Ana içeriğe geç
YORUM YAZ

Tartışmaya katıl

Mesajınızı açık ve okunabilir biçimde yazın.

Not: Yorum gönderebilmek için kayıt olmalısınız.
Kayıt olmak için, buraya tıklayınız. Kayıt ücretsizdir!
Kullanıcı adı:
Şifre:
Mesaj ikonu:
İÇERİKMesajınızDüşüncenizi açık, okunabilir ve konuya katkı sağlayacak biçimde yazın.

Önizle ile kontrol edin. Ctrl/Cmd+B · I · U0 kelime0 karakter
Gönderi seçenekleriİmza, bildirim ve moderasyon
 

Hazır olduğunuzda kaydedinÖnizleme değişiklikleri kaydetmez.
  

Konu bağlamını inceleOrijinal yazı ve son yorumlar

Orijinal yazı

20/12/2004 : 14:36:30
Mergers ( Şirket Birleşmeleri )

Küreselleşme ile birlikte artan rekabet firmaların yaşam mücadelelerini gün geçtikçe zorlaştırmakta ve firmalar için ayakta kalabilmek bir takım stratejik kararların doğru zamanda ve doğru biçimde uygulanabilmesine bağlı olmaktadır. Bu noktada stratejik yönetim becerisi ön plana çıkmakta ve yeni ekonominin yöneticileri ancak vizyonlarını geniş tutarak, modern yönetim yaklaşımını benimseyerek ve iş dünyasının sürekli yenilenen norm ve trendlerine uyum sağlayabilme yeteneklerini geliştirerek kendilerini küresel rekabet cenderesinden kurtarma şansına sahip olabileceklerdir. Böylesine zorlayıcı bir ortamın doğal sonucu olarak firmalar çeşitli ortaklıklar kurmak ve stratejik işbirlikleri yapmak zorunluluğu hissetmişlerdir. Bu doğrultuda işletmeler varlıklarını koruyabilmek için maliyetleri, sermayeyi, teknolojiyi, iletişim ve pazarlara ulaşım imkanlarını ve belkide en önemlisi teşebbüs risklerini paylaşarak büyümeyi tercih etme durumunda kalmışlardır.

İşletme dışı büyüme stratejileri ile firmalar büyümelerini yalnızca kendi kaynak ve çabaları ile sınırlamaktan kurtulma avantajının yanı sıra uluslararası pazarlara açılma ve küresel faaliyet gösterebilme gibi rekabet üstünlüklerine de sahip olabilmişlerdir. Genel olarak satın alma, birleşme ve işbirliği olarak tanımlanan işletme dışı büyüme stratejileri mevcut ürün ve pazar alanlarında uygulanabileceği gibi yeni ürün ve pazar alanlarında da uygulanma şansına sahiptir.

Birleşme iki işletmenin faaliyetlerinin birleştirilmesini açıklayan genel bir kavramı ifade etmektedir. İşletmeler arası işbirliğinin birleşme olarak adlandırılması için hem ekonomik hem de hukuksal yönden işletmelerin bir birlik haline gelmeleri ve aynı zamanda işletmelerin mal varlıklarının da birleştirilmiş olması gerekmektedir. Birleşme kavramı, devralma ve yeni kuruluş biçimindeki birleşmeyi kapsayan bir üst kavramdır.

Son 20 yorum (en yenisi önce)

23/09/2009 : 14:04:29
07/01/2005 : 16:40:30
Otomobil, petrol ve diğer bir çok tüketim maddesinden alınan vergiler çok yüksektir. Bunu da hesaba katmak gerek.
"Dolaylı vergi soygunu
Mustafa Sönmez
Hürriyet’te Ege Cansen, herkesin ezberini bozacak bir şeyler yazdı. 6 Kasım tarihli Hürriyet’teki köşesinden okuyalım: “Sırası gelmişken, şu ‘dolaylı vergi adaletsizdir, dolaysız vergi adaletlidir’ teranesini de irdelemenizi istiyorum. Dolaylı vergi, özellikle tüketim harcamalarından alınan vergidir. Tüketimi vergilemek, niçin geliri vergilemekten adaletsiz olsun. Çok tüketen çok vergi verir”. Acaba öyle mi? Çok tüketen kim, zengin sınıf mı?
Dolaylı vergilerin, toplam vergiler içinde yüzde 70’e vardığı koşullarda, KDV’si, ÖTV’si ile dolaylı vergileme, adil bir vergileme sayılır mı? Gelin tartışalım.
Aileler olarak evimize giren geliri öncelikle tüketime harcar, yeterse tasarruf ederiz. Ancak, tasarruf, yoksulun, hatta orta gelirlinin harcı değildir, üst, orta ve üst gelir grubunun harcıdır. Alttakiler, bırakın tasarruf etmeyi, gerekli tüketim için üstüne üstlük borçlanırlar.
DİE’nin 2003 tüketim ve gelir dağılımı araştırma sonuçlarını alalım. Görüyoruz ki, tasarruf eden sınıflar üst gelir grupları, yani nüfusun en üstteki yüzde 20’lik grubudur ve bunlar 2003’te gelirlerinin yüzde 68’ini tüketime ayırırken yüzde 32’sini tasarruf etmişlerdir. Buna karşılık geri kalan nüfusun yüzde 80’i gelirinden pek tasarruf edememiş, gelirinin yüzde 95’ini harcamış.
Tasarruflar vergiden muaf
Tüketimden alınan vergiler, gelirin sadece tüketilen kısmına yüklenir, tasarrufları vergiden muaf tutar. Diyelim ki, bütün tüketim harcamaları, tüketimin türü ayırd edilmeden yüzde 15 vergilenmiş olsun. Bu durumda yoksul sınıfların, çalışanların aralarında olduğu yüzde 80’lik nüfus, gelirlerinin hepsine yakınını tükettikleri için toplam gelirlerinin yüzde 15’ini vergi olarak ödemişlerdir. Buna karşılık en üstteki yüzde 20’lik varlıklı sınıf, rantiyeler, gelirlerinin sadece yüzde 68’ini tüketip yüzde 32’sini tasarruf ettikleri için ve tasarrufları vergiden muaf olduğu için toplam gelirlerinin yüzde 10.2’sini (yüzde 68 tüketimxyüzde 15 vergi) hazineye vereceklerdir.
Vergiden kurtulanlar
Şimdi ne çıktı ortaya? Yüzde 80’lik nüfus, gelirinin tamamını tükettiği için yüzde 15 vergileniyor ve 2003’te dolaysız vergiler çanağına 13.5 katrilyon lira aktarıyor. Buna karşılık yüzde 20 azınlık, milli gelirden yüzde 48 pay aldığı halde bunun ancak üçte ikisini tüketiyor ve üçte birini tasarruf ediyor. Tükettiği kısımdan dolaylı vergi çanağına yaklaşık 6 katrilyon lira katkıda bulunuyor. Böylece çanaktaki toplam 19.5 katrilyon liralık dolaylı vergiye katkının ancak yüzde 30’u zengin sınıftan gelirken, yüzde 70’i onun altında kalan sınıflardan geliyor. Yüzde 80’inin gelirinin tamamı tüketirken vergilenirken, yüzde 20’lik azınlığın gelirinin üçte biri vergilenmekten kurtuluyor.
Ege Cansen, çok tüketen çok vergi verir diye ilk elde makul bir şey söylemiş görünmekle beraber o en çok tüketenin, tasarruf imkânı olmayan sınıflar olduğunu atlamış olmalı.
Dolaylı vergi ağırlıklı bir sistem, nüfusun yüzde 80’inin gelirlerini daha büyük bir oranda azaltırken, gelir dağılımını emekçiler aleyhine değiştirmiş olur, eşitsizlikleri büyütür." Kaynak: http://www.evrensel.net/04/11/09/ekonomi.html#1T

