(Abdullah Bozgeyik hocamıza teşekkürler )
1- “KAHRAMANINDAN ÖYKÜLER”
Lütfen dikkat bu öykü gerçek de olabilir, gerçekle uzaktan yakından ilgisi de olmayabilir.
Eğer özellikle pazarlama işiyle uğraşıyorsanız isterseniz kendinize pay çıkarırsınız
istemezseniz de kahramanımızın öyküsünü sadece öykü olarak da dinleyebilir, pardon
okuyabilirsiniz. Yok, eğer pazarlama işi ile uğraşmıyor ve pazarlamacılık için “ko lay canım
herkes yapabilir” diye düşünüyorsanız “bir daha düşünün” derim.
Kahramanımız liseyi yarıda bıraktığında babasından bir araba sopa yed i ama o yılmadı. İş
başvurularının tamamı reddedildi ama zaten bunun olacağını biliyordu. Mesleğe nasıl
başladığını soran tüm çaylaklara ve şirkete alınan tüm pazarlamacılara aşağı yukarı aynı
şekilde hayat hikâyesini anlatırdı.
Bu konuda konuşmaktan o kadar memnun olurdu ki bir başladı mı kimse susturamazdı. Hatta
konuşmaya yani hikâyesini anlatmaya başlayınca eğer bir isi konuşmasını keserse bunu iyi
niyetle yani safça bir soru sormak için bile yapmış olsa onu bir güzel haşlardı bizimki. Yaptığı
işi tüm kalbiyle seviyordu zaten başka türlü bu kadar başarılı olması da mümkün değildi. O
bir pazarlama dehası, bir pazarlama virtiyözü, bir pazarlama sanatçısı kısaca pazarlama ile
an#253;lacak ne kadar “cafcaflı” kelime varsa o kelime onun adına yakışırdı. Öte yandan onu
çekemeyenler de çoktu. Öyle ki çalıştığı her firmada tüm pazarlamacılar önce ona saygı
duymuş, sonra ondan ölesiye nefret etmi#254; hatta dü#254;man olmu#254; ama sonu çta onunla rekabet
ettiklerinde kendileri i#254;i kaybetmi#254; olsa da ona büyük pazarlamac#253; olarak yeniden sayg #253;
duymu#254;tu.
Çünkü o hayat#253;n#253; pazarlamaya adam#253;#254;t#253;. Kim mi bu adam? Durun bakal#253;m hemen öyle
atlamak yok. Sonra bizim kahraman k#253;zar.. Hem kahraman#253;m#253;z#253;n yani pazarlamac#253;n#253;n bir
adam oldu#240;unu da nereden ç#253;kard#253;n#253;z?
Gelelim bizim pazarlamac#253;n#253;n hikâyesine… Baksan#253;za bizimki yine birilerini etraf#253;na
toplam#253;#254; anlat#253;yor nas#253;lsa.. Hadi anlatt#253;klar#253;na biz de kulak kabartal#253;m..
- #222;imdi bak#253;n arkada#254;lar bu elimde tuttu#240;um kalem benim için çok önemli. Neden
diyecek olursan#253;z önemli çünkü babamdan kalan tek hat#253;ra da ondan. Pazarlama
a#254;#253;#240;#253;y#253;m hem de deliler gibi üstelik geçen bunca y#253;la ra#240;men. Sanki dün gibi
hat#253;rl#253;yorum ortaokul y#253;llar#253;nda bizim mahalleye pazarlamac#253;lar gelirdi. Kimisi
tencere veya tava kimisi de ansiklopedi falan satard#253;. Anlayamad#253;#240;#253;m #254;ey bizim gibi
#254;ehrin unutulmu#254; gecekondu bö lgesinde dahi bu pazarlamac#253;lar#253;n gelip bizim
ailelerimiz gibi fakir insanlara bile sat#253;#254; yapmalar#253; idi. Öylesine fak ir dik ki mahallede
bir iki araba ya var ya yo ktu. Mahalle çe#254;mesinden su doldururduk. Öyle çama#254;#253;r
makinesi fa lan da ne bizde ne de tan#253;d#253;#240;#253;m#253;z birilerinde yo ktu. Belki
inanmayacaks#253;n#253;z ama çama#254;#253;rlar ya çe#254;me ba#254;#253;nda y#253;kan#253;r ya da evlerin bahçesine
kurulan koca kazanlarda #253;s#253;t#253;lan sularla ortakla#254;a olarak birkaç kom#254;u kad#253;n ile birlikte
y#253;kan#253;rd#253;. Çama#254;#253;r günlerinden ya ni Pazar günlerinden o nedenle nefret ederdim ki
hala ederim. O zamanlar annem sanki Pazar gününün gelmesini iple çekmiş gibi
“Evladım yine çamaşırlar birikti ama bu hafta çeşmeye de gitmeyince böyle oldu. Eh
artık bahçede elimizden öperler” derdi. Bu cümleyi duymak canımı çok sıkardı çünkü
çamaşırları sıcak su ile yıkayacağımızı anlardım. Oysa çeşmeye ***ürünce ne sıcak su
kaynatma derdi ne de saatlerce çamaşır yıkama vardı. Zavallı annemin ömrü adeta
çamaşır yıkmakla geçiyordu. Kalabalık bir aileydik. İşin aslı o iki oda eve nasıl
sığardık hala düşünürüm. Öyle oda deyince salon salamanje falan zannetmeyin evi.
