Ana içeriğe geç
YORUM YAZ

Tartışmaya katıl

Mesajınızı açık ve okunabilir biçimde yazın.

Not: Yorum gönderebilmek için kayıt olmalısınız.
Kayıt olmak için, buraya tıklayınız. Kayıt ücretsizdir!
Kullanıcı adı:
Şifre:
Mesaj ikonu:
İÇERİKMesajınızDüşüncenizi açık, okunabilir ve konuya katkı sağlayacak biçimde yazın.

Önizle ile kontrol edin. Ctrl/Cmd+B · I · U0 kelime0 karakter
Gönderi seçenekleriİmza, bildirim ve moderasyon
 

Hazır olduğunuzda kaydedinÖnizleme değişiklikleri kaydetmez.
  

Konu bağlamını inceleOrijinal yazı ve son yorumlar

Orijinal yazı

21/03/2001 : 16:17:40
HEDEF: DÜNYANIN İLK ONLİNE VE 50 YAZARLI KİTABINI OLUŞTURMAK.

Bu bölümde bildiğimiz kadarı ile yeni bir şeyi belki de bir ilki gerçekleştireceğiz. Bütün forum katılımcılarına açık, konusu kendiliğinden gelişecek, sürprizlerle dolu, bir online roman:

"PATATESLİ SANAL BÖREK"

YAZMAYA (OKUMAYA) MERAKLI HERKES KATILSIN. BİR CÜMLEYLE BİLE ROMANA ORTAK OLMANIZ VE BASILDIKTAN SONRA 50 YAZARLI İLK ONLİNE ROMANIN YAZARLAR LİSTESİNDE BULUNMANIZ MÜMKÜN..


Kenan Kablan
14/03/2001 | 11:30:20
Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştı. Elindeki adını bilmediği sarı, sık yapraklı çiçeğe baktı. Hava henüz kararmamış fakat güneş ufukta binaların arkasında kaybolalı çok olmuştu. "Papatyaya benziyor" diye düşündü. Papatyaya benzemiyordu doğrusu...
Hem görünüşü papatyaya benzese bile kokusu çok farklıydı. Biraz önce tanıştığı garip ve utangaç delikanlının kime benzediğini düşünmeye başladı. Hayret! Tanıdığı hiç bir erkeğe benzemiyordu. Sanki diğer erkeklerden hem çok farklı hem de tamamen diğerleri gibiydi. Çok öncelerden ve çok iyi tanıdığı biri gibi gelmişti...
Hem bu düşünceleri hem alışveriş merkezinde köşede birbirlerini görmeden çarpışmaları, elindeki kitapların yere dökülüşü, sonra karşısındaki delikanlının da kendisinin de yüzleri kızararak -delikanlının binlerce özürleriyle- toplamaya çalışmaları ona bütünüyle eski bir Türk filminin ya da basit bir pembe dizi öyküsünün içinde olduğu hissini veriyordu. Bu hal içinde, gelen belediye otobüsüne bindi. Dört durak sonra inecek eve gidecekti. Annesi anlar mıydı acaba düşüncelerini. Sorsa daha iyi mi olurdu yoksa. Yahutta babasına anlatabilirdi yaşadıklarını ve hissettiklerini. "Hiç sanmıyorum" diye mırıldandı. "Kendime bile anlatamıyorum neler olduğunu, bir başkası beni nasıl anlayabilir?" Almanya'daki ablası burada olsaydı belki o anlayabilirdi. Ablası evlenmeden önce ne kadar da yakındılar birbirlerine...
Zaten annesi, babası ve ablasından başka yakın sayabileceği pek kimse de yoktu. Annesi ve babası ile hiç bir problemleri olmamıştı. Çok anlayışlı ve iyi insanlardı. Ama ablası başkaydı. Bir çok halini daha ağzını açıp tek bir kelime etmeden anlardı kardeşinin. Otobüsten indi. Evinin bulunduğu sokağa yöneldi. Eli sürekli cebinde kendi bilinçsiz ama eli bilinçli e-mail adresi yazılı küçük kağıt ile oynayıp duruyordu. "Hikmet" dedi kendi kendine "İsmet mi demişti yoksa!" bir an kaşları çatıldı. "Yok, yok Hikmet. Evet adı Hikmet" demesine rağmen pek emin olamamış bir halde açık kapıdan girip merdivenleri çıkmaya başladı...


M. Orhun Eskici
17/03/2001 | 12:12:23
Ona yazmayı düşündü ama ne yazacaktı ki,? Kendisinin bile tam olarak ne olduğunu anlamadığı hisleri nasıl anlatacaktı? Biraz zaman geçmeli belki diye düşündü, ama ya tamamen unutursa ne olacaktı? Unutmak da istemiyordu Onu, diğer erkeklerden hem farklı hemde hiç farkı olmayan genci. Adı da bir garipti sonra: Hikmet! Hem erkek, hem de bir kadın adı...