"ABLO..........Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak

İki rapor ve bir “sendikacı (!)”
Türkiye’deki uygulamaları, adil olma ölçütlerinden son derece uzak ve bu nedenle en yakıcı sorunlardan biri haline gelen vergi “politikaları” doğal olarak gündemin tartışma konuları arasından çıkmamaktadır. Bu köşede, Türkiye’de uygulanan vergi politikalarının adil olmadığı, vergilerin sürekli emekçiler ve yoksulların sırtından karşılandığı çeşitli verilerle birçok kez anlatılmaya çalışıldı.
Bugün de, Uluslararası Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından hazırlanan vergi raporu üzerine bu konuyu ve bir “sendikacının” yaklaşımını bir kez daha değerlendirme durumu hasıl oldu.
Raporda, 30 OECD ülkesindeki verilerin karşılaştırılmasında da Türkiye gayri adil sıralamada birinci sıraya oturmaktadır. Örneğin, mükellef sayılarının ülke nüfusuna oranına bakıldığında; Türkiye yüzde 3 oranıyla en az mükellef sayısı ile birinci sırada yer alırken, Meksika yüzde 8, Japonya yüzde 16, Çek Cumhuriyeti yüzde 17, Yunanistan yüzde 33, Almanya ve İspanya yüzde 35 oranı ile en az mükellefe sahip iken; Finlandiya yüzde 88, Norveç yüzde 79 ve Belçika yüzde 69 oranı ile mükellef sayılarının nüfusa oranı en yüksek olan OECD ülkeleri arasında yer almaktadır.
Peki mükellef sayısı bu kadar düşük olan Türkiye vergiyi nereden karşılamaktadır dersiniz? Kuşku yok ki, zengin-fakir ayırımı yapmadan, adil olmayan tüketim üzerinden alınan ve yüzde 74 oranlarına yaklaşan dolaylı vergilerle karşılamaktadır! Son 25 yılda uygulanan politikalarla vergi dışı bırakılan ve özendirilen rant ekonomisinin doğurduğu sonuçlar; mükellef sayısını nüfusa oranı yüzde 3’lerde kalmıştır.
Yine vergilerin karşılandığı diğer bir kesimin de emekçiler olduğu tartışmasızdır. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) tarafından yapılan bir araştırma bu durumu doğrulamaktadır. TİSK’in yayımladığı, “2003 Yılı Çalışma İstatistikleri ve İşgücü Maliyeti” başlıklı rapora göre; OECD ülkeleri arasında çalışanlar üzerindeki vergi yükü sıralamasında da Türkiye yüzde 42.1 oranı ile “birinci” sırada yerini almaktadır. Diğer OECD ülkelerinden Polonya yüzde 41.3 oranı ile ikinci, Fransa yüzde 40 ile üçüncü, İsveç yüzde 39.5 oranı ile çalışanlarından en fazla vergi alan ülke sıralamasında dördüncü sırada yer alırken; Kore yüzde 13.6, Lüksemburg yüzde 9.6, İzlanda yüzde 8.9 ve İrlanda yüzde 7.4 oranı ile çalışanlarına en az vergi yükü bindiren ülkeler olarak dikkat çekmektedir! TİSK bu çalışmayı, çalışanlar üzerindeki vergi yüküne dikkat çekmek için yapmamış kuşkusuz. Çalışanlardan dolayı işverene maliyetinin ne oranda olduğuna dikkat çekmek için bu araştırmayı yaptığını da belirtmek gerekir." Kaynak: http://www.evrensel.net/05/01/06/kose.html#2
06/01/2005 : 18:03:34
Tekele tamamen karşı bir insanım. Üstün çıkmaya çalışanlardan yanayım. Ürünüyle yaptığı işle kalitesiyle tekel oluşturma yoluna gidenler bizlere bir şey verebilirler. Bunun yanında yasal düzenlemelerle, mafyayla, güçle tekel olanlar kötü mallarıyla kötü hizmetleriyle hiç bir şey veremezler. Ab'den nasibini bu tür tekelciler alacaklardır umarım. Örneğin senelerdir Tofaşlarla kazıklandığımız gibi. Senelerdir ne bir kalite ne bir güvenlik ne bir konfor veren arabalarla üstelik pahalı, bizi kandırdılar. Sırf az vergi vermek parçasını ucuz almak için aldık. Mecbur bırakıldık. Bundan sonrada devam etsinler de görelim.
06/01/2005 : 17:29:54


Şimdi gelelim yorumlara: küreselleşmeyle birlikte şirketler rekabet edebilmek için iş birliği, birleşme ve daha bir çok şeye başvuracaklardır. Ne de olsa tekel olmanın büyük avantajı vardır. Hiç bir şirkette bu avantajın dışında kalmak istemez. Tüm bunlar sıradan vatandaşlar ve tüketiciler için büyuk tehlikeler de yaratabilir.
06/01/2005 : 17:21:49
Şu haber de dikkatinizi çekebilir:

"Birleşmeler Nasıl Gidiyor?

Son on yılda gündemimizden hiç çıkmayan ancak bir türlü tam anlamıyla hayata geçtiğini göremediğimiz bir kavram şirket birleşmeleri.

Cumhur Kuşcuoğlu - Ernst & Young


2 Mart 2004 — Hayat bulan birleşmelerin çoğunun da başarısız damgasını yemesi çok uzun sürmedi maalesef. Ticari kaygılar ve ileriye dönük büyük beklentiler doğrultusunda bir araya geldi şirketler çoğu zaman. Ancak yeniden yapılanma sürecinin, rekabetin arttığı dönemlerin ve hatta hızlı büyüme dönemlerinin, taraflar arası ciddi sorunlara ve kilitlenmelere yol açabildiğini gözlemledik. Hal böyle olunca ayrılıklar da kaçınılmaz oldu.