Odalardan birinde annem ve babam yatardı diğerinde ise hepimiz. Bu arada yattığımız
oda biraz büyükçe ama odanın aynı zamanda mutfak olarak kullanılan bir bölümü
vardı. Hepimiz derken, babaannem, dedem ve biz dört kardeş aynı odada yatardık.
Babam fabrikada işçi idi. Annem ise bazı günler evlere temizliğe giderdi. Babaannem
ve dedem artık iyice yaşlı oldukları için yemek veya temizlik konusunda bile yardım
edemezlerdi anneme.. Kardeşlerim benden küçük olduğu için de tüm yük benim
omuzlarımda idi. Yani ya annem hallederdi isleri ya da ben. Anneme ben büyüyünce
sana çamaşır makinesi alacağım derdim. Öyle de yaptım her ne kadar pazarlamacı
olarak çalışmaya başladıktan yaklaşık 5 yıl sonra ve ancak ikinci el bir çamaşır
makinesi alabildim ama önemli olan sözümü tutmuş olmamdı. Yaşıtlarım liseyi güle
Oynaya okurken ben evde küçük annelik hatta hizmetçilik ediyordum. Buna rağmen
Hiç şikâyetçi olmadım. Zaten şikâyet etsem babamın “şefkatli tokadı” beni kendime
getirirdi. Buna rağmen babama hiç kızmamıştım. Ta ki bana Çeşme başında diğer
Kızların ve bakkalın oğlu Zeki’nin yanında ağzına geleni söyleyip evire çevire dövene
kadar. İşte o gün hem evden kaçtım hem de bu mesleğe başladım. Arkamdan fırlattığı
bu kalemi de yanımdan hiç ayırmadım. Suçum ona “pazarlamacılar çok para
kazanıyor. Ben de pazarla macı olmak isterim” demek idi.
Tam kaldığım yerden devam edecekken yeni işe başlayan pazarlamacı kızlardan bir i
dayanamayıp ona bir soru sordu.
- Anlaşılan Zeki’ye aşıktın. Baban da öyle yapınca sende buna bozuldun değil mi?
İşte o an diğerleri şimdi bizimki kıza ağzının payını verecek diye baktılar. Oysa bu defa öyle
olmadı. Bizimki sanki kendisi bir şey anlatırken sözü kesilmemiş de sohbet ediyorlarmış gibi
konuşmaya başladı.
- Bakıyorum olayı anında çözdün. Çok zeki gördüm seni.
- Şey beni yanlış anlamayın.. Siz öyle deyince biran boş bulundum.
- Yanlış anlayacak ne var gülüm? Hem senin adın ne idi? Bu mesleği isteyerek mi
seçtin sen?
- Adım Yeliz. Evet, isteyerek seçtim.
- Yani dünyanın en eski mesleği *********likle eş değer tutulan sanki yaptığımız iş “o” muş
yani kendimizi pazarlıyormuşuz gibi düşünüyor insanlar. Bize sanki veremli hatta
AİDS’i muamelesi çekiyorlar. Onlar bunu yapıyor ve biz de bu hakaretleri, en azından
imaları sineye çekiyoruz. Sen de kalkmış mesleği isteyerek seçtim mi diyorsun?
- Şey ben öyle demek istemedim.
- İyi de Yeliz ben de senin öyle bir şey dediğini söylemedim ki. Benim dediğim
başkalarının seni de beni de yani hepimizi aynı *********ler gibi görmeleri. Yaptığımız işi
küçümsemeleri. Bizi yo k saymaları.. Pazarlamacıları küçümsemeleri benim kafamı
attıran da bu. Yoksa sana değil kızgınlığım.
- Şey sizi kazdırmak istemezdim. Özür dilerim.
- Ne kızması, ne özrü? Eğer böyle yaparsan hak edersin onların sana söylenecekleri.
Sakın yaptığın işten utanma. Takma kafana diğerlerinin ne dediğine.. Tamam mı?
- Tamam. Şey kızmazsanız şeyi soracaktım babanız size ne söylemişti de siz bu mesleği
Seçtiniz?
- Bak Yeliz burası hikâyemin can alıcı noktası çünkü babam bana “Ulan başıma *********
mi olacaksan? Nereden çakardan tencere tava pazarlamayı? Onlar bitince kendini mi
pazarlayacaksın? Bu yaştan sonra kendime ***** dedirtmem” diyerek beni evire
çevire dövmüştü. İşte mesleğe o gün başladım. Başlangıçta pek tencere, tava veya
ansiklopedi satamadım ama sonra her şeyi sattım. Öyle ki devre mülk, sigorta hatta
olmayan yani henüz almadığım bazı ürünleri bile sattım.
Öykünün genel giriş ve gelişmesi buraya kadar neredeyse her defasında aynı gelişse de
sonrasında kahramanımız kafasına göre takılırdı.