Küçük kağıttaki e-mail adresini ajandasına kaydettikten sonra Keşke ablam burada olsaydı diye bir kez daha geçirdi içinden... Geçmiş günler gözünün önünde canlandı; Ama O burda yoktu. Yine yalnız kalmıştı düşünceleri, kararsızlıkları ile beraber...

Belki biraz olsun rahatlarım düşüncesiyle duş almaya karar verdi. Biraz acele ederse, gecikmeden herkesle birlikte yemeğe oturabilirdi. Keşke duş alınca insanın o gün yaşadığı bütün sıkıntılar, tatsızlıklar, yorgunluklar sularla beraber akıp gitseydi... O zaman ne kadar kolay olurdu herşey: Düş gibi! Bütün problemlerin çözümü bir duş uzaklığında...


Kenan Kablan
19/03/2001 | 07:22:55
Her ne kadar onu düşünmemeye çalışsa da tekrar tekrar gözünün önünde küçük bir kesit, konuşurken anlatımını destekleyen bir mimik, onu dinlerken sanki birazda hayret edermiş gibi gözlerinin açılması tekrar tekrar canlanıyor, başka bir şey düşünmesini engelliyordu.

Odasında gezinirken kitap dolabının önünde durdu. Elini diğer kitapların arasında duran sözlüğe uzattı. Sayfaları açmaya başladı. a, b, c,..., g, h, hikmet...
Hikmet: 1.akliyat, bilgelik, bilgi, bilim, biliş, fen, ilim, irfan, kültür, vukuf. 2.öz deyiş, özlü söz, vecize. 3.gerekçe, mazeret, neden, özür, sebep, veri, vesile...

Bir kelime bu kadar güzel anlamı birden barındırıyor! İlgisinin, bir erkeğe ya da bir metabolizma kümesine değil ondaki gizeme, manaya, derinliğe, sırlara doğru akmaya başladığını anlıyordu...


M. Orhun Eskici
19/03/2001 | 19:10:53
Sonra birden kendi ismi dikkatini çekti. Bugune kadar neden hiç düşünmemisti ki. Gerçi adının ne manaya geldiğini biliyordu ama bugüne kadar kendi adının manasını bir sözlükte aramak aklına gelmemişti. Heyecanla aradı, ama bulamadı. Türk Dil Kurumu'nun iki ciltlik sözlüğünde Fehime başlığı yoktu. Tam bunu kötü bir işaret olarak nitelendirecekken, aklına evin bir köşesine eski kitaplar arasına atılmış, avukat dedesinden kalma eski Osmanlıca sözlük aklına geldi. Doğrusunu söylemek gerekirse üşendi, fakat şu an yapmazsam bir daha hiç yapamam diye içinden geçirerek, eski eşyaların depolandığı, daha doğrusu bir taraflara atıldığı küçük, karanlık odaya doğru seğirtti. Odanın pek kullanılmadığından gıcırdıyırak açılan kapısını aralayıp içeri girdi.
Şansına sözlük, kitap yığınlarının gelişigüzel atıldığı kolilerin en üstünde duruyordu. Sözlüğe uzandı; nedense içini garip bir heyecan kaplamıştı. Hani insanın kendi ismini sözlükte ararken duyduğu heyecan vardır ya , işte onun gibi. Daha sonra bu tabire kendisi de şaşırdı, insanın kendi ismine bakarken duyduğu heyecan tabiri ancak post-modern romanlarda olabilecek bir betimlemeydi. Halbuki kendisi, Fehime, bu sıradan hali, kendi içindeki sınırlı dünyası ile , bir roman kahramanı olmaktan o kadar uzaktı ki...

Aceleyle ismini aradı, fakat Fehime'yi orada da bulamamıştı, onun yerine aynı manaya gelen Fehim ile yetinecekti. Fehim: Zeki, anlayışlı, akıllı (kimse)

Hikmet ve Fehime ...

O akşam ailenin bütün bireyleri, bir kişi hariç, yine her zamanki saatte sofraya oturdular. Annesi, akşam üstü başlayan bir mide yanmasına tutulmuştu. Yüzü bir hayli solgun görünüyordu. Herkes sofradaki yerini alırken, annesi, biraz sonra düzelirim ümidiyle televizyonlu odadaki kanepede uzanmayı tercih etmişti. Huyunu bildiği için , sofraya gelmesi için hiç ısrar etmedi.

Çorbaları tabaklara doldurduktan sonra, ocağın üstünde kaynayan çaydanlıktaki suyu alarak, çayı demledi. Babası çayı, hemen yemekten sonra içmeyi severdi. Sonra hep birlikte yemeklerini yediler. Küçük kardeşleri o akşam, hayret edilecek bir şekilde agız dalaşı yapmadan, sofradan kalkmayı başardılar. Fakat birazdan içeriki odadan bir gürültüdür koptu.