90’lı yılların başından itibaren ivme kazanan şirket birleşmelerinin temel amacı, bir artı bir denkleminin sonucunu “üç”e eşitleyebilmek aslında. Hissedarlar ve borsa yatırımcıları tarafından şirket yöneticileri üzerinde oluşturulan değer artırma baskısı, şirketleri bu tip birleşmelere ve satın almalara zorladı. Zira birleşme ve satın alma dışında, bir şirketin değerini artırmak için şirketin verimliliğini artırmak, ki bunu yapmak için maliyetleri düşürmek, geliri artıracak yeni yöntemler bulmak gibi çok belirgin fiziksel limitleri olan atılımlarlar yapmak, veya riskli olabilecek yeni yatırımlar gerçekleştirmek gerekiyor. İşte organik gelişimin fiziksel sınırlarına gelindiği bu aşamada, hızlı bir büyüme sağlayacağı öngörüsü ile aynı kulvardaki şirketleri satın alma ya da bu şirketlere ortak olma yoluyla değeri artırmak gündeme geliyor. Bu nedenle 1994 yılından itibaren birleşmeler giderek rağbet görmeye başladı ve özellikle perakende, finans, gıda, ilaç, otomotiv ve bilişim gibi sektörlerde birleşme ve satın almalar çok sık yaşandı. Ancak, bu birleşmeler rakiplerin ortaya çıkmasını engelleyemedi. Şirketlerin birleşme için harcadığı zaman ve katlandığı maliyet, ortaya çıkan değerden büyük olmaya başladı. Günün sonunda, katlanılan maliyetler düşüldükten sonra bir artı bir denkleminin sonucu hedeflenen üç’e ulaşmak bir yana bazen iki bile etmedi.
Bu süreçte, büyük umutlarla birleşmeler yapan şirketlerin hedeflerini kendi iş alanlarıyla bağdaştıramadıkları ve bu nedenle büyük hayaller vaat eden şirketlerin düşüşe geçtiğini gözlemledik. Bu konuda yapılan akademik araştırmalar, bu şirketlerin hem borsa da hem de kendi sektörlerinde değer kaybettiklerini gösteriyor. 1997 yılından beri 15 milyar dolar değerindeki veya üzerinde evlilik yapan şirketlerin Standart and Poors 500 endeksinde yüzde 15 ve kendi alanlarındaki şirketler arasında da yüzde 5 civarında değer kaybettikleri belirlendi.
Örneğin, Daimler’in Chrysler’i satın almasında olduğu gibi birleşmenin adaptasyonundaki eksikliğe ve AT/T ve First Union evliliğinde olduğu gibi gereğinden fazla para ödemeye ek olarak pek çok şirketin gerçeklikten uzak beklentiler ve yetersiz planlama yüzünden kötü etkilendiği ve hisse fiyatlarının düştüğü gözlemlendi. Eldeki rakamlara bakılırsa, hayata geçirilen birleşmelerin yüzde 70’e yakın bölümü beklenen sonucu vermedi ve ‘başarısız” damgası yedi.
Peki neydi taşların yerine oturmasını engelleyen? Öncelikle her birleşmenin pazarda rekabeti azaltacağı dolayısıyla pazar payını ve gelirleri artıracağı beklentisinin doğru çıkmadığı görüldü. Birleşmeler sonrasında pazarın kısa sürede dengeye oturduğuna ve yeni rakiplerin ortaya çıkmasının engellenemediğine şahit olduk. Bu açıdan bakıldığında öngörülen bir birleşme işleminin, kesin bir rekabet üstünlüğü yaratması, pazardan önemli bir pay alması, üretim teknolojisi ve yarattığı markayla kendisine avantaj yaratması gerekliliği belirginleşti. Maliyet sinerjileri açısından fazla iyimser beklentiler içinde olmamak gerektiği de ortaya çıkmış durumda. Söz konusu birleşme işlemlerinde, birleşme sonrası yeniden yapılanma maliyetlerinin bu büyüklüklere ulaşabileceği öngörülememişti çoğu zaman hiç şüphesiz. Farklı şirket kültürlerinin doku uyuşmazlığı, “hissedarlar anlaşsın, şirketler nasıl olsa kaynaşırlar” beklentisini de boşa çıkarmış gözükmekte.
Tüm bu olumsuz deneyimlerden dolayı dünya ekonomisinin de durgunluğa girdiği son yıllarda birleşme ve satın alma işlemleri, sayı ve değer açısından önemli ölçüde geriledi. Dünyadaki birleşme ve satın almaların toplam değeri 2000 yılında 3.5 trilyon dolardan yüzde 70 oranında bir azalışla 2002 yılında 1.1 trilyon dolara geriledi, işlem sayısı bazında da yaklaşık yüzde 50 oranında bir azalma gerçekleşti.
Kayda değer başarı hikayeleri yok değil elbette. HP ve Compaq evliliği hedefe ulaşan başarılı birleşmelerden biri. Tüm dünyada örnek gösterilen bu birleşme hikayesine, Platin dergisinin Şubat sayısında da yer verilmiş durumda. 2002 yılında gerçekleşen birleşme sonrasında bugün HP; borsada 1 milyar dolar kar payı dağıtan; patent sayısında dokuzunculuktan beşinciliğe çıkan; saklama ve yönetim yazılımlarında, Unix ve Linux sistemlerinde, yazıcı ve tarayıcı satışlarında, taşınabilir bilgisayarlarda satış büyüme alanında, cep PC’leri kategorisinde ve Microsoft tabanlı kullanıma hazır kurumsal hizmetlerde bir numara olan bir şirket konumunda.
Birleşme ile operasyonel giderlerde bir yıl içinde tahmin edilenin 500 milyon dolar üzerinde yaklaşık 3 milyar dolar civarında tasarruf sağlandı. Yeniden yapılanma süreci 18 bin dolayında çalışanın da işine mal olmuş durumda. Birleşme öncesinde Compaq hızlı hareket eden, ürün piyasaya sunulduktan sonra üstünde gerekli değişikliklerin yapılması ihtiyacı duyulan bir marka olarak konumlandırılırken, HP bunun tam aksine yavaş ama sağlamcı bir şirket görüntüsü çizmekteydi. Tüm bu uç noktalar belirlendikten sonra aşırı hızlı, aşırı yavaş ve aşırı bürokrasi gibi noktalar mümkün olduğunca azaltıldı. HP-Compaq birleşmesindeki başarının ardında şüphesiz dengelerin korunmasının da büyük payı vardı. Üst düzey yöneticilerinin eşit dağılımı bu dengeyi sağlayan en önemli unsur oldu.
Başka bir başarı öyküsü olan BNP ve Paribas gruplarının birleşmesi ise Avrupa’nın karlılık açısından en büyük finansal grubunun ortaya çıkmasına olanak sağladı. Birleşme döneminin hemen ertesinde net kar rakamı olarak 2000 yılında 4.12 milyar Euro kar açıklayan grup, birleşme sürecini öngörülen süreden önce tamamlanması ile önemli sinerjiler yaratıldığını açıkladı. 2002 yılında sadece IT sistemlerinin başarılı entegrasyonundan dolayı 250 milyon Euro tutarında tasarruf sağlanmış durumda.
Sonuç; başarılı birleşme süreçleri ve şirket bünyelerinde gerçekleştirilen yeniden yapılandırma sonrasında HP ve BNP Paribas, beklenenden daha kısa zamanda kendi faaliyet konularındaki birçok alanda liderliği ellerine geçirmiş durumdalar.