Eğer neşeli ise askerlik fıkrası anlatırdı…
“Sigortacının biri orduya gider. Askerler bilgilendirme için büyük bir salona
toplanmıştır. Bizim sigortacı önce kendini, ürünü tanıtır hatta sivil hayatta birkaç
kişinin ne iş yaptığını bile sorar sonra da baslar ürünü rakamlarla hatta grafiklerle
anlatmaya. Konuşmasının sonu için de hazırlanmıştır. Son cümle olarak da
“Arkadaşlar, ben size sigorta satmaya geldim. Sigorta almayanlar savaşa gittiğinde
beynine bir kurşun yerse, ailesi hiç para alamaz; sigortalı olanların ailesine ise, devlet
yüklü bir para öder. şimdi kimler sigorta yaptırmak istiyor?” diye sorar ama
kimseden ses çıkmaz. Üstelik salonda askerlerin kendi aralarında yaptığı sohbetten
dolayı bir uğultu vardır. Bir kez daha dener ama yine sonuç yoktur. Sigortacının
morali çok bozulmuştur. Çünkü askerlerin arasındaki sigortacılar dahi anlattıklarına
ilgi göstermemiştir. Tam gitmek üzereyken eski pazarlamacı bir Asteğmen ben
bunların anlayacağı dilden konuşurum eğer benim sigortamı ücretsiz yaparsan sana
epeyce müşteri bulurum der. Bizim sigortacı da “50 kişi sigorta olursa bendensin”
der. Bunun üzerine eski pazarlamacı Asteğmen sigortacıya “şimdi yerine ve
karşındakine göre nasıl pazarlama yapılır öğrenmeye hazır ol. Ücretsiz sigorta falan
da istemem ben zaten yaptırmak istiyordum parasını öderim. Ama öyle bir şey
yapabilirsen birkaç gariban var ki zaten para ödeyemezler onlara jest yaparsın” der.
Sonra da askerlere dönerek bir elini beline doğru ***ürür, tabancasının üzerine koyar
ve yüksek sesle bağırmaya başlar: “Asker kesin gürültüyü Burada başçavuşun eşeği
mi bağırmıyor. Buraya misafirimiz onca yoldan gelmiş size bir şeyler anlatıyor siz kendi
aranızda konuşuyorsunuz. Ayıp olmuyor mu?” deyince salon bir anda sessizliğe
bürünür. Asteğmen devam eder; “şimdi bakin bakalım buraya sigorta olup da beynine
kurşun yiyenlere devletin ne kadar para ödeyeceğini duydunuz mu?” diye sorar.
Duyduk, der herkes. Asteğmen devam eder “O zaman şimdi siz karar verin bundan
sonra ilk çıkacak savata sizce devlet, savaşa sigorta olanları mı, sigortasız olanları
mı sürer?” Bu soru üzerine tüm üniversite mezunları özellikle finansçılar ve
sigortacılar başta olmak üzere çoğunluk sigorta yaptırır. Diğer birkaç garibana da
sigortacı ücretsiz sigorta yapar.”
Eğer canı bir şeye kızgın ise de “Pazarlamacının yaptığı hatayı” anlatırdı.
“Mağazaya çok genç ve güzel bir pazarlamacı alınmıştı. Patron artık işler açılacak
diye sevinirken müşteriler pazarlamacıdan şikâyet etmeye ve işler kötüye gitmeye
başlamıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışan patron tezgâhın arkasına saklanarak
pazarlamacı ile bir müşterinin konuşmalarını dinlemeye başladı. Müşteri hangi ürünü
Deneyecek olsa pazarlamacı hemen “hanımefendi bu giysi 10 yaş daha genç gösterdi”
diyordu. Patron iyi bir hamle her halde müşteri bu giysiyi alır diye düşünürken..
müşteri “İyi de bu giysiyi çıkardığımda 10 yaş daha yaşlı görünmek istemem ki..”
diyerek giysiyi bırakır ve mağazadan çıkar..”
Eğer pazarlama ekibine yeni katılanlar iyi okullarda okumuş veya büyük firmalardan
gelmiş havalı tipler ise de “banko” öyküsünü anlatırdı.
“Coca Cola’nın pazarlama temsilcilerinden biri Ortadoğu’daki görevinden büyük bir
hayal kırıklığıyla dönmüş. Bunun üzerine bir arkadaşı ona sormuş:
- Sence Araplar üzerinde niye başarılı olamadınız?
-Beni Ortadoğu’ya ilk gönderdiklerinde kendime çok güveniyordum, bir tek sorun
vardı o da Arapça bilmememdi. O yüzden müşterilere vermek istediğim mesajı yan
yana 3 poster halinde düzenledim..
1. posterde kızgın bir çölde kumların üstünde sürünen, susuzluktan kavrulmuş bir
adam var…
2. posterde adam yerde bulduğu Coca Cola’yı alp içiyor..
3. posterde ise adam diriliyor ayağa kalkıyor ve capcanlı oluveriyor..
-Eee, bu harika bir reklam, niye işe yaramadı?
-Şey, Arapların sağdan sola doğru okuduklarını bilmiyordum ki?”
En çok canını sıkan ise pazarlama ekibine karma yani çeşitli bölümlerden birilerini
grubu katmaları idi ama o durumlar için de anlatacağı bir öyküsü vardı…
“Bir camı açık bir odaya 100 kadar tuğlayı belli bir şekilde dizili bırakın. Daha sonra
odaya 2 veya 3 aday gönderin ve kapıyı kapatın. Onları kendi hallerinde bırakın ve 6 saat
sonra odaya giderek durumu analiz edin.