Oguzhan Dirican
21/03/2001 | 14:20: 02
Hızla kalktı ve odaya yöneldi. Oturduğu sandelyenin düştüğünü farketmemişti bile. Kapıyı açarak odanın içine girdi ve hemen kırzmız masanın yanında durdu.

Oda çok soğuktu. Çıplak ayakları odanın soğuk zeminine basıyor, elleri karanlık odada lambayı açmak için uzanıyordu. Lambayı yakınca kırmızı eski bir halının sağındaki mavi kanepeye gözünü gezdirdi. Kanepenin hemen karşısında sokağa bakan pencere perdeyi sıkıştırarak kapanmıştı.

Sonra parmak aralarına sızan suyun ıslaklığını hissetti. Suyun geldiği yöne baktığında solundaki masanın üzerindeki vazonun yan tarafa düştüğünü farkedecekti. Dün annesine aldığı güller ve vazo yerle bir olmuştu. Vazo kırık bir kalbin parçalnmışılığıyla, güller sevilirken unutulan bir yüreğin mahsunluğuyla bakıyordu ona. Yere eğildi gülleri sağ eliyle alıp, sol elinin avucuna teker teker koymaya başladı.

Bir gül tam dibinden kırılmıştı. Onu düzeltmeye çalışırken gülün parmağının altındaki dikenini fark edemedi. Parmağından sıcak bir damla kan sızıverdi. Bu bir damla kanı gülün kırılan yerinin tam üzerine sürdü ve onu masanın üzerine hafifçe bıraktı. Diğer gülleri de topladı avucunun içine. Masanın üzerinde kalan kırık gülü de alarak odadan çıktı. Vazonun kırıkları ve akan su yerde hala duruyordu.

Hemen arkasında duran annesi ve kardeşi onu izliyordu. Annesi kardeşinden bez, süpürge ve faraşı getirmesini istedi. Annesi kırık vazoyu süpürdü ve suyu temizledi. Kardeşine vazoyu çöpe atmasını istedi.
- Artık bu vazo tamir olsada içine çiçek konulmaz, dedi.

Son 25 yorum (en yenisi önce)

15/09/2007 : 15:16:29
:D ekşisözlük böyle birşeyi geçen yıl yapmıştı hatta basılmıştı kitapları. ama yinede güsel fikir fakat böle herkes cümle cümle olmaz.bir roman 200 sf felan desek 5 yılda anca biterdi. bana kalırsa, edebiyatla ilgilenen herkes zaten kendi kendine bazı öyküler yazar. 2-3 sayfa herkes yazdığını topla**** bir öykü kitabı oluşturmak daha kolay ve iyi olur gibi geliyor bana.
08/09/2007 : 22:37:05
Güzel bir fikirmiş te yarım kalmış, bu tarihler doğruysa 5 sene geçmiş son mesajın üzerinden.
04/04/2002 : 18:26:35
İşte zaman zaman hepimizi aciz kılan o korku Fehime'yi de sormak istediği asıl sorunun etrafında dolaştırıyordu: "KİMSİN SEN?"

Nelerden hoşlanırsın? neyi sevmezsin? nereden gelip nereye gidersin? kimsin, kimsin?

Bir yerde mi okumuştu yoksa bir filmde mi duymuştu, "Hepimiz tanıdığımız insanların toplamıyız aslında ve benim bu güne kadar tanıdığım bütün insanlar kötüydü. Ben de bu yüzden kötüyüm."

Yeni bir insanı tanımak, ondan bir şeyleri kendi kişiliğine katmak...

Korkuyordu, hazır mıydı buna... Bilmiyordu.

16/01/2002 : 20:01:09
" To:
CC:
BCC: hikmetx@koniks.com
Konu: Fwd: neden?

>neden otobüslerin tutunma demirlerinin kapıya bakan taraflarında milyonlarca çizik >bulunur?
>
>neden ayakkabıların topukları var?
>
>neden patatesi herkes sever?
>
>neden güleriz, neden ağlarız?
>
>neden pikniğe gidilir?
>
>neden insanlar hep soru sorarlar?"