PEKİ TÜRKİYE’DE ŞİRKET BİRLEŞMELERİ VE SATIN ALMALAR NASIL GİDİYOR?
Özellikle 2001 yılına kadar gerçekleşen şirket evliliklerinin temeli olan ‘yeni ekonomi’nin fazlasıyla şişirilmiş olduğu anlaşılınca, bundan bütün dünya gibi Türkiye de zarar gördü. Zira şirketler yaratılan gerçek değerler üstünden veya iş modellerinden değil, hayata geçirmeleri muhtemel cirolarla incelendiler. Para kazandıracak iş modellerine ihtiyaç vardı, bunun yerine hayali kazançlar sermaye sahiplerinin önüne sunuldu. Örneğin, o dönemde Türkiye’de var olan 75’in üstünde internet servis sağlayıcıdan bugün ancak üç beş tanesi ayakta kalabildi.
Son 40 yılda, Amerika da dahil olmak üzere, dünya üzerinde hiçbir ülke gösterilemez ki, yabancı sermaye katkısı olmadan kalkınabilsin. İşte bu nedenle, Türkiye’de de şirket birleşmeleri yabancı sermayeyi çağrıştırmakta. Şirket birleşmeleri ve satışları piyasası doğrudan yabancı sermayenin gelmesi, teknoloji transferi, verimlilik artışı, değerlerin korunması açısından ülke için çok önemli. Ancak ne yazık ki, Türkiye’de, bu piyasa çok sığ ve satış işi çok uzun süren ve kimi zaman da sonuçlanamayan bir prosedür.
Yabancı sermaye, Türkiye’ye pazarı genişletmek veya istihdam yaratmak gibi ulvi amaçlarla gelmiyor.

Öncelikli olarak sermaye, Türkiye’de kar etmek, pazarda söz sahibi olmak istiyor. Bu gözle Türkiye’ye bakıldığında nüfus her ne kadar 65 milyon gibi sayısal olarak çok büyük gözükse de satın alma gücü bulunan kesimin sayısı 10 milyonu ancak buluyor. Piyasasının satın alma gücü hala çok düşük, ekonomik gelişme düzeyi henüz tatminkar değil ve devamlılık arz etmiyor. Kısacası şu an için sermaye, Türkiye’ye pazar bulmanın dışında maliyet avantajı için geliyor bir ölçüde. Yüksek enflasyon ortamı ve enflasyonun finansal raporlamada yarattığı problemler, hukuk sistemindeki boşluklar ve eksiklikler, siyasi istikrarsızlık, Türk şirketlerinin değer beklentilerinin alıcıların beklentilerinin ve hatta dünya standartlarının üstünde olması gibi sorunlar yabancıların şirket evliliklerine olan ilgisizliklerinin diğer önemli sebepleri.
Tabii iyimserliği elden bırakmamak için önümüzde ciddi beklentiler var. Türkiye’nin AB üyeliğine hak kazanması dahi yabancı sermayenin ülkemize gelmesi için başlı başına bir sebep olacaktır. Hatta Türkiye’nin adaylığı, üyeliğinden daha fazla sermaye çekecektir. Zira AB’ye üye olduktan sonra taşlar yerine oturacak, mevzuatlar sıkı sıkı uygulanmaya başlanacak ve belki de yabancı şirketler adaylık sürecinde daha uygun şartlarda yapacakları satın almaları veya birleşmeleri gerçekleştiremeyecekler. Eklemek gerekir ki üyelik şartlarının arasında istikrar sağlayıcı önlemler olduğu için Türkiye’nin önü bu süreçte daha da açılacaktır. Bu konuda beklentilerimizin yüksek olmasının bir sebebi var elbette; geçmişe baktığımızda bu sürecin tüm AB’ye üye ülkelerde bu şekilde işlediğini görüyoruz." Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/news/259709.asp

06/01/2005 : 12:02:11
Kesinlikle katılıyorum. Bu birleşmelerde söz konusu ülkeler olduğunda patlama çok daha şiddetli olabilir. Türkiye-AB, Kuzey Kıbrıs- Güney Kıbrıs bunların patlaması an meselesi halinde gelebilir. Hele eski Annan planına göre kesin gibi bir şeydi. Annan’nın bile okumadı 5000 sayfalık bir plan. İçinde kimsenin okumaya vakit bile bulamadığı küçük maddeler, Annan'nın anlaşma yaptırdığı geçmişteki ülkelerin hali, Rum'ların, Amerika’nın, AB'nin bize karşı hisleri... Patlamanın ne zaman ne şiddetle olacağını herhalde gösteriyordu.
03/01/2005 : 16:58:12


Türkiye'nin A.B'ye girmesi de bir birleşme olarak bakılabilir. Tabii şirket birleşmesinden farklı olduğunu sanırım söylemeye gerek bile yok.

Ama dediğim gibi birleşmeler çok iyi düşünülmelidir. Büyük olan iyidir diye bir kural yok. Brleşmeler her zaman sinerji yaratmaz, büyük bir yıkım da yaratabilir. Alevle dinamitin birleşip patlaması gibi bir anda yerle bir olabiliriz.
03/01/2005 : 13:30:18
Güzel bir yazı Levent teşekkürler.

Bütün birleşmelerde bir risk var her şeyi enine boyuna ölçüp iyi stratejilerde başarmak gerekir. Olayı çok uzun vadeli görmek lazım. Çok fazla gerek duyulmuyorsa birleşme yoluna gidilmemeli. En iyi birleşme yöntemi bana göre dikey birleşmedir. Konusun da uzmanlaşanları bir bağlantı kurarak birleşmeleri mantıklı geliyor. Hammaddeyi üretenle, imal eden artı pazarlayan birleşince koordinasyon bakımından daha sağlıklı bir işletme olacağını düşünüyorum. Tabii ki işini gerçekten iyi yapmaları çok önemli.
02/01/2005 : 20:39:37
ŞİRKET BİRLEŞMELERİ

Zaman zaman şirketler sinerji yaratabilmek, sermaye yapılarını güçlendirmek, daha iyi rekabet edebilmek, birbirlerinin eksikliklerini tamamlamak için birleşir. Ama tabii her zaman her şey kitaplarda öğretildiği gibi olmaz.
AOL ile CNN'in birleşmesinin nasıl sonuçlandığı ortada. Bazen birleşen iki şirket müthiş bir ivme kaybeder 2+2=5 değil 4, hatta 3 bile etmez.
Kısaca şirket birleşmeleri göründüğü gibi olmayabilir. AOL ve CNN'in uzmanları, danışmanları yok muydu? Neden bu işin böyle olacağını göremediler? Milyarlarca dolarlık bir şirket bile bu konuyu hesap edemeyebiliyor.