Eğer tuğlaları sayıyorlarsa;
Muhasebe
bölümüne yerleştirin.
Eğer tuğlaları tekrardan sayıyorlarsa;
Denetçiler
bölümüne yerleştirin.
Eğer odanın her yanana tuğla saçmışlarsa;
Mühendisliğe
yerleştirin
Eğer tuğlaları garip bir düzende sıralamışlarsa;
Planlama
bölümüne yerleştirin
Eğer tuğlaları birbirlerine atıyorlarsa;
Operasyonlar
bölümüne yerleştirin
Eğer uyuyorlarsa;
Güvenlik
bölümüne yerleştirin
Eğer tuğlaları parçalara ayırıyorlarsa;
Bilgi Teknolojileri
bölümüne yerleştirin
Eğer boş, boş oturuyorlarsa;
İnsan Kaynakları
bölümüne yerleştirin
Eğer birçok farklı kombinasyon denediklerini söylüyorlar ama bir tuğlayı bile
yerinden kıpırdatmamışlarsa;
Satış
bölümüne yerleştirin
Eğer odada değillerse;
Pazarlama
bölümüne yerleştirin
Eğer camdan boş, boş dışarı bakıyorlarsa;
Stratejik planlama
bölümüne
yerleştirin
Ve son olarak eğer birbirlerine bir şeyler anlatıyorlarsa ve tek tuğla bile yerinden
oynamamışsa ; Onları tebrik edin ve üst yönetime yerleştirin.”
Eğer grubun içinde pazarlama ekibine ısmarlama eleman arayan ve başarısızlıklar için
sadece çalışanları suçlayan yöneticiler varsa aşağıdaki fıkrayı anlatırdı.
“İyi bir firmanın gazeteye verdiği bir ilana bir “Laz” müracaat etmiş. Sarası gelince
görüşmeye girmiş. İş ilanında üniversite mezunu, 25 yaşını aşmamış, iyi Fransızca ve
Arapça konuşan, kendini işine, firmaya adayacak pazarlama konusunda tecrübeli bir
yönetici aranıyor yazıyormuş.
- Hoş geldiniz, hemen başlayalım. Hangi üniversite mezunusunuz?
- Üniversite mezunu değilim.
Peki de.. 25 yaşından da biraz büyük gösteriyorsunuz..
- Öyle 30 yaşındayım. O halde yabancı dilinize güveniyor olmalısınız.
- Yabancı dil bilmem.
- Demek bilmiyorsunuz. Demek ki kendinizi işinize ve firmaya adayacaksınız.
- Kim demiş vereceğiniz üç kuruş için bunu yapacağımı?
- O zaman görüşmeye tecrübenize güvenerek geldiniz.
- Yok, ben pazarlamadan hiç anlamam.
- O zaman niye geldiniz canım kardeşim?
- Bu ilana müracaat edecek başka *** çıkmaz diye düşünmüştüm onun için geldim ama
gördüğüm kadarı ile dışarısı hala dolu. İşte bu yüzden sıramı bekleyip siz yine de bu işte
bana fazla güvenmeyin. Çünkü anca bulursunuz.” demek istedim..
Eğer pazarlama ekibine eski satıcılar katılmış ise de onlara özel fıkrası hazırdır...
“Adamın biri hipermarketin manav bölümünde satıcıyı ikna etmeye çalışmaktadır: "Kivi
alacağım, fakat yarım istiyorum... diyerek satıcıyla olurdu-olmazdı tartışmasına girer.
Müşteriyi ikna edemeyeceğini anlayan satış elemanı ona "Ben müdüre sorayım, kivinin
yarısını satabilir miyiz? der. Sonra da içeri girerek müdüre olayı anlatmaya koyulur:
"Patron, hayvanin biri geldi, kivinin yarısını almak istiyor, ne diyeyim? Tam sorusunu
bitirir bitirmez satıcı arkasında birisinin olduğunu fark eder, dönüp baktığında kivi
isteyen müşteriyle karşılaşır ve konuşmasına bozuntuya vermeden devam eder: "Bu
beyefendi de diğer yarısını istiyor kivinin... diyerek durumu kurtarır. Bu durumu gören
müdür satıcıya "tamam olur” der. Böylece gönderirler müşteriyi. Sonra müdür satış
elemanını yanına çağırır: "Akıllı bir adama benziyorsun. Kendi kendine düştüğün zor
durumdan gene kendi başına kurtulmayı bildin. Artık kendine de yeni bir iş arayabilirsin”
der. Çünkü bu hazırcevap satıcının kısa sürede kendini yerinden edeceğini anlamıştır.”
Diye öykülerini sıralardı Kasaca her durum için bir fıkrası vardı. Çünkü o tüm durumlara
hazır bir pazarlamacı idi.. Kahramanımızın adı ne mi idi ? İsimlendirerek işin sihrini
bozmayalım. Madem bölümün adı “kahramanından öyküler” kahramanımız da anonim
olsun… Fakralar mı? Onlar da netten, oradan buradan…
Abdullah BOZGEY#221;K
Bağımsız Danışman
Öğretim Görevlisi
Yazar
abozgeyik@yahoo.com
1- “KAHRAMANINDAN ÖYKÜLER”
Lütfen dikkat bu öykü gerçek de olabilir, gerçekle uzaktan yakından ilgisi de olmayabilir.