Merak insanı çılgına çevirir, korku ise aciz kılar. Bu ikisinin arasında bir yol bulmaya çalışan Fehime, sanki özel bir şey değilmiş havası vererek o anda aklına gelenleri bir çırpıda yazıverdi.
Mesajın konu bölümünü de "Fwd" ekledimi tamamdır... Sanki başkasından ona gelmiş te o da başkalarına göndermiş gibi...
31/10/2001 : 17:39:40
Fehime, farkında olmadan , gün içinde kendisine eşlik eden bir hissin varlığını duyuyordu. Her ne kadar günlük olayları yaşasa da ,işe gidip dönerken, evde ailesiyle birlikteyken , odasında yatağına uzandığında bir şey vardı. Adını tam koyamıyordu. Düşünmeden yapamamak. İşte olay buydu. Hikmet hiç habersizce , aniden, Fehime birşeylerle meşgulken biranda gelip, beyninin tam ortasını işgal ediyordu. O anda yaptığı her neyse, kısa bir duraksama yaşıyordu Fehime. Gözlerini kaldırıp, şöyle uzaklara dalıyor, onu ve o günü düşünüyordu.Neydi, onu böylesine Hikmet'i düşünmeye iten sebep? Birden aklına Hikmet'in verdiği e-mail adresi geldi.Nereye koymuştu kağıdı? Hatırladı birden, çantasındaydı. Kalktı,çantasını açtı.Nasıl da özenle katlamıştı kağıdı, birşey olmasın,diye.Tekrar,yatağının üzerine oturdu.Acaba ona bir mesaj yazsa mıydı? Önce ,uzun uzun bunu düşündü.Kararsızdı. Yazacağı mesajın konusu ne olacaktı?Amacını düşündü. Ne yapmaya çalışıyordu?Onu tekrar görmek istediğini anladı, yanakları kızardı.Etrafına baktı sanki birileri onu gözetliyormuş gibi geldi.Kimse yoktu.Evdekiler alışverişe gitmişlerdi.Evde yalnızdı ve odasında ,ertesi gün yapılacak açık öğretim sınavına çalışıyordu.Neden Hikmet'i hatırladığını farketti.Alışveriş.Evet, evdekiler, alışverişe onun da gelmek isteyip istemediğini sormuşlardı.
-Keşke gitseydim, dedi, kendi kendine, belki tekrar görürdüm onu.Saçmalıyorsun,dedi.. Bakalım, o hep aynı yerden mi alışveriş yapıyor, hem aynı anda tekrar karşılaşmak.Kendi kendine güldü, kafasını salladı.
Sonra ani bir kararla kalktı, bilgisayarın karşısına oturdu ve öylece ekranın karşısında kalakaldı.
-Yok, yok , dedi, kendi kendine.Hem şimdi ne yazacağım ben ona?Ya , mesajımdan görüşmek istediğimi anlarsa? Henüz onun hakkında hiçbirşey bilmiyorum. Ne yapsam, ne yapsam?
Farkında olmadan sandalyesinden kalktı, odanın içinde dolaşıp duruyordu. Gözü, ders kitabına takıldı, çalışmalıydı.Aslında, işi fena değildi, işyerini de seviyordu ama yine de yaptığı işle ilgili bir bölümü bitirmek kendisine ileride fayda sağlayabilirdi. Kitabı eline aldı, ayakta odanın içinde dolaşırken, sayfaları karıştırmaya başladı. Bir müddet sonra , okuduğunu anlamadığını farketti. Aklı, yazmakla yazmamak arasında karar veremediği mesajdaydı. Tekrar, bilgisayarın karşısına oturdu. Programı açtı ve yine durdu. Ona nasıl hitap edecekti.Düşündü, düşündü ve bu bölümü sonra yazarım deyip alt satıra geçti.Ve yazmaya başladı...


__________________
pyuksel
21/10/2001 : 23:46:54
Daha fazla uykusuzluğa dayanamayacağını anlayıp,sabah öylece bıraktığı dağınık yatağına usulca uzandı.Yanıbaşında bulunan gece lambasını söndürmek için uzanırken ,birden Selimiye camii önündeki parkta can dostu Savaş ile çektirdiği fotoğrafı gördü.O anda beyninde şimşekler çakmış ,midesi bulanmış ve başına bir ağrı saplanmıştı.
Polis memuru olan babasının o yıl tayini Edirne'ye çıkmış , çok sevdiği küçüklüğünün İstanbul'unu bırakıp, o hiç bilmedikleri şehre gitmek ona çok zor gelmişti.Babasıyla birlikte polis lojmanlarına yerleştiler.Öyle pek fazla eşyaları olmadığından yerleşmeleri kolay olmuştu.
Birlikte balık tutmaya gittikleri Galata köprüsü geldi gözlerinin önüne,tüm kalabalığına ve pisliğine rağmen... Gözleri doldu,ağlayamadı...'Burda deniz yok ki 'diye geçti içinden sustu.
Lojmanlarının yakınındaki orta okula başlamıştı.Orta ikinci sınıftaydı.Okuldaki ilk gününün nasıl olacağını tahmin edemiyordu bir türlü.Çaresizce ve korkarak sınıfını bulup içeri girdi.Diğer bütün çocuklar onun yeni geldiğini farketmişlerdi.Hemen gözüne ilişen arka sıralardan birine,yüzü güneşten kavrulmuş , sevimli bir çocuğun yanına oturmuştu.
_ Sen burda yenisin galiba .Daha önce görmemiştim seni.
_Evet ,daha yeni taşındık buraya babamın tayini çıkınca...
_Sevindim ,baban memur herhalde?Nerden geldiniz ?
_Polis.İstanbuldan geldik.
_Buralara alışman zor olucak biraz.Biliyo musun benim babamda polis.Lojmanlarda kalıyosunuzdur heralde.Okula birlikte gelip gidebiliriz
_Evet bu iyi olur
Sonradan çok iyi iki dost olacak olan Savaş'la Hikmet'in arkadaşlıkları böylece başlamış oldu.Savaş ona bütün Edirne'yi gezdiriyor tamamıyla tarih kokan şehri ona sevdirmeye çalışıyordu.Hikmet'de zor ayrıldığı İstanbul'u yavaş yavaş unutup Edirne'ye alışmaya başlamıştı.Güneşli bir bahar günü birlikte Selimiye'yi gezdikten sonra avluda rastladıkları nur yüzlü yaşlı amcadan yardım amaçlı iki tane tesbih satın almışlardı.İhtiyar amcada sanki bunu sezmiş gibi onlara dua etmiş,onlarda bu duaya tebessüm ederek karşılık vermişlerdi.Oysa içlerinden bu duaların hiçbirinin gerçekleşmiyeceğini düşünmüşlerdi.Bütün bu olanları düşündükçe başının ağrısı şiddetlenmiş ve ağrı kesici almak için mutfağa gitmişti.Kutusundan çıkardığı hapı içerken kulaklarında hala yaşlı adamın söyledikleri çınlıyordu...
20/10/2001 : 21:15:20
Yemek yiyeli cok olmamasina ragmen karni da acikmisti.
20/10/2001 : 00:59:44
Cok uykusu geldigini hissetti, uyumamak icin direniyordu adeta.
15/05/2001 : 17:44:01
Tıpkı köşede o dalgın ve güzel (güzel? onu güzel mi buluyorsun Hikmet?) kızla çarpıştıklarında nasıl her yanına ateş basmış, utanmış, sıkılmış ve yüzü kızarmışsa aynı şekilde burada da -kıza çarpmasını çok ***ca bulduğu için- utanmıştı.