Şu yazı dikkatinizi çekebilir:

"Artı-Kazanç Oyunları

Afşar Akal
Dünya düzenine bir göz atın. İnsan dahil tüm canlıların oynadığı oyunlar hep artı-kazanç ya da İngilizce'deki adıyla "positive-sum game" kurallarına göre oynanır. İki kişi veya grubu ele alın. İsteyerek ya da istemeyerek bir birlikteliğe girmiş olsunlar. Kimse oyuna kaybetmek için oturmaz. Oyun bittiğinde her iki taraf da kendince kazançlı çıkmak ister. Her oyunda bir "kazanan" bir "kaybeden" olacak diye bir kural yoktur. Eğer iki taraf birden kaybetmişse buna eksi-kazanç oyunu (negative-sum game), bir taraf kazançlı bir taraf eşit miktarda zararlı çıkmışsa buna sıfır-kazanç (zero-sum game) oyunu diyelim. Bir de her iki tarafın da kazançlı çıktığı durumlar vardır: yani, artı kazanç.

Eksi-kazanç oyunları adı üstünde fazla uzun sürmez. Ormanda yasayan tavşanla kurdu alın. Kurt tavşanların hepsini yemeğe kalksa yavrularına yiyecek kalmayacağı için besin arzı düşüşe geçince kendi popülasyonunu kontrol altına alır, daha az çoğalır. Tavşan popülasyonu yükselir. Her iki taraf da memnun. İste size artı- kazanç oyunu. Eğer sıfır-kazanca göre hareket etse kurt, kendisinin de yok olacağını er geç fark edecektir. O yüzden de oyunu eksi-kazanca göre oynamaz.

İnsanla virüsü ele alın. Diyelim çiçek virüsü. Çiçek insanı tamamen öldürürse genlerini başka insanlara transfer edemez. Bindiği dalı kesmek demek eksi kazanç oyunudur. Bırakın insan yavaş yavaş bağışıklık kazansın o da ona karşı mutasyonla yavaş yavaş daha tehlikeli ve bulaşıcı hale gelsin.

Sene 1974. Türkiye artık yavaş yavaş yok olan çiçek hastalığını tamamen kaldırmak için son kitle-aşı kampanyası yapıyor. Büyük küçük hepimiz sıraya girip kollarımızı bacaklarımızı çizdirtiyoruz. Bu tarihten önce doğan hepimizin vücudunda çiçek resmini andıran bir iz taşıyoruz. 1975 ten sonra doğmuşlarda bu tatlı anıyı göremezsiniz artık. Peki çiçek virüsü ortadan kalktı mı ? Hayır. İnsanoğlu akıllı. Oyunu artı-kazanca göre oynuyor. Ne olur ne olmaz elde bir iki örnek bulunsun diye, araştırma laboratuarlarında virüs kalıyor. Niyet elbette güzel. Sonuçta bu virüs insanla yaptığı savaşta yenik düşmüş olsa bile kendisinden belki ileride başka bir aşı geliştirilmesi için önemli bir takım veriler elde etmek mümkün. Hal o ki bu virüsün laboratuarlarda bile olması biyo-terörizm riskini ortaya koyuyor. Alın size yeni bir artı-kazanç oyunu. Bu virüsü dolaylı yollarla ele geçirmiş bir grubun bunu kitle imhası için kullanacağı teorisini ortaya atın ve insanoğlunu bir korku ve dehşete sevk edin. Bunun karşılığında da vergilerden daha fazla bir miktarın "terörizmle savaşa" kaynak teşkil etmesi için ayırmaya başlayın. Sonra da bu kaynağı belli tedarikçilere aktarın. Yeni iş alanları açılsın, ekonomi büyüsün, tüketim artsın refah gelsin… Bu konuda kurgu-belgesel bir program batı televizyonlarında yayınlandı.

Eksi-kazanç oyunları seyrek de olsa gündeme gelir. Örneğin şirket evlilikleri. AOL ve Time Warner'ın birleşme kararı dünyanın en büyük medya imparatorluğunun kuruluşu olarak tarihe geçer. Bir yandan eski geleneksel medya araçları olan, basın-yayın, radyo-televizyon, sinema-eğlence vs'yi barındıran Time-Warner (ki CNN de bu gruba aittir) öbür yandan yeni dünya düzenini kurmaya aday İnternet'in ABD'deki en büyük erişim tedarikçisi AOL. Herkes bu iki şirketin birleşmesiyle bütün topluluğun toplam karlılığının her iki parçasının ayrı ayrı elde edilecek karlılığından daha yüksek olacağı (artı-kazanç oyunu) iddiasıyla bu işe soyundu. Kazın ayağı öyle çıkmadı. Tabii bu arada danışmanlarıydı, yatırım bankacılarıydı, halkla ilişkiler uzmanıydı, bu birleşmenin mühendisliğini yapan pek çok kişi ve kurum bu evlilikten nasiplendiler. Şimdi hissedarlar ortaya çıkan devasa topluluğun nasıl temizleneceğini kara kara düşünüyorlar. Genel müdürleri işten atmakla olay çözümlenmiyor.

İsrail-Filistin oyununu ele alalım. Hıristiyana sorsanız olayı eksi-kazanç oyunu diye niteler. Her iki tarafın birbirine verdiği zararın iki tarafa da eksi-kazanç sağladığını savunur. Musevisiyle Müslümanına ayrı ayrı sorsanız onlar da oyunu sıfır-kazanç oyunu olarak nitelerler. Bir taraf diğer tarafın zararına eşit derecede kazanç sağlamaktadır onlara göre. Oysa her iki bakış açısı da yanlıştır. Hıristiyanların iddia ettiği üzere oyun eksi-kazanç kurallarına göre oynanıyor olsaydı her iki taraf da birbirini cümleten yok ettiği anda olay çoktan bitmiş olurdu. Sıfır-kazanca göre kurulu olsa, taraflardan yenilmekte olan, oyun pistini çoktan terk eder kendisine oynayacak artı-kazançlı başka bir meşgale bulurdu. Ama insanlık tarihi hala bu oyunu oynamaya ve de tanıklık etmeye devam ediyor. Demek ki oyun artı-kazanç kurallarına göre kurulmuş.