Eğer özellikle pazarlama işiyle uğraşıyorsanız isterseniz kendinize pay çıkarırsınız
istemezseniz de kahramanımızın öyküsünü sadece öykü olarak da dinleyebilir, pardon
okuyabilirsiniz. Yok, eğer pazarlama işi ile uğraşmıyor ve pazarlamacılık için “ko lay canım
herkes yapabilir” diye düşünüyorsanız “bir daha düşünün” derim.
Kahramanımız liseyi yarıda bıraktığında babasından bir araba sopa yed i ama o yılmadı. İş
başvurularının tamamı reddedildi ama zaten bunun olacağını biliyordu. Mesleğe nasıl
başladığını soran tüm çaylaklara ve şirkete alınan tüm pazarlamacılara aşağı yukarı aynı
şekilde hayat hikâyesini anlatırdı.
Bu konuda konuşmaktan o kadar memnun olurdu ki bir başladı mı kimse susturamazdı. Hatta
konuşmaya yani hikâyesini anlatmaya başlayınca eğer bir isi konuşmasını keserse bunu iyi
niyetle yani safça bir soru sormak için bile yapmış olsa onu bir güzel haşlardı bizimki. Yaptığı
işi tüm kalbiyle seviyordu zaten başka türlü bu kadar başarılı olması da mümkün değildi. O
bir pazarlama dehası, bir pazarlama virtiyözü, bir pazarlama sanatçısı kısaca pazarlama ile
an#253;lacak ne kadar “cafcaflı” kelime varsa o kelime onun adına yakışırdı. Öte yandan onu
çekemeyenler de çoktu. Öyle ki çalıştığı her firmada tüm pazarlamacılar önce ona saygı
duymuş, sonra ondan ölesiye nefret etmi#254; hatta dü#254;man olmu#254; ama sonu çta onunla rekabet
ettiklerinde kendileri i#254;i kaybetmi#254; olsa da ona büyük pazarlamac#253; olarak yeniden sayg #253;
duymu#254;tu.
Çünkü o hayat#253;n#253; pazarlamaya adam#253;#254;t#253;. Kim mi bu adam? Durun bakal#253;m hemen öyle
atlamak yok. Sonra bizim kahraman k#253;zar.. Hem kahraman#253;m#253;z#253;n yani pazarlamac#253;n#253;n bir
adam oldu#240;unu da nereden ç#253;kard#253;n#253;z?
Gelelim bizim pazarlamac#253;n#253;n hikâyesine… Baksan#253;za bizimki yine birilerini etraf#253;na
toplam#253;#254; anlat#253;yor nas#253;lsa.. Hadi anlatt#253;klar#253;na biz de kulak kabartal#253;m..
- #222;imdi bak#253;n arkada#254;lar bu elimde tuttu#240;um kalem benim için çok önemli. Neden
diyecek olursan#253;z önemli çünkü babamdan kalan tek hat#253;ra da ondan. Pazarlama
a#254;#253;#240;#253;y#253;m hem de deliler gibi üstelik geçen bunca y#253;la ra#240;men. Sanki dün gibi
hat#253;rl#253;yorum ortaokul y#253;llar#253;nda bizim mahalleye pazarlamac#253;lar gelirdi. Kimisi
tencere veya tava kimisi de ansiklopedi falan satard#253;. Anlayamad#253;#240;#253;m #254;ey bizim gibi
#254;ehrin unutulmu#254; gecekondu bö lgesinde dahi bu pazarlamac#253;lar#253;n gelip bizim
ailelerimiz gibi fakir insanlara bile sat#253;#254; yapmalar#253; idi. Öylesine fak ir dik ki mahallede
bir iki araba ya var ya yo ktu. Mahalle çe#254;mesinden su doldururduk. Öyle çama#254;#253;r
makinesi fa lan da ne bizde ne de tan#253;d#253;#240;#253;m#253;z birilerinde yo ktu. Belki
inanmayacaks#253;n#253;z ama çama#254;#253;rlar ya çe#254;me ba#254;#253;nda y#253;kan#253;r ya da evlerin bahçesine
kurulan koca kazanlarda #253;s#253;t#253;lan sularla ortakla#254;a olarak birkaç kom#254;u kad#253;n ile birlikte
y#253;kan#253;rd#253;. Çama#254;#253;r günlerinden ya ni Pazar günlerinden o nedenle nefret ederdim ki
hala ederim. O zamanlar annem sanki Pazar gününün gelmesini iple çekmiş gibi
“Evladım yine çamaşırlar birikti ama bu hafta çeşmeye de gitmeyince böyle oldu. Eh
artık bahçede elimizden öperler” derdi. Bu cümleyi duymak canımı çok sıkardı çünkü
çamaşırları sıcak su ile yıkayacağımızı anlardım. Oysa çeşmeye ***ürünce ne sıcak su
kaynatma derdi ne de saatlerce çamaşır yıkama vardı. Zavallı annemin ömrü adeta
çamaşır yıkmakla geçiyordu. Kalabalık bir aileydik. İşin aslı o iki oda eve nasıl
sığardık hala düşünürüm. Öyle oda deyince salon salamanje falan zannetmeyin evi.
