Bu bölümde bildiğimiz kadarı ile yeni bir şeyi belki de bir ilki gerçekleştireceğiz. Bütün forum katılımcılarına açık, konusu kendiliğinden gelişecek, sürprizlerle dolu, bir online roman:
"PATATESLİ SANAL BÖREK"
YAZMAYA (OKUMAYA) MERAKLI HERKES KATILSIN. BİR CÜMLEYLE BİLE ROMANA ORTAK OLMANIZ VE BASILDIKTAN SONRA 50 YAZARLI İLK ONLİNE ROMANIN YAZARLAR LİSTESİNDE BULUNMANIZ MÜMKÜN..
Kenan Kablan
14/03/2001 | 11:30:20
Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştı. Elindeki adını bilmediği sarı, sık yapraklı çiçeğe baktı. Hava henüz kararmamış fakat güneş ufukta binaların arkasında kaybolalı çok olmuştu. "Papatyaya benziyor" diye düşündü. Papatyaya benzemiyordu doğrusu...
Hem görünüşü papatyaya benzese bile kokusu çok farklıydı. Biraz önce tanıştığı garip ve utangaç delikanlının kime benzediğini düşünmeye başladı. Hayret! Tanıdığı hiç bir erkeğe benzemiyordu. Sanki diğer erkeklerden hem çok farklı hem de tamamen diğerleri gibiydi. Çok öncelerden ve çok iyi tanıdığı biri gibi gelmişti...
Hem bu düşünceleri hem alışveriş merkezinde köşede birbirlerini görmeden çarpışmaları, elindeki kitapların yere dökülüşü, sonra karşısındaki delikanlının da kendisinin de yüzleri kızararak -delikanlının binlerce özürleriyle- toplamaya çalışmaları ona bütünüyle eski bir Türk filminin ya da basit bir pembe dizi öyküsünün içinde olduğu hissini veriyordu. Bu hal içinde, gelen belediye otobüsüne bindi. Dört durak sonra inecek eve gidecekti. Annesi anlar mıydı acaba düşüncelerini. Sorsa daha iyi mi olurdu yoksa. Yahutta babasına anlatabilirdi yaşadıklarını ve hissettiklerini. "Hiç sanmıyorum" diye mırıldandı. "Kendime bile anlatamıyorum neler olduğunu, bir başkası beni nasıl anlayabilir?" Almanya'daki ablası burada olsaydı belki o anlayabilirdi. Ablası evlenmeden önce ne kadar da yakındılar birbirlerine...
Zaten annesi, babası ve ablasından başka yakın sayabileceği pek kimse de yoktu. Annesi ve babası ile hiç bir problemleri olmamıştı. Çok anlayışlı ve iyi insanlardı. Ama ablası başkaydı. Bir çok halini daha ağzını açıp tek bir kelime etmeden anlardı kardeşinin. Otobüsten indi. Evinin bulunduğu sokağa yöneldi. Eli sürekli cebinde kendi bilinçsiz ama eli bilinçli e-mail adresi yazılı küçük kağıt ile oynayıp duruyordu. "Hikmet" dedi kendi kendine "İsmet mi demişti yoksa!" bir an kaşları çatıldı. "Yok, yok Hikmet. Evet adı Hikmet" demesine rağmen pek emin olamamış bir halde açık kapıdan girip merdivenleri çıkmaya başladı...
M. Orhun Eskici
17/03/2001 | 12:12:23
Ona yazmayı düşündü ama ne yazacaktı ki,? Kendisinin bile tam olarak ne olduğunu anlamadığı hisleri nasıl anlatacaktı? Biraz zaman geçmeli belki diye düşündü, ama ya tamamen unutursa ne olacaktı? Unutmak da istemiyordu Onu, diğer erkeklerden hem farklı hemde hiç farkı olmayan genci. Adı da bir garipti sonra: Hikmet! Hem erkek, hem de bir kadın adı...
Küçük kağıttaki e-mail adresini ajandasına kaydettikten sonra Keşke ablam burada olsaydı diye bir kez daha geçirdi içinden... Geçmiş günler gözünün önünde canlandı; Ama O burda yoktu. Yine yalnız kalmıştı düşünceleri, kararsızlıkları ile beraber...
Belki biraz olsun rahatlarım düşüncesiyle duş almaya karar verdi. Biraz acele ederse, gecikmeden herkesle birlikte yemeğe oturabilirdi. Keşke duş alınca insanın o gün yaşadığı bütün sıkıntılar, tatsızlıklar, yorgunluklar sularla beraber akıp gitseydi... O zaman ne kadar kolay olurdu herşey: Düş gibi! Bütün problemlerin çözümü bir duş uzaklığında...
Kenan Kablan
19/03/2001 | 07:22:55
Her ne kadar onu düşünmemeye çalışsa da tekrar tekrar gözünün önünde küçük bir kesit, konuşurken anlatımını destekleyen bir mimik, onu dinlerken sanki birazda hayret edermiş gibi gözlerinin açılması tekrar tekrar canlanıyor, başka bir şey düşünmesini engelliyordu.
Odasında gezinirken kitap dolabının önünde durdu. Elini diğer kitapların arasında duran sözlüğe uzattı. Sayfaları açmaya başladı. a, b, c,..., g, h, hikmet...