Kalbini; "Acaba kıza çarptığımı gördüler mi?" endişesi sıkıştırırken, arka planda çirkin sesli, cin suratlı garip yaratık sürekli aynı kelimeleri tekrarlıyordu: "Sakar sersem, sakar sersem, sakar..."

Osman, bir uykudan, bir rüyadan yavaş yavaş uyanır gibi ağır fakat git gide yükselen şiddette bir sesle: "Sonra bir bakarsın..."

Duraksadı.

Çarpışma kazasının hala kendi hatası olduğunu ve bunun da ***ca, sakarca ve çok (ama çok) sersemce olduğunu düşünen Hikmet'e çevirdi bakışlarını. Şimdi deminkinin aksine sesi en yüksek perdeden en düşüğe doğru azalarak: " Sonra Bir bakarsın... Ne börek var ortada, ne de patates. Yemiş misin, yememiş misin? Dokunmuş musun, dokunmamış mısın? bilemezsin... Hepsi gerçek zannedersin... Aslında gördüğün de, dokunduğun da, hissettiğn de, yediğin de hepsi, hepsi senin 'inandığın', 'öyle sandığın'dır."

Diğer altısının da kafaları iyice karışmıştı. Hikmet'in, Remzi'nin, Rafet'in, Çetin'in, Yusuf'un ve hatta her zaman en karmaşık konuları bile hızla en küçük ve basit parçalarına ayırıp analiz edebilen (arkadaşlarının Bay Mantık dedikleri) Cengiz'in bile düşünceleri birbirine girmiş, toparlanamaz bir hal almıştı.

Bundan sonra futboldan konuşmaya başladılar. Eee kadınlar zor bir konuydu. Ama bu konu da sonu çekişmeye vardığı için fazla uzun sürmedi. Her zaman olduğu gibi anlatanın anlattığının içindeki alakasız bir kelimenin yaptığı çağrışım şakaları sonucu konudan konuya geçerek konuşmalarını sürdürdüler.

En alımlı ve çok çatallı boynuzları olan geyikleri bile kıskandıracak bir muhabbete dönüşmüştü işte her zamanki gibi. Olsun hoştu. Onlar bunu seviyorlardı...


O akşam konu kapnmıştı.
En azından Hikmet'in dışındakiler için...
Ya hikmet?
Evde, yolda, iş yerinde...
Artık dışı Hikmet içi Fehime bir haldeydi.
Hep onu düşünüyordu. Ama ne düşünme! Hem hep onu düşünüyor hem de onunla ilgili hiç bir şey düşünmüyordu.
Daha çok O sanki Hikmet idi. İnsan kendini nasıl düşünürdü ki? düşünmezdi, hissederdi, duyumsardı... İşte o da şimdi fehimeyi düşünmüyor, daha çok duyumsuyor, onu duyumsarken kendi varlığını hissettiğini sanıyordu.
03/05/2001 : 17:23:54
Hikmet birden irkildi, Çetin ile gözgüze gelmemeye çalisiyordu.

Bu arada da, Fehime ile alis-veris merkezindeki yasadigi olay aklina geldi.

-E, evet

Dedi

Bu arada da acaba beni orada kim gördü. Fehime ile çarpismamizi da gördüler mi diye düsünüyordu.