Odalardan birinde annem ve babam yatardı diğerinde ise hepimiz. Bu arada yattığımız
oda biraz büyükçe ama odanın aynı zamanda mutfak olarak kullanılan bir bölümü
vardı. Hepimiz derken, babaannem, dedem ve biz dört kardeş aynı odada yatardık.
Babam fabrikada işçi idi. Annem ise bazı günler evlere temizliğe giderdi. Babaannem
ve dedem artık iyice yaşlı oldukları için yemek veya temizlik konusunda bile yardım
edemezlerdi anneme.. Kardeşlerim benden küçük olduğu için de tüm yük benim
omuzlarımda idi. Yani ya annem hallederdi isleri ya da ben. Anneme ben büyüyünce
sana çamaşır makinesi alacağım derdim. Öyle de yaptım her ne kadar pazarlamacı
olarak çalışmaya başladıktan yaklaşık 5 yıl sonra ve ancak ikinci el bir çamaşır
makinesi alabildim ama önemli olan sözümü tutmuş olmamdı. Yaşıtlarım liseyi güle
Oynaya okurken ben evde küçük annelik hatta hizmetçilik ediyordum. Buna rağmen
Hiç şikâyetçi olmadım. Zaten şikâyet etsem babamın “şefkatli tokadı” beni kendime
getirirdi. Buna rağmen babama hiç kızmamıştım. Ta ki bana Çeşme başında diğer
Kızların ve bakkalın oğlu Zeki’nin yanında ağzına geleni söyleyip evire çevire dövene
kadar. İşte o gün hem evden kaçtım hem de bu mesleğe başladım. Arkamdan fırlattığı
bu kalemi de yanımdan hiç ayırmadım. Suçum ona “pazarlamacılar çok para
kazanıyor. Ben de pazarla macı olmak isterim” demek idi.
Tam kaldığım yerden devam edecekken yeni işe başlayan pazarlamacı kızlardan bir i
dayanamayıp ona bir soru sordu.
- Anlaşılan Zeki’ye aşıktın. Baban da öyle yapınca sende buna bozuldun değil mi?
İşte o an diğerleri şimdi bizimki kıza ağzının payını verecek diye baktılar. Oysa bu defa öyle
olmadı. Bizimki sanki kendisi bir şey anlatırken sözü kesilmemiş de sohbet ediyorlarmış gibi
konuşmaya başladı.
- Bakıyorum olayı anında çözdün. Çok zeki gördüm seni.
- Şey beni yanlış anlamayın.. Siz öyle deyince biran boş bulundum.
- Yanlış anlayacak ne var gülüm? Hem senin adın ne idi? Bu mesleği isteyerek mi
seçtin sen?
- Adım Yeliz. Evet, isteyerek seçtim.
- Yani dünyanın en eski mesleği *********likle eş değer tutulan sanki yaptığımız iş “o” muş
yani kendimizi pazarlıyormuşuz gibi düşünüyor insanlar. Bize sanki veremli hatta
AİDS’i muamelesi çekiyorlar. Onlar bunu yapıyor ve biz de bu hakaretleri, en azından
imaları sineye çekiyoruz. Sen de kalkmış mesleği isteyerek seçtim mi diyorsun?
- Şey ben öyle demek istemedim.
- İyi de Yeliz ben de senin öyle bir şey dediğini söylemedim ki. Benim dediğim
başkalarının seni de beni de yani hepimizi aynı *********ler gibi görmeleri. Yaptığımız işi
küçümsemeleri. Bizi yo k saymaları.. Pazarlamacıları küçümsemeleri benim kafamı
attıran da bu. Yoksa sana değil kızgınlığım.
- Şey sizi kazdırmak istemezdim. Özür dilerim.
- Ne kızması, ne özrü? Eğer böyle yaparsan hak edersin onların sana söylenecekleri.
Sakın yaptığın işten utanma. Takma kafana diğerlerinin ne dediğine.. Tamam mı?
- Tamam. Şey kızmazsanız şeyi soracaktım babanız size ne söylemişti de siz bu mesleği
Seçtiniz?
- Bak Yeliz burası hikâyemin can alıcı noktası çünkü babam bana “Ulan başıma *********
mi olacaksan? Nereden çakardan tencere tava pazarlamayı? Onlar bitince kendini mi
pazarlayacaksın? Bu yaştan sonra kendime ***** dedirtmem” diyerek beni evire
çevire dövmüştü. İşte mesleğe o gün başladım. Başlangıçta pek tencere, tava veya
ansiklopedi satamadım ama sonra her şeyi sattım. Öyle ki devre mülk, sigorta hatta
olmayan yani henüz almadığım bazı ürünleri bile sattım.
Öykünün genel giriş ve gelişmesi buraya kadar neredeyse her defasında aynı gelişse de
sonrasında kahramanımız kafasına göre takılırdı.