Hikmet: 1.akliyat, bilgelik, bilgi, bilim, biliş, fen, ilim, irfan, kültür, vukuf. 2.öz deyiş, özlü söz, vecize. 3.gerekçe, mazeret, neden, özür, sebep, veri, vesile...
Bir kelime bu kadar güzel anlamı birden barındırıyor! İlgisinin, bir erkeğe ya da bir metabolizma kümesine değil ondaki gizeme, manaya, derinliğe, sırlara doğru akmaya başladığını anlıyordu...
M. Orhun Eskici
19/03/2001 | 19:10:53
Sonra birden kendi ismi dikkatini çekti. Bugune kadar neden hiç düşünmemisti ki. Gerçi adının ne manaya geldiğini biliyordu ama bugüne kadar kendi adının manasını bir sözlükte aramak aklına gelmemişti. Heyecanla aradı, ama bulamadı. Türk Dil Kurumu'nun iki ciltlik sözlüğünde Fehime başlığı yoktu. Tam bunu kötü bir işaret olarak nitelendirecekken, aklına evin bir köşesine eski kitaplar arasına atılmış, avukat dedesinden kalma eski Osmanlıca sözlük aklına geldi. Doğrusunu söylemek gerekirse üşendi, fakat şu an yapmazsam bir daha hiç yapamam diye içinden geçirerek, eski eşyaların depolandığı, daha doğrusu bir taraflara atıldığı küçük, karanlık odaya doğru seğirtti. Odanın pek kullanılmadığından gıcırdıyırak açılan kapısını aralayıp içeri girdi.
Şansına sözlük, kitap yığınlarının gelişigüzel atıldığı kolilerin en üstünde duruyordu. Sözlüğe uzandı; nedense içini garip bir heyecan kaplamıştı. Hani insanın kendi ismini sözlükte ararken duyduğu heyecan vardır ya , işte onun gibi. Daha sonra bu tabire kendisi de şaşırdı, insanın kendi ismine bakarken duyduğu heyecan tabiri ancak post-modern romanlarda olabilecek bir betimlemeydi. Halbuki kendisi, Fehime, bu sıradan hali, kendi içindeki sınırlı dünyası ile , bir roman kahramanı olmaktan o kadar uzaktı ki...
Aceleyle ismini aradı, fakat Fehime'yi orada da bulamamıştı, onun yerine aynı manaya gelen Fehim ile yetinecekti. Fehim: Zeki, anlayışlı, akıllı (kimse)
Hikmet ve Fehime ...
O akşam ailenin bütün bireyleri, bir kişi hariç, yine her zamanki saatte sofraya oturdular. Annesi, akşam üstü başlayan bir mide yanmasına tutulmuştu. Yüzü bir hayli solgun görünüyordu. Herkes sofradaki yerini alırken, annesi, biraz sonra düzelirim ümidiyle televizyonlu odadaki kanepede uzanmayı tercih etmişti. Huyunu bildiği için , sofraya gelmesi için hiç ısrar etmedi.
Çorbaları tabaklara doldurduktan sonra, ocağın üstünde kaynayan çaydanlıktaki suyu alarak, çayı demledi. Babası çayı, hemen yemekten sonra içmeyi severdi. Sonra hep birlikte yemeklerini yediler. Küçük kardeşleri o akşam, hayret edilecek bir şekilde agız dalaşı yapmadan, sofradan kalkmayı başardılar. Fakat birazdan içeriki odadan bir gürültüdür koptu.
Oguzhan Dirican
21/03/2001 | 14:20: 02
Hızla kalktı ve odaya yöneldi. Oturduğu sandelyenin düştüğünü farketmemişti bile. Kapıyı açarak odanın içine girdi ve hemen kırzmız masanın yanında durdu.
Oda çok soğuktu. Çıplak ayakları odanın soğuk zeminine basıyor, elleri karanlık odada lambayı açmak için uzanıyordu. Lambayı yakınca kırmızı eski bir halının sağındaki mavi kanepeye gözünü gezdirdi. Kanepenin hemen karşısında sokağa bakan pencere perdeyi sıkıştırarak kapanmıştı.
Sonra parmak aralarına sızan suyun ıslaklığını hissetti. Suyun geldiği yöne baktığında solundaki masanın üzerindeki vazonun yan tarafa düştüğünü farkedecekti. Dün annesine aldığı güller ve vazo yerle bir olmuştu. Vazo kırık bir kalbin parçalnmışılığıyla, güller sevilirken unutulan bir yüreğin mahsunluğuyla bakıyordu ona. Yere eğildi gülleri sağ eliyle alıp, sol elinin avucuna teker teker koymaya başladı.
Bir gül tam dibinden kırılmıştı. Onu düzeltmeye çalışırken gülün parmağının altındaki dikenini fark edemedi. Parmağından sıcak bir damla kan sızıverdi. Bu bir damla kanı gülün kırılan yerinin tam üzerine sürdü ve onu masanın üzerine hafifçe bıraktı. Diğer gülleri de topladı avucunun içine. Masanın üzerinde kalan kırık gülü de alarak odadan çıktı. Vazonun kırıkları ve akan su yerde hala duruyordu.
Hemen arkasında duran annesi ve kardeşi onu izliyordu. Annesi kardeşinden bez, süpürge ve faraşı getirmesini istedi. Annesi kırık vazoyu süpürdü ve suyu temizledi. Kardeşine vazoyu çöpe atmasını istedi.
- Artık bu vazo tamir olsada içine çiçek konulmaz, dedi.