyon kurulmasını istedi. Çalışmaların sonucu olan alfabeyi Ata'ya Falih Rıfkı Atay getirdi. Atatürk bunları uzun uzun inceledi ve sordu:
“Yeni yazıyı uygulamak için ne düşündünüz? “
Falih Rıfkı: “ Bir onbeş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa süreli iki öneri var” dedi.
Öneri sahiplerine göre ilk zamanlar iki yazı bir arada öğrenilecekti. Gazeteler yarım sütundan başla**** yavaş yavaş yeni yazılı kısmı artıracaklardı. Daireler ve yüksek okullar içinde bazı yöntemler düşünülmüştü. Atatürk Falih Rıfkı'ya baktı:”Bu, ya üç ayda olur ya da hiç olmaz,” dedi.
Hayli radikal bir devrimci iken Falih Rıfkı dahi şaşırmış ve bakakalmıştı. Atatürk devam etti ve:” Çocuğum, dedi, gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığı zaman dahi herkes bu eski yazılı parçayı okuyacaktır. İşte bu yüzden olmaz, dedi.
Ve yeni Türk alfabesi üç ay gibi kısa bir sürede Türk halkının büyük bir kısmı tarafından benimsendi ve kullanılmaya başlandı.
* Balkan Atlantı'nın imzasını takip eden günlerde Yugoslav Kralı Aleksandr,memleketimize gelmişti. Atatürk'le sohbeti sırasında, şahsına ve Türk Milleti'ne karşı duyduğu yakınlığı ve iyi hisleri ifade için dedi ki:
"Cihan Harbini takip eden mütareke günlerinde, İtilaf devletleri Yunanistan'dan evvel Türkiye'yi işgali bana teklif etmişlerdi. Fakat hiç tereddüt etmeden bu teklifi reddettim, bunun üzerine Yunanlıları tercihe mecbur kaldılar."
Mustafa kemal muhatabının sözlerini sükunetle dinledi ve birden yerinden kalkıp, muhatabını şaşkınlık içinde bırakarak elini sıktı:
"-Önce bize karşı olan sevginize teşekkür ederiz. Sonra size ve milletinize büyük geçmiş olsun Ekselans..." dedi.
Ve anlatmak istedi ki, Türk topraklarına saldıran kim olursa olsun akibeti değişmeyecekti!
Önce Osmanlı Devletinin dış siyaseti ile ilgili bir konu üzerinde tartıştılar.Arkasından M.Kemal Osmanlı Devletini ağır bir dille eleştirmeye başladı.Daha sonra da sanki işi şakaya dökercesine arkadaşlarına bazı görevler dağıtmaya başladı.
Arkadaşları için bu son derece eğlenceli bir toplantıya dönüşmüştü.İşte o gün aralarında geçen konuşmanın tarihe geçen kayıtları.M.Kemal önce Tevfik Rüştü Beyi göstererek:”Bu yanlış sistemi bir gün doktor vasıtası ile düzelteceğim.”der.Bunun üzerine yakın arkadaşı Nuri Conker:”Ne!Sen mi düzelteceksin”diye karşılık verir.Bunun üzerine M.Kemal ”Evet. Ben doktoru Hariciye vekili yapacağım.Bütün falsoları ona tamir ettireceğim.”Nuri Conker şakaya devam eder”Demek doktoru hariciye vekili yapacaksın,ya beni ne yapacaksın”M.Kemal cevap verir”Seni de vali ve kumandan yaparım.”Bu sırada Salih Bozok atılır.”Herhalde beni de bir şey yaparsın’’Salih seni de yaver yapacağım ve hiç yanımdan ayırmayacağım.”Daha sonra kendinden kıdemli olan Fethi Okyara dönerek “Seni de Başbakan yapacağım”der.Bütün bu konuşmalardan sonra Nuri Conker yine dayanamaz ve sorar:”Allahını seversen söyle sen ne olacaksın ki şimdiden bize bu görevleri veriyorsun?”M.Kemalin cevabı kısa ve netti.Ciddi bir ses tonuyla:”Bu görevleri veren kimse işte ben de onu olacağım.”
Bu sözler o akşam için güzel bir sohbet olarak kalırken,geleceğin onları hangi makamlara getireceğini bilmiyorlardı.Ve yıllar sonra Fethi Bey başbakan,Tevfik Rüştü Bey Hariciye vekili,Nuri Conker komutan ve Salih Bozok M.Kemalin yaveri olmuştur…
* Sene 1919 Erzurum Kongresinin hazırlıkları sürmekte…
Mustafa Kemal Mazhar Müfit’e, gidip odasından not defterini getirmesini söyledi. Sonra da;
“Şimdi not et bakalım”, dedi. “Ama defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir sen bileceksin. Şartım bu. Önce tarih koy: 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı. Şimdi yaz.
Bir: Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır.
İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır.
Üç: Tesettür (örtünme) kalkacaktır.
Dört: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”
Bunu duyunca Mahzar Müfit’in kalemi elinden düştü. Paşa, “Neden durakladın?” diye sordu. “Darılmayın ama Paşam, sizin de hayalperest yanlarınız var”
“Bunu zaman tayin eder, sen yaz.
Beş: Latin harfleri kabul edilecek.”
“Paşam yeter…yeter. Cumhuriyet ilanını başaralım, üst tarafı kolay”
Mazhar Müfit, bundan sonra defterini kapa**** koltuğunun altına aldı ve ayağa kalkarak,
“Paşam sabah oldu”, dedi. “Siz oturacaksanız hoşça kalın.”