Eğer neşeli ise askerlik fıkrası anlatırdı…
“Sigortacının biri orduya gider. Askerler bilgilendirme için büyük bir salona
toplanmıştır. Bizim sigortacı önce kendini, ürünü tanıtır hatta sivil hayatta birkaç
kişinin ne iş yaptığını bile sorar sonra da baslar ürünü rakamlarla hatta grafiklerle
anlatmaya. Konuşmasının sonu için de hazırlanmıştır. Son cümle olarak da
“Arkadaşlar, ben size sigorta satmaya geldim. Sigorta almayanlar savaşa gittiğinde
beynine bir kurşun yerse, ailesi hiç para alamaz; sigortalı olanların ailesine ise, devlet
yüklü bir para öder. şimdi kimler sigorta yaptırmak istiyor?” diye sorar ama
kimseden ses çıkmaz. Üstelik salonda askerlerin kendi aralarında yaptığı sohbetten
dolayı bir uğultu vardır. Bir kez daha dener ama yine sonuç yoktur. Sigortacının
morali çok bozulmuştur. Çünkü askerlerin arasındaki sigortacılar dahi anlattıklarına
ilgi göstermemiştir. Tam gitmek üzereyken eski pazarlamacı bir Asteğmen ben
bunların anlayacağı dilden konuşurum eğer benim sigortamı ücretsiz yaparsan sana
epeyce müşteri bulurum der. Bizim sigortacı da “50 kişi sigorta olursa bendensin”
der. Bunun üzerine eski pazarlamacı Asteğmen sigortacıya “şimdi yerine ve
karşındakine göre nasıl pazarlama yapılır öğrenmeye hazır ol. Ücretsiz sigorta falan
da istemem ben zaten yaptırmak istiyordum parasını öderim. Ama öyle bir şey
yapabilirsen birkaç gariban var ki zaten para ödeyemezler onlara jest yaparsın” der.
Sonra da askerlere dönerek bir elini beline doğru ***ürür, tabancasının üzerine koyar
ve yüksek sesle bağırmaya başlar: “Asker kesin gürültüyü Burada başçavuşun eşeği
mi bağırmıyor. Buraya misafirimiz onca yoldan gelmiş size bir şeyler anlatıyor siz kendi
aranızda konuşuyorsunuz. Ayıp olmuyor mu?” deyince salon bir anda sessizliğe
bürünür. Asteğmen devam eder; “şimdi bakin bakalım buraya sigorta olup da beynine
kurşun yiyenlere devletin ne kadar para ödeyeceğini duydunuz mu?” diye sorar.
Duyduk, der herkes. Asteğmen devam eder “O zaman şimdi siz karar verin bundan
sonra ilk çıkacak savata sizce devlet, savaşa sigorta olanları mı, sigortasız olanları
mı sürer?” Bu soru üzerine tüm üniversite mezunları özellikle finansçılar ve
sigortacılar başta olmak üzere çoğunluk sigorta yaptırır. Diğer birkaç garibana da
sigortacı ücretsiz sigorta yapar.”
Eğer canı bir şeye kızgın ise de “Pazarlamacının yaptığı hatayı” anlatırdı.
“Mağazaya çok genç ve güzel bir pazarlamacı alınmıştı. Patron artık işler açılacak
diye sevinirken müşteriler pazarlamacıdan şikâyet etmeye ve işler kötüye gitmeye
başlamıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışan patron tezgâhın arkasına saklanarak
pazarlamacı ile bir müşterinin konuşmalarını dinlemeye başladı. Müşteri hangi ürünü
Deneyecek olsa pazarlamacı hemen “hanımefendi bu giysi 10 yaş daha genç gösterdi”
diyordu. Patron iyi bir hamle her halde müşteri bu giysiyi alır diye düşünürken..
müşteri “İyi de bu giysiyi çıkardığımda 10 yaş daha yaşlı görünmek istemem ki..”
diyerek giysiyi bırakır ve mağazadan çıkar..”
Eğer pazarlama ekibine yeni katılanlar iyi okullarda okumuş veya büyük firmalardan
gelmiş havalı tipler ise de “banko” öyküsünü anlatırdı.
“Coca Cola’nın pazarlama temsilcilerinden biri Ortadoğu’daki görevinden büyük bir
hayal kırıklığıyla dönmüş. Bunun üzerine bir arkadaşı ona sormuş:
- Sence Araplar üzerinde niye başarılı olamadınız?
-Beni Ortadoğu’ya ilk gönderdiklerinde kendime çok güveniyordum, bir tek sorun
vardı o da Arapça bilmememdi. O yüzden müşterilere vermek istediğim mesajı yan
yana 3 poster halinde düzenledim..
1. posterde kızgın bir çölde kumların üstünde sürünen, susuzluktan kavrulmuş bir
adam var…
2. posterde adam yerde bulduğu Coca Cola’yı alp içiyor..
3. posterde ise adam diriliyor ayağa kalkıyor ve capcanlı oluveriyor..
-Eee, bu harika bir reklam, niye işe yaramadı?
-Şey, Arapların sağdan sola doğru okuduklarını bilmiyordum ki?”
En çok canını sıkan ise pazarlama ekibine karma yani çeşitli bölümlerden birilerini
grubu katmaları idi ama o durumlar için de anlatacağı bir öyküsü vardı…
“Bir camı açık bir odaya 100 kadar tuğlayı belli bir şekilde dizili bırakın. Daha sonra
odaya 2 veya 3 aday gönderin ve kapıyı kapatın. Onları kendi hallerinde bırakın ve 6 saat
sonra odaya giderek durumu analiz edin.