Yüzü kizarmaya ve herkesten birseyler saklamaya çalistigi her halinden belliydi.

03/05/2001 : 12:49:31
Oysa Hikmet, haykırmak istiyordu. "Aşk, aynen böyle birşeydir" diye haykırmak. Aslında farkındaydı bu tanımıyla korkularının olduğunu ifade ettiğinden. ama kaç dinleyeni anlamıştı ki bunu? Belki Osman... Evet, evet Osman anlamış gibi duruyordu, hatta bakışında "oğlum korkma, hayalkırıklığına uğramaktan korkacağına, bırak yaşa aşkı, hayalkırıklığıyla karşılacaksan da karşılaş, ne var ki" ifadesi vardı, ya da Hikmet'e öyle gelmişti. Hep Osman'ı kendisinden beş adım ileride, kendisinin on katı kitap okumuş biri olarak görür, söylediklerine önem verirdi. Yanıt vermek istedi Osman'a, ama Osman birşey dememişti ki. Bakışlardan çıkardığı anlamın doğruluğuna son derece inanmakla birlikte, kemikleşmiş öğrenilenleri yıkmanın , “eski kendin”i yıkmanın o kadar da kolay olmadığını düşündü.

-Maalesef… dedi sesli biçimde, düşündüğünü sanarak

Düşüncelerini toparlamakta zorlanıyordu. Bir yandan diğer altı kişinin bakışlarını değerlendirmeye çalışıyor, bir yandan da "Hayallah ya, ben kızın eline resmen e-mail adresimi tutuşturdum. Yazar mı acaba?" diye düşünüyordu. "Belki de bir gün beraber sinemaya falan...."

-Hikmet? dedi Çetin...

Silkindi Hikmet. Zihni düşüncelerle dolu, çevirdi bakışlarını Çetin'e.

-Hikmet bugün arkadaşlar seni alışveriş merkezinde görmüşler.
02/05/2001 : 15:52:21
-İşte aşk böyle birşeydir.

dedi. Aslında o da ne dediğini bilmiyordu.

Sonra kendini dinleyenlerin gözlerine tek tek baktı.

Dinleyenler, Hikmet'in söylediklerinden hiçbir şey anlamadılar.

Fakat, hepsi anlamış gibi;

-Hııı

diye tepki gösterdiler.

-Hı hıı

Patates, börek, aşk, kel alaka

Diye düşündü kimi,
kimi ise;

-Yahu patates, patatestir. aşk ise bildiğimiz şey işte.
01/05/2001 : 16:12:37
- Çünkü çiğnemeye başlamış, üstteki ılık hamur kısmı tüm lezzetiyle hissetmişsinizdir. Fakat patates içinde yangını korumaya devam etmektedir. Önce dişleriniz sızlar, patatesin sıcaklığı damaklarınızı yakar, sonra diliniz, damağınız ardından boğazınız yanmaya başlar. Artık hem hoşunuza gidiyor hem de acı çekiyorsunuzdur. Çıkarmak istersiniz lezzetten vazgeçemezsiniz, yutmak istersiniz acıdan bunu da beceremezsiniz... Bu her lokmada devam eder... Ya ağzınız hissizleşecek, ya da açlığa tahammül edeceksiniz. Soğuk yemeyi denerim diye düşünmeyin sakın, o ayrı bir dert. Karnınız doyar ama ağzınız buruşur. Yediğinize yiyeceğinize pişman olursunuz...
01/05/2001 : 13:36:13
Tekrarladı

-"Aşk, patatesli sanal bir börektir"

-Sıcacık, burnunuzda tüter, size sunulduğunda, yutkunmaktan kendinizi alamazsınız...

Durdu, bir nefes daha çekti sigarasından.

-Büyük bir iştahla, kocaman bir lokma ısıverirsiniz. O an kendinizden geçmişsinizdir.

-Ağzınızdaki lezzeti kaybetmemek için, lokmayı yutmak istemezsiniz. İşte o an olanlar olur.

Dinleyenler, pür dikkat kesilmiş dinlemeye devam ediyorlardı.

Herkes böreği, dudaklarının arasında hissetmişti.
30/04/2001 : 17:02:12
Sessizliği bozan yine Osman oldu:
- Bugüne kadar duyduğum en orjinal aşk tanımı. Bir de neyi kastettiğini anlatacak olursan orjinal bu tanımın tutarlılığını da anlamış olacagız diyerek sözü yeniden Hikmet'e bıraktı.

Bütün gözler yeniden kendisine çevrilmiş olarak sigarasından bir nefes daha çeken Hikmet, yüzünde muzipçe bir gülümseme ile açıklamaya başladı:
25/04/2001 : 15:20:36
... sonra tane tane, üzerine basa basa tam olarak ne olduğunu bilmediği fakat tam olarak duyumsadığı hisleri olduğu gibi dökülüverdi:
- Aşk patatesli sanal bir börektir!