Devamını Mahzar Müfit’in ağzından dinleyelim.Aradan yıllar geçer.Şapka devrimini açıklamış Kastamonudan dönerken eski meclis binasının önünden geçiyordu.Ben de kapı önünde bulunuyordum.Manzarayı görünce gözlerime inanamadım.Yanında oturan Diyanet işleri başkanının kafasında şapka vardı.Beni görünce arabayı durdurdu, beni yanına çağırdı ve şöyle dedi:”Azizim Mahzar Bey kaçıncı maddedeyiz?Notlarına bakıyor musun?”
* Salih Bozok anlatıyor: Birgün, Çankaya civarında bir köylü evine gitmiştik. Girdiğimiz kulubede, ihtiyar bir köylü ile karısı oturuyordu. Bize ikram ettikleri kahveleri içerken Atatürk, köylü ile konuşmamı söyledi. Ben bu emre itaat için ak sakallı köylüye ilk aklıma gelen sulai sordum: "Sen Gazi'yi tanır mısın baba?" İhtiyar beni, saçma bir sual görmüşüm gibi alaycı bir şekilde süzdü: "Gazi'yi tanımayan var mı ki?" dedi ve ilave etti: "Ben görmedim ama, her hafta Hacı Bayram Veli Camii'nde Cuma Namazı kılarmış. Ta göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi nur yüzlü, Peygamber gibi mübarek bir ihtiyarmış!..." Gülmemi güç tutarak, Atatürk'ün sakalsız ve genç yüzüne baktım. O, kaşlarını kaldırarak kendini tanıtmamamı emretti. Dışarı çıktığımız zaman da güldü ve: "Varsın, o da öyle bilsin. Hakikati öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürtüp de sevgisini kaybetmekte ne mana var?..."
* Sene 1926.İzmir’deki suikast girişiminden sonra Atatürk, kendisini öldürmeye kalkışan iki kişiden birini, sorgusu tamamlandıktan sonra yanına çağırdı.
Odada kimse yoktu. Atatürk adama sordu:
”Sen Mustafa Kemal’i öldürecekmişsin, öyle mi?”
“Evet.”“Mustafa Kemal ne yapmış ki onu öldürecektin?”
“Fena bir adammış... Memlekete çok kötülük yapmış... Sonra onu öldürmek için bize para da vereceklerdi.”
“Sen Mustafa Kemal’i tanıyor musun?”
“Hayır.””O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldüreceksin?”
“Geçerken işaret edecekler, "Mustafa Kemal işte budur" diyeceklerdi...”
Atatürk birden cebinden tabancasını çıkartarak adama uzattı:
”Mustafa Kemal benim!" Haydi, al tabancayı ve öldür beni!..”
Adam bu yanıtı alınca bir süre şaşkın şaşkın Ata’nın yüzüne baktıktan sonra kendini dizüstü yere atarak bağıra bağıra ağlamaya başladı...
* Sene 1928.Atatürk yeni Türk Alfabesi' nin tespiti ile ilgili bir komisyon kurulmasını istedi. Çalışmaların sonucu olan alfabeyi Ata'ya Falih Rıfkı Atay getirdi. Atatürk bunları uzun uzun inceledi ve sordu:
“Yeni yazıyı uygulamak için ne düşündünüz? “
Falih Rıfkı: “ Bir onbeş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa süreli iki öneri var” dedi.
Öneri sahiplerine göre ilk zamanlar iki yazı bir arada öğrenilecekti. Gazeteler yarım sütundan başla**** yavaş yavaş yeni yazılı kısmı artıracaklardı. Daireler ve yüksek okullar içinde bazı yöntemler düşünülmüştü. Atatürk Falih Rıfkı'ya baktı:”Bu, ya üç ayda olur ya da hiç olmaz,” dedi.
Hayli radikal bir devrimci iken Falih Rıfkı dahi şaşırmış ve bakakalmıştı. Atatürk devam etti ve:” Çocuğum, dedi, gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığı zaman dahi herkes bu eski yazılı parçayı okuyacaktır. İşte bu yüzden olmaz, dedi.
Ve yeni Türk alfabesi üç ay gibi kısa bir sürede Türk halkının büyük bir kısmı tarafından benimsendi ve kullanılmaya başlandı.
* Balkan Atlantı'nın imzasını takip eden günlerde Yugoslav Kralı Aleksandr,memleketimize gelmişti. Atatürk'le sohbeti sırasında, şahsına ve Türk Milleti'ne karşı duyduğu yakınlığı ve iyi hisleri ifade için dedi ki:
"Cihan Harbini takip eden mütareke günlerinde, İtilaf devletleri Yunanistan'dan evvel Türkiye'yi işgali bana teklif etmişlerdi. Fakat hiç tereddüt etmeden bu teklifi reddettim, bunun üzerine Yunanlıları tercihe mecbur kaldılar."
Mustafa kemal muhatabının sözlerini sükunetle dinledi ve birden yerinden kalkıp, muhatabını şaşkınlık içinde bırakarak elini sıktı:
"-Önce bize karşı olan sevginize teşekkür ederiz. Sonra size ve milletinize büyük geçmiş olsun Ekselans..." dedi.
Ve anlatmak istedi ki, Türk topraklarına saldıran kim olursa olsun akibeti değişmeyecekti!