Ana içeriğe geç
YORUM YAZ

Tartışmaya katıl

Mesajınızı açık ve okunabilir biçimde yazın.

Not: Yorum gönderebilmek için kayıt olmalısınız.
Kayıt olmak için, buraya tıklayınız. Kayıt ücretsizdir!
Kullanıcı adı:
Şifre:
Mesaj ikonu:
İÇERİKMesajınızDüşüncenizi açık, okunabilir ve konuya katkı sağlayacak biçimde yazın.

Önizle ile kontrol edin. Ctrl/Cmd+B · I · U0 kelime0 karakter
Gönderi seçenekleriİmza, bildirim ve moderasyon
 

Hazır olduğunuzda kaydedinÖnizleme değişiklikleri kaydetmez.
  

Konu bağlamını inceleOrijinal yazı ve son yorumlar

Orijinal yazı

03/03/2010 : 09:25:35
--------------------------------------------------------------------------------

Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah.
- Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı adımlarla Beyazıd’a çıkar, döner Vefa’ya. Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o sıra, orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar ‘Kimdir bu?’ Ahali ‘Aman hocam hiç bulaşma.’ derler, ‘Ayyaşın, meyhur’un biri işte!’
- Nereden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz. Bir başkası tafsilata girer. ‘Biliyor musunuz?’ der, ‘Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır, nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine.’ Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
‘İsterseniz komşulara sorun.’ der, ‘Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte gören olmuş mu?’
Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah önünü keser.
- Nereye?
- Bilmem. Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz. Öyle veya böyle tebaamızdır. Defnini tamamlasak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
- Olmaz. Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim. Nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim Ayasofya’dan, Süleymaniye’den. En azından Fatih Camii’nden.
- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.
Ve gelirler camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.
Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır ‘Sultanım’ der, ‘Yanlış yapıyoruz galiba’.
- Nasıl yani?
- Heyecana kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya, Kimbilir hanımı vardı belki, belki de yetimleri?
- Doğru. Öyle ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler, sanki bu vefatı bekler gibidir. ‘Hakkını helal et evladım.’ der, ‘Belli ki çok yorulmuşsun.’ Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar.
Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından. ‘Biliyor musun oğlum?’ diye dertli dertli söylenir, ‘Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya.’
- Niye?
- Ümmet-i Muhammed içmesin, diye.
- Hayret.
-Sizin zamanınızı satın almadım mı?
Sonra malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım.’ derdi. ‘Öyleyse şimdi dinleseniz gerek...’ O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül İslâm okurdum.
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki.
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı ki...’ derdi, ‘Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli.’
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi.
- İşte bu yüzden Nişanca’ya, Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün ‘Bakasın Efendi!’ dedim,
‘Sen böyle böyle yapıyorsun; ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada’.
- Doğru öyle ya?
- ‘Kimseye zahmetim olmasın!’ deyip mezarını kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. ‘İş mezarla bitiyor mu?’ dedim. ‘Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?’
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra ‘Allah büyüktür hatun.’ dedi, ‘Hem padişahın işi ne?’


..............

İşte Nalıncı Baba o adsız sansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı,
Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat etti. Cenaze
hizmetlerini bizzat padişah gördü ve mübareği evine defnetti. Kabri üzerine
bir kubbe, önüne bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını.
Türbesi Unkapanı nda, Cibali tütün fabrikasının arkasında,
Haraçzade Camii karşısındadır

Son 5 yorum (en yenisi önce)

03/03/2010 : 14:52:43
Allah dostlarını arayıp bulmak lazım. Bakıp iyi görmek lazım. Bir mürşidi kamil bulup el almak lazım...
03/03/2010 : 13:07:40

Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri II. Osman döneminde Bursa'da yaşamış bir kadıdır.. herşey bir boşanma davasının huzuruna gelmesiyle başlar...

Bir bayan, kocasının bir süredir ortadan kaybolduğunu iddia etmekte ve boşanmak istemektedir..Kocası ise hac vazifesini ifa etmek için gittiğini söylemekte..hatta hacda gördüğü Bursalı hacılara hediyelik birkaç eşya emanet ettiğini iddia etmektedir…oysaki bu kadar kısa bir sürede hac gibi meşakkatli ve uzun bir yoldan dönmek mümkün değildir…