Önce devam edecekmiş gibi durdu, herkes devam edeceğini düşündü. Sonra yavaşça arkasına yaslandı. Ciğerlerinde kalan yarım havayı gürültülü bir biçimde boşalttı. Odadaki diğerleri hiç beklemedikleri bu tanım karşısında öylece kaldı.
12/04/2001 : 20:14:29
Alıntı Yapılan Metin:
Gönderen: Kenan Kablan:
"Bence aşk..." diye başladı söze Hikmet. Ardından devam etti:
"...bence aşk..."


diye bişey yok" dedi kendi kendine.
12/04/2001 : 19:51:51
"Ya hiçbirşeye aşık olmamak, veya herşeye aşık olmaktır." diyerek devam etti:
....
11/04/2001 : 18:54:28
Yirmibeş otuz yaşlarında altı kişi, heyecanlı bir futbol maçı izliyormuşçasına heyecan ve dikkatle, kendilerinden yaşça biraz daha büyük olduğu şakaklarındaki beyazlıklardan ve göz kenarlarındaki kırışıklıklardan açıkça belli olan grubun yedinci kişisini dinliyorlardı.

Sakin ve tane tane konuşan, arada anlatımını küçük bir mimik veya hareketle destekleyen bu adam ev sahibi Osman'dı.

Osman konuşmasını bitirmeden birden kesmiş, bir an durakladıktan sonra arkadaşlarına:
"Konunun tam burasında aklıma bir soru geldi. Sizce aşk nedir?"

Hikmet neredeyse oturduğu yerde bir kere hopladı. Bazen 'Abi' diye hitap ettiği Osman bu soruyu sorarken hem de ona mı bakmıştı ne? 'Hadi canım olur mu hiç' diye mırıldandı. Gün içinde tekrar tekrar gözünde flaşlanan sahne tekrar çaktı. Çarpıştı. O yüzle karşılaştı. Silindi. Karardı. Sonra içinde bulunduğu oda yavaş yavaş görünmeye başladı. Kendindeki bu garip halin arkadaşları tarafından farkedildiğini düşünerek kimse bir şey sormadan Osman'ın sorusunu cevaplamanın iyi bir kurtuluş yolu olacağını düşündü. Bir kaç kitaptan alıntı yapıp, aşk ile ilgili genel kabul görmüş bazı kalıpları da harmanla**** bir kaç cümle kurarsa bu işten yırtacağını düşünüyordu. Fakat ağzını açıp ilk kelimeleri sarf etmeye başladığında tamamen kendi duygularını ve ruh halini aktardığını ancak gece geç saatlerde yatağına yattığı zaman farkedecekti.
"Bence aşk..." diye başladı söze Hikmet. Ardından devam etti:
"...bence aşk..."
09/04/2001 : 18:26:14
İşler ters gitti mi,geçmişi özlüyor insan.

Çoğu zaman geçmiş dediğiniz şey sahipsiz bir gayri meşru çocuğun durumundan farksızdır. Kiminle bilmem nerede biraraya gelmişsiniz de oluvermiş.

Mesela rastgele sokakta gördüğünüz biri size birşey hatırlattığında, trafiğe kızıp yolu uzattığınızda,dünyaya kızıp kendinizi bıraktığınızda... Ama dönüp bakınca,düzenli sizin tarafınızdan ısrarla ve büyük bir kabiliyetle tertip edilmiş bir dünya görüyorsunuz.Ve istediginiz gibi oynuyor,yeniden inşa edebiliyorsunuz.

siz delisiniz....
04/04/2001 : 15:14:15
Durakta birkaç dakika bekledikten sonra otobüs geldi. Açılan kapıdan içeri girdikten sonra arka koltuklardan birine ilişti. Hareket eden otobüs karanlığın içinde kayboldu. Bu kayboluş, hikmetin gireceği kaosun ilk adımıydı. Hikmet, ışık hüzmelerinin içinde derin bir düşünceye daldı.
Birden aklına babasıyla birlikte, çocukluğunda bindiği traleybösler geldi. Herşey ne kadar hızlı değişiyordu. Teknoloji insan hayatına girdiğinden bu yana, insan için vazgeçilmez bir unsur olmuştu. Birden çocukluk yıllarında babasını zor ikna ederek, aldığı bilgisayar geldi aklına. Bir klavyeden ve bağlantı kablolarından ibaret olan bu bilgisayar ona ne kadar da çok şey öğretmişti. Bilgisayar konusunda ilk temel bilgileri bu bilgisayar sayesinde öğrenmişti. Program kitapları alıp gece yarılarına kadar bilgisayar karşısında oturur, büyük bir sabırla kitaptaki programları, tatbik etmeye çalışırdı. Bir de elektrik kesintisi olduğunda; işte o zaman tam bir kabusa dönerdi. Bütün emekleri eletrik kablolarında yok olur. Sil baştan her şeye yeniden başlardı.
30/03/2001 : 18:54:33
"Kasidksa asfnjııewfn ^.^ asfdşskfo fşasfjlkjdsf (^-^) dsfjslfjej sdddfkjşdsfaj."