Bunu çözümlemek için her iki dinin normatif yaklaşımlarına bakmak yeterli. Bir yanda dini doktrini dünyeviyat üzerine kurulu Museviler öbür yanda dünyeviyati bir süreç olarak gören ve mutlak sonun ölümle bitmediğine inanan Müslümanlar. Musevisi yaşamı boyunca mal, mülk servet elde etmek için ticaret, üretim vs ile uğraşıp katma değeri eğitime, ilme, sanata yatırıp mutlak son olan ölümden sonra bayrak yarışını devralacak sonraki nesillere bunu aktarmak için çabalıyor. Bu bakış açısıyla oyuna oturduğu zaman bu ülküyü tehdit edecek en ufak bir saldırı gördüğünde Filistinli vatandaşı işinden ve ekmeğinden etmenin onlara verilecek en büyük ceza olacağını düşünüyor. Bu toplumun ekmek kapılarını sınır geçişlerini kısıtla**** kapatıyor. Oysa Filistinlinin dünyeviyat umurunda değil. Ona göre, mümkün olduğu kadar çok Musevi'yi kendiyle birlikte öbür dünyaya nakletmek karşı tarafa verilebilecek en büyük ceza. Öyle ya ölümü mutlak bir son olarak gören bir topluma son noktayı vücudunuza bağladığınız bir bombayı patlatarak koyduruyorsunuz. Ve bu arada kendinize verilecek en büyük ödülü hak ediyorsunuz. Yani cennet. Lafı dolamaya gerek yok. Oynanan oyunun şekli belli. Bu işten her iki taraf da kazançlı çıkıyor ve çıktığı müddetçe de oyun devam ediyor. Eğer Filistinlinin ticaretten yana ekmek kapısı kapanıyorsa yaşamını finanse edecek terörist fraksiyonlara katılarak yolunu buluyor. Öbür taraf da bununla mücadele etmek için savunma harcamalarını artırarak. Alan memnun satan memnun, yuvarlanıp gidiyorlar işte.

Bu tiyatronun bir perdesi geçen hafta Türkiye'de sahnelendi. Bilgi-işlem kapasitesi kıt bir toplum olan bizler, kan revan içinde olay yerinden alınan kişileri televizyondan seyredip, bombayı patlatanları "caniler" diye sınıflandırıp, düşmanımızın adını da "terörizm" olarak koyup, nefret damarlarımıza taze kan pompalamayı yeğledik. Hiç birimiz bombayı patlatan kişilerin de aslında artı-kazanç kurallarına göre oynanmakta olan bir oyunun talihsiz kurbanları olduğunu sorgulamadık. Bombacılardan birinin eşi bizlerden daha fazla şokta. Bingöl'den İstanbul'a PKK teröründen kaçmak için göç etmişler. İstanbul'da kocası aileyi geçindirmek için çalmadık ekmek kapısı bırakmıyor. Pardon düşman "terörizm" mi demiştiniz? Peki terörizmden kaçan bir aile neden kendini tekrar terörizmin göbeğinde buluyor? Bunu bana birisi izah edebilir mi lütfen? Çok şükür İshak Alaton gibi akli-selim Musevi vatandaşlarımız var ki bu tragedyayı yaşlı gözler yerine akılcı yaklaşımlarla çözümlemeye odaklanabildik.

Sadede gelelim. Olay çözümsüzlük mü? Değil. Artı-kazanç kurallarına göre oynanan oyunları bitirmenin tek yolu vardır. O da bu oyunların yerine getirisi daha yüksek artı-kazanç oyunları geliştirip tarafları oynadıkları oyunu bitirip yeni bir oyuna başlamaya teşvik etmek. Artı-kazancı yüksek oyunlar beşeri yatırımlardır. Yani eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe, sanata kısaca insana insan olmanın meziyetlerini tattıran oyunlara yatırım yapmak.

Bırakın bu bir şekilde "düşman" arama ve hayatınızı bu kendi yarattığınız sözde düşmanla savaşma oyunlarını. Müslüman ve Musevi çocukları alıp aynı okula koyun. Onlara bir oyun verin. Deyin ki çocuklar, bize birlikte kavga etmeden yan yana yasayabileceğimiz geleceğin ülkesini tasarlayın. Bakın o küçük güzel beyinler toprağın sınırlı olduğu o zerre kadar ülkede birbirleriyle toprak için savaşmak yerine, toprağın nerdeyse sınırsız olmasına rağmen ABD'de dikey büyümüş New York'un birer modellerini Tel-Aviv'de kurmak için sizlere nasıl çizecekler? Sorun onlara dev gökdelenlerin her katına nasıl hem Musevisini hem Müslümanını yerleştireceksiniz? Sinagoglar nereye camiler nereye konacak? Her iki kesimin dini bayramlarını nasıl birlikte kutlayacaksınız? Sorun onlara bu yeni ülkenin adı ne olsun? Bakın sizlere Filistin'in İngilizcesi olan Palestine'dan P'yi alıp Israel'le birleştirip Peacerael çıkaracaklar. Yani "barış" ülkesi. Sonra alıp bu küçük yaratıcı beyinlerin ortaya koydukları şehirlerin gerçeklerinin kurulması için prototipleri üniversitelerde gene yana yana okuyan Musevi ve Müslüman mimar ve şehir bölge planlamacılarına, maliyecilerine, iktisatçılarına, sosyologlara verin. İktisatçılar, analiz edip kamu maliyesinden savunmaya ayrılan paydan ne kadar tasarruf edilip bu şehirlerin alt yapılarına ayrılabilir diye kafa yorsunlar. Finans uzmanları gidip dünya borsalarında bu projenin hayat geçirilmesi için halka arzla para toplasınlar. Bakın binlerce milyonlarca Musevi ve Müslüman yatırımcı nasıl bu projelerin hisselerini kapışacak. Sonra başlayın bu binaları tek tek inşa etmeye. Kalfasını, ustasını, demircisini, marangozunu, elektrikçisini, muslukçusunu bulun bakalım Filistin'de işsizlik kalıyor mu? Bakalım işi olan evine ekmek ***ürebileni terörizm denen sözde düşmana kulak asıyor mu?