Kadı kararını verir…hacdan gelecek olan Bursalı hacılar daha şehre girmeden önce toplanıp huzuruna getirilecek ve sorgulanacaktır…
Denilen yapılır…olay doğrudur..gerçekten de adam hac yapmış ve arkadaşlarına hediyelikler emanet etmiştir…dava kapanır…ancak bu kadı’nın içinde ukde olarak kalır ve günlerce düşünmesine vesile olur…
Gidip o adamı bulur ve böyle bir mucizeyi gerçekleştirmek için kimden feyz aldığını sorar…ve adamın söyledikleri doğrultusunda zamanın evliyalarından Üftade Hazretlerini gider bulur ve tüm malını mülkünü bırakıp onun öğrencisi olmayı ister…kendini tamamen dünya nimetlerinden uzak tutmayı başaran bu uğurda Pazar yerinde kadı kıyafetleriyle ciğer satan,tuvaletleri temizleyen ve benliğini Allahu tealaya adayan Hüdai Hz.leri en kısa zamanda Üftade Hz.lerinin en gözde öğrencisi olur…ve ona her sabah namazında uyanıp hocasının abdest suyunu ısıtma görevi verilir…bir sabah kötü bir kabusla uyanan Hüdai Hz.leri hocasının suyunu ısıtmakta geç kaldığını fark eder ve su dolu ibriği göğsüne bastırıp hocasından özür diler…Üftade Hz. Israrla suyla abdest almak ister …suyun üzerinden dumanlar yükselmektedir…O gün Üftade Hz. ''Bu su belli ki odunla ısınmamış..Allah aşkıyla ısınmış…sen artık oldun…ayrılma zamanımız geldi''…der ve onu başka bir yere öğrenci yetiştirmeye gönderir… kısa zaman sonra da hakkın rahmetine kavuşur…

Dönem padişahlarından II.Osman ülkedeki bütün velileri huzuruna çağırır…ve elindeki iğne kutusunda ne olduğunu bilenin onun danışmanı olacağını söyler…Bütün veliler orada olsa olsa iğne vardır padişahım derler…sıra Aziz Mahmut Hüdai Hazretlerine gelir...cevap verir..
''Padişahım…ben o kutuda ne olduğunu bilemem…O kutuya iğne de sığabilir…bir küçük kertenkele de..'' diye cevap verir…Kutuda gerçekten kertenkele vardır ve hayretler içinde kalan padişah onu danışmanı ilan eder…Rüyalarını yorumlatmaya ferman gönderdiğinde bile fermanın içindekiler dahi okunmadan cevabı yazılmıştır…

Üftade Hz.lerinin bir duası vardır…Padişahlar peşin sıra yürüsün diye…Onu ziyarete gelen padişah Hüdai Hzlerini atına bindirir ve peşi sıra yürür…Aziz Mahmut Hüdai Hz. sırf hocasının duasını gerçekleştirmek adına bunu yaptığını söyler…

Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri mütevazi bir hayat sürdürmüş ve dergahında birçok öğrenci yetiştirmiştir.Bir duası vardır…

''Beni sevenler..türbemde bir kez dahi gelip fatiha okuyanlar…denizde boğulmasın…ömrü boyunca yokluk yüzü görmesin…''

Türbesi Üsküdar’dadır…Allah bir gün ziyaret edip ruhuna fatiha okumayı nasip eder inşallah…
03/03/2010 : 12:34:44
> HABİB BABA
>
> Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah
> dostlarındandır. Yaşlıdır,fakirdir,gariptir.Fakat Rabbinin katında da
> alemlere denk bir değerin sahibidir.
> Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a
> gelmiştir.Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama
> gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak...
>
> Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.
> Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.
> 'Bugün' der, 'Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan
> müşteri alamıyoruz.'
> Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...
> 'Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır
> çıkarım.Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.Binbir dil
> döker.Hamamcı ehl-i insaftır...
>
> Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek ...
> 'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler,
> senin farkına varmasınlar.'
> Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya
> başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir.
> Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü
> fakirdir... Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş,
> 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından
> haberdar olan padişah merak etmiştir.
> 'Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta,
> kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?'
> Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.
> Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır...
> Hamamcı vezirler der almak istemez...
>
> Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir...
>
> Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın
> kulağına fısıldar:
> 'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına...
>
> Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha!
> Vezirler varlığınızı bilmesinler.'
> Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce
> yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef,
> dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır...
> Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz
> kirlenmiş gibi gelir ona...
>
> Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş
> padişah olduğunu ilham etmemiştir...
> Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı
> zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:
> 'Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim.'
> Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz
> duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu
> bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik
> yapmayı teklif etmektedir.
> Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: 'Buyur baba' der,
> 'ellerin dert görmesin'
> Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir.
> Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler...
>
> Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa
> insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.
> 'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.'
> Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;
> 'Olur evlad' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad
> kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...
> 'Baba' der, 'görüyormusun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış...
>
> Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise
> burada iki hırsız gibi...'
> Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile
> bırakmaz, kendi hükmünü söyler...
>
> Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi
> elden düşürten cinstendir:
> 'Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl
> Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını
> bile Sultan Murad'a keselettirir...

03/03/2010 : 11:51:27
var mehmet ustam ama onlar kendilerini belli etmezler
03/03/2010 : 10:17:11
Ders alınacak çok güzel bir kıssadan hisse.Mekanları cennet olsun.
Kimin ne olduğunu ALLAH bilir.
Şimdiki zamanda ne öyle nalıncılar var, nede öyle padişahlar...