Allah Allah neden boyle birden zihnim bulandı,kafam dağıldı acaba! diye düşündüğü anda otobüs durağına varmıştı.
30/03/2001 : 17:40:36
Elinde telefon dalgın dalgın bir süre durdu. Neden sonra kendine gelip telefonu kapattı. Çabucak hazırlanıp evden çıktı. Caddeye doğru yürümeye başladığında Fehime’yi düşünüyordu…

Hikmet; Çetin, Fehime ve daha sonra tanışacakları Sevgi ile kaderlerinin nasıl kesişeceğinden, bu üç genç ile birlikte hayatta kalabilmek için nasıl mücadele vereceklerinden habersiz, elleri montunun cebinde arkadaşı Osmanın evine doğru yürümeye devam etti…

Bahar gelmiş ama hava hala soğuktu. “Küresel ısınma palavra. Hava buz gibi.” diye geçirdi içinden. İstanbul’da yılın en yağışlı olduğu zamanlarıydı. Yağmur bütün gün yağmış, her yeri küçük su tuzakları ile doldurmuş, kaldırım diplerini çamur şeridine çevirmişti. Yoldan geçen arabaların sıçrattığı çamurlu sulardan korunabilmek için kaldırımın en içinden adeta duvarlara ve dükkan vitrinlerine sürtünerek yürüyordu.

Geçen yıl sonunda pazarlama bölümüne geçmeyi planladığı ama neredeyse altı ay geçmesine rağmen satış destekte ‘süründüğü’ işyerinin önünden hiç duraksamadan geçti. Arada bir kızdığı zaman “Evime yakın diye katlanıyorum, yoksa bir dakika durmam basarım istifayı.” Diye söylenirdi. Fakat hedefleri vardı. Hayatta gerçekleştirmek istediği, onun için çok ama çok önemli hedefleri vardı. Çalıştığı yerin bu hedeflere ulaşmasını sağlayacağı konusunda içten içe bir umudu vardı. Eve yakın olması değil, işte bu umudu besliyor olması devam etmesinin en önemli sebebiydi. Kendi kendine itiraf etmiyor olsa bile bu böyleydi…

Her zaman köşede duran dilenciye para verdi. Yine hiç duraksamadan yoluna devam etti.

Sinema afişlerine baktı. Gladiator, Oskar Ödülerini topladıktan sonra tekrar gösterime girmişti. “Kim demiş bir koyundan iki post çıkmaz diye, adamlar iki de çıkarıyor üç te…” kendi kendine gülümsedi. Filmi izlemek isterdi ama tek başına sinemaya gitmek hiçte hoş değildi. Çetin pek sevmezdi. Başka da kimse gelmedi aklına…
29/03/2001 : 23:08:56
Sonra aklına O geldi. Nasılda çarpışmışlardı oyle, bütün kitapları dökülmüştü kızın. En kötüsü dağılan not kağıtları idi. Birer birer etraftan notları toplamak, alışveriş merkezinde onlarca kişinin garip bakışları altında... O zaman biraz sıkılmış ve utanmıştı ama, şimdi düşününce komik geliyordu. Hele o karmaşada, küçücük bir kağıda mail adresini yazıp : - "Ben Hikmet, bana yazar mısınız?" demesi akıl alır gibi değildi. Bu çok daha komikti.
21/03/2001 : 16:50:12
..........

Titrek mum ışığı odayı aydınlatırken kıpırdamadan oturan gencin gölgesini sürekli hareket ettiriyordu. Telefon çaldı. İstemeye istemeye ahizeyi kaldırdı. Elektrik kesintileri son zamanlarda iyice artmaya başlamıştı. Işıl ışıl aydınlığı bilen biri titrek, uyuz, cılız bir mum ışığıyla yetinir miydi? Ahizeyi kulağına koyduğunda arka arkaya ve sabırsızlıkla "Alo, alo?" diye tekrarlayan bir ses duydu. Tanımıştı:
- Çetin naber?
- Hikmet ordamısın aslanım? niye cevap vermiyorsun? kafa mı buluyorsun benimle?
- Olur mu hiç öyle şey, ayıp ediyorsun şimdi. Elektrikler kesildi onun için biraz şey oldu. -Ne alakası varsa-
- Tamam, neyse... Sen şimdi geliyor musun onu söyle?
Hikmet bir an şaşaladı. Karşısındaki bilmesi gereken bir şeyden bahsediyordu ama onun ne olduğu konusunda en ufak bir fikri bile yoktu. Çetin sabırsız bir şekilde imdadına yetişti:
- Bu gün salı değil mi?
- Evet salı.
- Eee, biz bu akşam Osman'a gitmeyecek miydik?
- Haa onu mu diyorsun? Tabi ki geliyorum. Hem bu karanlıktan da kurtulmuş olurum.