Gelelim Türkiye'ye. Öncelikle bu bombaları patlatan kişilerin evlerini polis ablukasına alarak hanımlarını ve çocuklarını daha fazla travmatize etmeyin. Alın onları Ankara'da üniversitelere ve Tübitak'a yakın bir yerde devlet lojmanına. Hemen çocuklarını burada birer okula yazdırın. Eşlerine de SSK'dan veya Emekli Sandığından eş ölümü sonrası verilen bağımlılık aylığı bağlayın. Sonra da psikologları bu şanssız aile fertlerini en kısa sürede esenlendirmeleri için görevlendirin. Hele o suçsuz çocuklar. Hiç bir zaman babalarının yaptıkları bu yanlış davranıştan ötürü ömür boyu suçluluk hissi içinde olmamalarını sağlamak için elinizden geleni ardınıza koymayın. Sonra sosyologları araştırma görevlilerini bu ailelerinin göç ettikleri yerlerde olanları bitenleri analiz etmeleri için görevlendirin. Devlet olarak "ne hata yaptık" suçlusunu aramak yerine bu bölge halklarının refahı için nasıl eğitim, sağlık ve diğer beşeri alanlara daha fazla yatırım yapılabilir bunların yollarını bulun.

Devletin işi bu olay sonrası "Avrupa'dan gelen çatlak seslere" cevap bulmak değil. Hele düşmanı "terörizm" ilan edip, sonucu olmayan bir savaşa memleketi sürüklemek hiç değil. Gelecek mutlaka daha güzel olacak." Kaynak: http://www.calakalem.com/afsar24.php


02/01/2005 : 20:10:42

Türkiye’de ve Dünyada Şirket Birleşmeleri

A.B.D.’nde 19.yüzyıla kadar uzanan bir geçmişi olmasına rağmen bir yeni ekonomi trendi olarak ele alınması gereken ve milyar dolarlara ulaşan birleşmeler özellikle 1990’lardan itibaren görülmeye başlanmıştır. Özellikle 1995-2000 periyodunda şirket birleşmeleri önceki 5 yıllık dönemin 5 katı bir büyüklüğe ulaşmıştır. 2000’den günümüze kadar ise bir takım siyasi ve ekonomik nedenler ve gelişmiş Batı dünyasına yönelen küresel terör tehdidi iş dünyasını bir durgunluğa itmiştir. Şüphesiz bu gibi nedenler kadar mevcut birleşmelerin büyük oranda başarısızlıkla sonuçlanması da süreci yavaşlatmıştır.

1995-2000 periyodundaki şirket birleşmelerinin sayısal ve finanssal olarak adeta sıçrama yapışı dünya üzerinde kredi yoluyla sağlanan finansman miktarının özellikle 1998 yılında 1 trilyon dolara ulaşmasıyla ilgilidir. Aynı yıl içinde özellikle Avrupa’da kredi faizlerinin düşük bir seyir izlemesi ve buna bağlı olarak borçlanma miktarının önceki yıla göre hemen hemen yarı yarıya artışı halen gündemde olan sıcak para efsanesine işaret etmektedir. Ülkeden ülkeye inanılmaz bir hızla ve genellikle finans sektöründe dolaştığına inanılan sıcak para bir çok ülkede üretim artışlarına da sebep olmuştur. Üretim artışı doğal olarak daha fazla firma ve daha fazla girişimi beraberinde getirmiştir. Ancak söz konusu arz artışı aynı oranda talep artışını tetikleyememiş ve Büyük Buhran yıllarını hatırlatan bir arz fazlası doğmuştur, fakat küresel ekonominin refleksleri 70 yıl öncesinden daha güçlü olduğu için oluşan makro dengesizlik nispeten daha kolay aşılmıştır. Firmalar söz konusu makro dengesizlikten kurtulabilmek adına birleşmeler ve stratejik işbirliklerini kullanma yolunu denemişlerdir.

Küresel boyutta otomotivden kimyaya, bilişimden iletişime kadar hemen hemen tüm iş kollarında dev şirket birleşmeleri yaşanmıştır. Örneğin; Glaxo Wellcome-SmithKline Beecham birleşmesi 76 milyar dolarla, Seagate-Veritas birleşmesi 29 milyar dolarla, Exxon-Mobile birleşmesi 79 milyar dolarla, Vodafone-Airtouch birleşmesi 60 milyar dolarla, AT&T-Tele Communications birleşmesi 70 milyar dolarla ve America Online -Time Warner birleşmesi 340 milyar dolarla dikkati çeken birleşmeler olmaktadır.

Ernst & Young Kurumsal Finansman Bölümünün hazırladığı 2003 yılı raporuna göre 2000’de en üst seviyeye ulaşan birleşme ve satın almalar, daha sonra 2001’deki global kriz ve durgunlukla beraber hızlı bir düşüşe geçmiş. 2003 yılında dünya genelinde gerçekleşen birleşme ve satın alma işlemlerinde durgunluk devam etmiş. 2003 işlemleri hacim ve adet olarak 2002 ile aynı seviyede olsa da 2000’lerdeki seviyesinden çok uzakta kalmıştır.

Türkiye’ye baktığımızda ise, Aria-Aycell birleşmesi hariç olmak üzere, Türkiye’de geçen yıl yaklaşık 1.5 milyar ABD dolarlık bir birleşme ve satın alma işlemi söz konusu. Aria-Aycell işleminin değeri henüz açıklanmadi ama bu iki şirketin çok büyük değer yarattığı söylenebilir. İki şirketin toplam bilanço büyüklüğünün yaklaşık 6 milyar ABD dolarına ulaştığı tahmin edilmektedir. Bu, Türkiye’de bugüne kadar gerçekleştirilen en büyük birleşme ve satın alma işlemidir.

02/01/2005 : 20:09:11
Konu şirket birleşmelerinden nerelere geldi. Yine konuyu geliştirmek yerine kişel sataşmalara kaydık. Kötü bir şeydir demiyeceğim bir çok foruma bakıyorum yazı yazıyorum nerden bakarsanız bakın en seviyelisinin koniks olduğunu farkettim. Sadece beni üzen nokta araştırma yapan insanların çok çok fazda konudan faydalanmamıyacak olmalarıdır.
O yüzden tekrar şirket birleşmelerine dönmek istiyorum.

Chat dünyası derken ney kastedildi onuda anlayamıyorum. Chat- sohbet demek. Bunu ne gibi anlamda kullandığını açıklarsan bir arara sevinirim Mim.
30/12/2004 : 03:25:28
Sayın Mim sizin düşüncenizle gidilseydi bu ülkeyi çoktan kaybederdik. Yazılarınızı çok tutarsız buluyorum. İslamdan tutun cinsellikten çıkın çok tutarsız. Bu forumda sadece okyucuydum fakat daha fazla dayanamadım. Sürekli derin devleti eleştiriyorsunuz ve islam islam diyor tarikatları karıştırıyorsunuz. Amacınız ne bilmiyorum fakat sizden bir çok insanın rahatsız olduğu gün gibi ortada. Satılık
olmayın lütfen

30/12/2004 : 03:09:49
Ahhh ne yazıkki bu yaşa geldin daha okuduğunu anlayabilme kabiliyetini kavuşamadın. Yazık sana! Ama gelişme var inan ilk günkü gibi değilsin! Daha çok şekilde gelişeceksin.