Eğer tuğlaları sayıyorlarsa;
Muhasebe
bölümüne yerleştirin.
Eğer tuğlaları tekrardan sayıyorlarsa;
Denetçiler
bölümüne yerleştirin.
Eğer odanın her yanana tuğla saçmışlarsa;
Mühendisliğe
yerleştirin
Eğer tuğlaları garip bir düzende sıralamışlarsa;
Planlama
bölümüne yerleştirin
Eğer tuğlaları birbirlerine atıyorlarsa;
Operasyonlar
bölümüne yerleştirin
Eğer uyuyorlarsa;
Güvenlik
bölümüne yerleştirin
Eğer tuğlaları parçalara ayırıyorlarsa;
Bilgi Teknolojileri
bölümüne yerleştirin
Eğer boş, boş oturuyorlarsa;
İnsan Kaynakları
bölümüne yerleştirin
Eğer birçok farklı kombinasyon denediklerini söylüyorlar ama bir tuğlayı bile
yerinden kıpırdatmamışlarsa;
Satış
bölümüne yerleştirin
Eğer odada değillerse;
Pazarlama
bölümüne yerleştirin
Eğer camdan boş, boş dışarı bakıyorlarsa;
Stratejik planlama
bölümüne
yerleştirin
Ve son olarak eğer birbirlerine bir şeyler anlatıyorlarsa ve tek tuğla bile yerinden
oynamamışsa ; Onları tebrik edin ve üst yönetime yerleştirin.”
Eğer grubun içinde pazarlama ekibine ısmarlama eleman arayan ve başarısızlıklar için
sadece çalışanları suçlayan yöneticiler varsa aşağıdaki fıkrayı anlatırdı.
“İyi bir firmanın gazeteye verdiği bir ilana bir “Laz” müracaat etmiş. Sarası gelince
görüşmeye girmiş. İş ilanında üniversite mezunu, 25 yaşını aşmamış, iyi Fransızca ve
Arapça konuşan, kendini işine, firmaya adayacak pazarlama konusunda tecrübeli bir
yönetici aranıyor yazıyormuş.
- Hoş geldiniz, hemen başlayalım. Hangi üniversite mezunusunuz?
- Üniversite mezunu değilim.
Peki de.. 25 yaşından da biraz büyük gösteriyorsunuz..
- Öyle 30 yaşındayım. O halde yabancı dilinize güveniyor olmalısınız.
- Yabancı dil bilmem.
- Demek bilmiyorsunuz. Demek ki kendinizi işinize ve firmaya adayacaksınız.
- Kim demiş vereceğiniz üç kuruş için bunu yapacağımı?
- O zaman görüşmeye tecrübenize güvenerek geldiniz.
- Yok, ben pazarlamadan hiç anlamam.
- O zaman niye geldiniz canım kardeşim?
- Bu ilana müracaat edecek başka *** çıkmaz diye düşünmüştüm onun için geldim ama
gördüğüm kadarı ile dışarısı hala dolu. İşte bu yüzden sıramı bekleyip siz yine de bu işte
bana fazla güvenmeyin. Çünkü anca bulursunuz.” demek istedim..
Eğer pazarlama ekibine eski satıcılar katılmış ise de onlara özel fıkrası hazırdır...
“Adamın biri hipermarketin manav bölümünde satıcıyı ikna etmeye çalışmaktadır: "Kivi
alacağım, fakat yarım istiyorum... diyerek satıcıyla olurdu-olmazdı tartışmasına girer.
Müşteriyi ikna edemeyeceğini anlayan satış elemanı ona "Ben müdüre sorayım, kivinin
yarısını satabilir miyiz? der. Sonra da içeri girerek müdüre olayı anlatmaya koyulur:
"Patron, hayvanin biri geldi, kivinin yarısını almak istiyor, ne diyeyim? Tam sorusunu
bitirir bitirmez satıcı arkasında birisinin olduğunu fark eder, dönüp baktığında kivi
isteyen müşteriyle karşılaşır ve konuşmasına bozuntuya vermeden devam eder: "Bu
beyefendi de diğer yarısını istiyor kivinin... diyerek durumu kurtarır. Bu durumu gören
müdür satıcıya "tamam olur” der. Böylece gönderirler müşteriyi. Sonra müdür satış
elemanını yanına çağırır: "Akıllı bir adama benziyorsun. Kendi kendine düştüğün zor
durumdan gene kendi başına kurtulmayı bildin. Artık kendine de yeni bir iş arayabilirsin”
der. Çünkü bu hazırcevap satıcının kısa sürede kendini yerinden edeceğini anlamıştır.”
Diye öykülerini sıralardı Kasaca her durum için bir fıkrası vardı. Çünkü o tüm durumlara
hazır bir pazarlamacı idi.. Kahramanımızın adı ne mi idi ? İsimlendirerek işin sihrini
bozmayalım. Madem bölümün adı “kahramanından öyküler” kahramanımız da anonim
olsun… Fakralar mı? Onlar da netten, oradan buradan…
Abdullah BOZGEY#221;K
Bağımsız Danışman
Öğretim Görevlisi
Yazar
abozgeyik@yahoo.com