AB'nin KKTC'yi tanımak gibi bir niyeti yok. Bunu kafana sok. Biz masterde güncel konulardan daha çok bahsederdik. Müthiş bir beyin fırtınası yaparak geçerdi çoğu derslerimiz. Senin gibi düşünenlerde çıkardı arada ne yazıkki anlatamazdık. Ama aslında anlamak istemezlerdi. Çünkü damarlarında ki kan kirli. Ben bizzat olayların içerisindeydim ve sabah akşam bu olaylar konuşuluyor ve yapılanlar yapılacaklar hakkında kritik yapılıyordu. Hani evet dendi verilen sözler nerde hani? Rum tarafı girdi biz yine kaldık yaya. Amertika AB nerde evete ödülümüz ne oldu? Bir avuç hiç! Onların Hayırı noldu AB. Hadi bakalım konuş, dönüp dolaşıp laf evirip çevirmelerle olmaz bu iş. Bana tarikatları, sömürüleri, sürekli Almanya'yı öven birinin diyceği sözler koymaz istediğini söyle. Meydan ortada burda kimseyi bu yolla susturup kendi kokuşmuş fikirlerini aşılamöaya çalışamazsın. Ama ilerleme var en azından eskisi kadar küfürbaz değilsin. Yakında daha da saygılı olmayı öğreneceksin Koniks bir okul okumaya devam et. Kendi ülkenin, bayrağının, dininin misyonerliğini yürüt. Saçma sapan cemiyetlerin esiri olma!
30/12/2004 : 01:13:15
Hiç bir şey yapmadın. Ülke parçalandıktan sonra AB ye girilmiş ne yazar? Biz de Türklük kalmadıktan bayrağımız göklerden indikten sonra neyleriz biz AB'yi?
27/12/2004 : 20:17:33
Peki ya kaybedeceklerimiz nelerdir. AB uğruna vereceğimiz ödünler nelerden bunlar bilinebiliyor mu? AB bizi aldığında diğer üyeleri gibi muamele edecek mi yoksa iyi olduğumuz konularda bizi sömürecek mi? Sorunun içinde bir sürü soru var. Ülkeme sonuna kadar desteğim. Kıbrıs sorununu eninde sonunda tekrar tekrar önümüze koyacaklar. Burada ki çözümün adaletli olmayacağıda malum. KKTC yi bir ülke olarak tanımayacakları çok net, daha nasıl AB den iyi bişeyler bekleyebiliriz?
27/12/2004 : 16:34:42
teşekkür ederim ama fazla abartmıyormusun Türkiye deki sistemi. Her ülkede sonuçta bir takım yolsuzluklar ve görünmeyen gizli güçler vardır. Tüm yasaları bir anda değiştiremezsin belki geri kalmış olabilirler ama demokrasiyle işliyor sonuçda. Avrupada ki anlayışla bizim aramızda ki anlayış arasında fark olabilir ama onların herşeyleri dört dörtlük mü?
23/12/2004 : 17:19:17
Bu konularda eğer iyi bilgileriniz varsa mevzuat konusunda olsun, yasalar hukuk konusunda olsun. Avrupa ile Türkiye'deki sistemin farkları ticaret hukuku açısından memnunuiyetle kıyaslarınızı okumak isterim. Neler olacağı, ne gibi şeyler değişeceğini, nerelerde ne yapılması gerektiğini falan bize anlatırsanız ben kendi adıma çok sevinirim ki, bu forumda da buna ihtiyaç var bence, şimdiden teşekkürlerimi sunuyorum.
23/12/2004 : 15:44:58
Alınması gerekenler kerizler değil insanı keriz yerine koyanlardır. Yine de bu tabir hoş değil. Dürüst, helal yiyen insanlar keriz olamazlar. danışmanlık dediğmiz olayda ise küçükj şirketlere suç düşüyor gereken bir çok şeyden kısıyorlar gereksiz bir çok şeyede masraf yapıyorlar. Günü birlik yaşıyorlar uzun vadeli düşünemiyorlar. Kar olayına çabuk ulaşmak çabasında oluyorlar genelde. Ne personel motivasyonu, ne müşteri memnuniyeti, ne de kaliteli elaman bulma çabası içindeler. En önemlisi giriştikleri işi enine boyuna düşünüp, her yönüyle araştırmadan iş yapıyorlar.
23/12/2004 : 11:53:09
Dedikleriniz zaten yapay sebepler değil gayet aşıkar sadece bilimsel olarak anlatılmıyorlar. Yasal gibi bir olaydır bu. Hatta şirket birleşmelerinin hemen hemen %70' bu sebeplerle gerçekleşmektedir. Devletin büyük işletmeleri bu kadar desteklemesi, orta ölçekli işletmeleri ve esnafı bu kadar ezmesi devam ettiği sürece bu yolsuzluklar kat kat sürecektir. Hele de vergi aflarının en çok kimlere yaradığı da malum.
22/12/2004 : 18:49:41
Şirket Birleşmelerinde Riskler

Şirket birleşmelerinde sinerji kavramı sürekli vurgulanmaktadır ve sinerji oluşumunun sağlanması şirket birleşmelerinde hedeflenen bir durumdur. Buna göre birleşme sonucunda oluşacak yeni şirket yapısının kendisini oluşturan şirketlerin matematiksel toplamından öteye geçmesi ve matematiksel toplamdan öte avantajlara ulaşmak amaçlanır. Yani 2+2=5 ideal şirket birleşmesi durumudur. Ancak mevcut örnekler ideal durum ile gerçekler arasında büyük farkların olduğunu göstermektedir. Yapılan araştırmalar şirket birleşmelerinin %60 oranında başarısızlıkla sonuçlandığını göstermektedir. A.T.Kearney Danışmanlık Şirketi’nin 1990’lı yıllarda yapılan 115 şirket birleşmesini 24 aylık bir dönemde ele alan araştırmasında hisse değer kayıpları yanı sıra örneklerin %57’sinde karlılığın da azaldığı, örneklerin %14’ünde ise herhangi bir değişimin yaşanmadığı saptanmıştır. Araştırmadan elde edilen verilere göre maliyet avantajı sağlamak ve kısa dönemde gelir artışı elde etmek amaçlı yapılan şirket birleşmeleri genellikle başarısız olurken, daha uzun soluklu ve ileri görüşlülükle saptanmış bir strateji doğrultusunda yapılan birleşmeler başarıyı getirebilmektedir. Kısacası özensiz ve bilinçsizce yapılmış bir birleşme ile değil sinerji oluşturarak 2+2=5’e ulaşmak,2+2=3 ile karşılaşmak daha sık rastlanılır bir sonucu ifade etmektedir.